ÜST KANUN YOLUNA BAŞVURU YAPILMAMIŞSA EMREDİCİ NİTELİKTEKİ HÜKÜMLE İLGİLİ ALEYHE BOZMA YASAĞI İLKESİ UYGULANMALIDIR.
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
Esas No : 2022/1370
Karar No : 2023/4751
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L Â M I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 30.12.2021
SAYISI : 2019/1882 Esas, 2021/1644 Karar
Taraflar arasındaki itirazın davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kamu düzeni gözetilerek kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; dava dışı B. İnşaat Madencilik Ltd. Şti. ile davacı banka arasında imzalanan genel kredi sözleşmelerine istinaden dava dışı şirkete krediler kullandırıldığını, davalının borca müşterek ve müteselsil kefil olduğunu, sözleşmelerin gerektirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmediğini, davalıya ihtarname gönderildiğini ancak borcun ödenmediğini, bunun üzerine başlatılan icra takibine davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptalini ve icra inkar tazminatına karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilin kefilliğine itiraz ettiklerini, genel haciz yolu ile icra takibinin başlatılmasında davacının hukuki yararının bulunmadığını, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun (2004 sayılı Kanun) 45 inci maddesi uyarınca, rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusunun iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklının sadece rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabileceğini, davacının ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip de başlattığını, müvekkili hakkında genel haciz yoluyla icra takibi başlatılmasının hukuka aykırı olduğunu, dava dışı şirketin bankaya bu miktarda borcu bulunmadığını, talep edilen faizin fahiş olduğunu savunarak davanın reddini ve kötü niyet tazminatına karar verilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava konusu kredi borcunun davalının kefalet imzası bulunan genel kredi sözleşmelerinden kaynaklandığı, davalı vekilinin dava konusu alacağın aynı zaman da rehinle temin edildiği, 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi uyarınca müvekkili hakkında ilamsız icra takibi yapılamayacağını belirttiği, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 586 ncı maddesi uyarınca rehnin paraya çevrilmesi yoluna gidilmeksizin kefil hakkında icra takibi yapılması mümkün olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin 10.5 inci maddesinde temerrüt tarihinde uygulanacak faiz oranının bankaca BCH şeklinde çalıştırılan kredilere uygulanan en yüksek faiz oranının 2 katı olduğu belirtilmiş olup, bankaca BCH kredilerine uygulanan faiz oranlarının bilirkişi raporunda %19 olarak tespit edildiği, bu durumda bankaca uygulanacak temerrüt faiz oranının %38 olması gerektiği, BCH kredisi için takip tarihindeki banka alacağının 739.034,12 TL ana para 4.231,73 TL akdi faiz, 749,40 TL temerrüt faizi, 249,06 TL BSMV olmak üzere toplam 744.264,31 TL olduğu, KMH kredisi için yapılan hesaplamada 31.03.2018 hesap kat tarihi itibariyle banka toplam alacağının 9.224,71 TL olduğu, bu alacağa temerrüt tarihine kadar %19,80 akdi faiz, temerrüt tarihinden itibarin %25,68 temerrüt faizi uygulanmak üzere takip tarihindeki banka alacağının 9.224,71 TL ana para, 61,53 TL işlemiş faiz, 3,80 TL BSMV olmak üzere toplam 9.289,32 TL olduğu, hüküm kısmında yapılan maddi hata sonucu çek sorumluluk tutarına ilişkin banka alacağı, hüküm fıkrasına ilave edilmediği, taraflar arasında imzalanan genel kredi sözleşmelerinde kefillere yönelik açık bir depo sorumluluğu getirilmediğinden depo talebinin kefiller yönünden geçerli olmayacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne takibin toplam 755.856,11 TL üzerinden devamına, icra inkar tazminatına, davalının kötü niyet tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davalı ile müvekkil banka arasında imzalanan genel kredi sözleşmesinin 71 inci maddesinde yer alan hüküm gereği tasfiye olunacak alacaklar hesabına aktarılmış olan ve ticari nitelikli alacaklara müvekkili bankanın iç genelgesi gereği yıllık %46 temerrüt faizi uygulanması gerektiğini, genel kredi sözleşmesi kapsamında kullandırılan çek riskinden kefillerin sorumlu olmakla birlikte bu davanın sadece nakdi krediler toplamına yapılan itirazın iptali talepli olduğunu, gayri nakdi risklere yapılan itirazın iptalinin davada talep edilmediğini, bilirkişi raporlarına yapılan itirazlarına itibar edilmediğini, bilirkişi raporunun hatalı olduğunu, dosya alacağının hesabında 1.226,86 TL masraf talebinin dikkate alınması gerektiğini, 767.938,94 TL nakdi kredi borcuna yapılan itirazın iptalinin gerektiğini belirterek, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalı vekili cevap dilekçesinde alacağın rehinle temin edildiğini, 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi uyarınca davalı hakkında ilamsız icra takibi yapılamayacağını savunduğu, 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi hükmüne göre rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapılabileceği, rehnin tutarı borcu ödemeye yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yoluyla takip edebileceğinin düzenlendiği, somut olayda, davalı takip dayanağı genel kredi sözleşmelerinde müteselsil kefil olarak yer almakla birlikte, aynı zamanda dava dışı asıl borçlu B. ... Ltd. Şti.'nin davacı bankadan kullandığı/kullanacağı kredilerin teminatını teşkil etmek üzere 30.01.2017 tarihli 6992 yevmiye no'lu ipotek senedi ile maliki olduğu taşınmaz üzerine ipotek tesis ettirdiği, ipotek akit tablosunun incelenmesinde söz konusu ipoteğin davalının da davacı bankaya her türlü sözleşmeden doğan/doğacak borçlarının teminatını teşkil ettiği açıkça düzenlendiği, ipoteğin davalının davacı bankaya kefalet sözleşmesinden doğan/doğacak borçları yönünden de ipotek limiti olan 1.100.000,00 TL'ye kadar teminat altına aldığı anlaşıldığı, takip konusu 767.938,64 TL nakit, 36.230,00 TL gayrinakit borcun toplamı olan 804.168,40 TL'nin ipotek limitinin altında olması nedeniyle 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi gereğince davalı kefil hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kamu düzeni de gözetilerek kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürülen gerekçeler ve ayrıca İlk Derece Mahkemesi kararı müvekkili banka tarafından, kısmen reddedilen kısımla sınırlı olarak istinaf edildiğini, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 26 ncı maddesi uyarınca huzurdaki yargılamada aleyhe bozma yasağının söz konusu olduğunu, aynı zamanda İlk Derece Mahkemesindeki yargılama safahatı açısından müvekkili lehine usuli kazanılmış hak oluştuğunu, söz konusu ipotek belgesinde ipoteğin davalının B. İnşaat .. Ltd. Şti.'ye olan kefaleti dışındaki 3 üncü kişilere olan kefaletinden kaynaklanan borçlarının teminatını oluşturduğu açıkça hüküm altına alındığını, ipotek belgesinin koşullar başlıklı 1 inci maddesinde ipoteğin koşulu "... B. İnşaat Madencilik Nakliye Hizmet Ticaret Limited Şirketi firması dışında 3. Kişilere olan kefaletinden/kefaletlerinden, haksız fiilden ...." şeklinde belirlendiğini, ipoteğin davalının asaleten olan borçlarının ve B. ... Ltd. Şti. dışındaki 3 üncü bir kişiye olan kefaletlerinin güvencesini oluşturduğunu, davalının B. ... Ltd. Şti. firmasına olan kefaletleri ipoteğin kapsamında olmadığını, ipotekli taşınmazın tarafından ipotekle yüklü olarak 3 üncü bir kişiye satıldığını, davalı adına kayıtlı olmadığından davalı hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilmesinin mümkün olmadığını, teminatlar davalı kefilin kefalet borcunun güvencesinin oluşturmadığı gibi, müvekkilinin alacağının teminatların çok üzerinde olduğunu belirterek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davalının dava dışı şirket lehine tesis ettiği ipoteğin dava konusu kefalet borcunu kapsayıp kapsamadığı, davacının yapmış olduğu istinaf başvurusuna istinaden yapılan istinaf incelemesinde ipotekle temin edilmiş bir alacağın borçlusu hakkında 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesine aykırı olacak şekilde takip yapılması aleyhe bozma yasağının istisnası olup olmadığı, kamu düzenine ilişkin bulunup bulunmadığı ve Mahkemece re'sen dikkate alınması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2. 2004 sayılı Kanun'un 45 ve 67 nci madde hükümleri
3. Değerlendirme
1. Dava, dava dışı şirketin kullandığı kredilerin ödenmemesi üzerine müteselsil kefil aleyhine başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
2. Aleyhe bozma yasağı ilkesi gereğince, taraflardan yalnız birinin temyizi halinde, Yargıtay, hükmü temyiz edenin aleyhine bozamaz. Aynı ilke istinaf kanun yolu için de geçerlidir. 6100 sayılı Kanun'un 355 inci maddesine göre ise istinaf incelemesinin, kamu düzenine aykırılık teşkil eden hususlar haricinde, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılması gerekmektedir.
3. Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı davacı vekilince, yukarıda özetlenen gerekçelerle istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince, yazılı gerekçeyle kamu düzeni gözetilerek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak Bölge Adliye Mahkemesinin esas hakkında yeniden verdiği karar, istinafa başvuran davacı bakımından İlk Derece Mahkemesi kararına nazaran aleyhedir. İlk Derece Mahkemesi hükmünü davacı istinaf etmiş, buna karşılık aleyhine hüküm verilen davalı istinaf etmemiştir.
4. 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi emredici nitelikte ise de İlk Derece Mahkemesi kararının davalı, bir başka deyişle ipotek borçlusu tarafından istinaf edilmiş olması halinde istinaf incelemesi sırasında bu husus re'sen dikkate alınır. Somut olayda kararı hiç istinaf etmeyen davalı lehine, davacının aleyhine olacak şekilde İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
07.09.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Başkan Üye Üye Üye Üye
Hafize Gülgün Mehmet Cebeci Mikail Özdemir İsmail Yavuz Döndü Deniz Bilir
Vuraloğlu
İÇTİHAT YORUMU : Hukuk yargılaması açısından Bölge Adliye Mahkemesi istinaf incelemesi neticesinde ilk derece mahkemesi hükmünü gerekirse kaldırabilir. Başka bir ifadeyle, istinaf incelemesi neticesinde temyiz incelemesinde olduğu gibi bozma tesis edilemez. Bu yüzden içtihatın son cümlesindeki “Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” şeklindeki ifadeye katılmak mümkün değildir. Söz konusu ifadenin “aleyhe hüküm verme yasağı” şeklinde okunması daha yerinde olacaktır.
BU DOSYA YARGITAY HUKUK GENEL KURULU GÜNDEMİNE TAŞINMIŞTIR.
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
Esas No : 2024/11-300
Karar No : 2025/571
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L Â M I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 05.12.2023
SAYISI : 2023/1638 E., 2023/1713 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 07.09.2023 tarihli ve 2022/1370 Esas,
2023/4751 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkili ile dava dışı B. İnşaat Maden Petrol Üretim Nakliyat Hizmetleri Ltd. Şti. (B Ltd. Şti.) arasında imzalanan kredi sözleşmelerinde davalının müşterek borçlu-müteselsil kefil sıfatıyla yer aldığını, sözleşmeden doğan borçların ihtara rağmen ödenmemesi üzerinde davalı hakkında genel haciz yoluyla icra takibi başlatıldığını, davalının haksız şekilde takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptali ile 767.938,94 TL alacak hakkında başlatılan takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; genel haciz yolu ile icra takibinin başlatılmasında davacının hukuki yararının bulunmadığını zira 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun (İİK) 45. maddesi uyarınca rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusunun iflasa tâbi şahıslardan olsa bile alacaklının sadece rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabileceğini, davacının aynı anda ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlattığı gözetildiğinde müvekkili hakkında genel haciz yoluyla icra takibi başlatılmasının hukuka aykırı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03.07.2019 tarihli ve 2018/483 Esas, 2019/510 Karar sayılı kararı ile; dava konusu kredi borcunun davalının kefil olduğu genel kredi sözleşmelerinden kaynaklandığı, davalı tarafça dava konusu alacağın aynı zamanda rehinle de temin edilmesi nedeniyle İİK'nın 45. maddesi uyarınca ilamsız icra takibi yapılamayacağı savunulmuş ise de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 586. maddesi uyarınca rehnin paraya çevrilmesi yoluna gidilmeksizin kefil hakkında icra takibi yapılmasının mümkün olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, takibin toplam 755.856,11 TL üzerinden devamına karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 30.12.2021 tarihli ve 2019/1882 Esas, 2021/1644 Karar sayılı kararı ile; İİK'nın 45. maddesi gereği rehinle temin edilmiş bir alacağın yalnız rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip edilebileceği ve ancak rehin tutarı borcu ödemeye yetmezse alacaklının kalan alacağını iflâs veya hacze konu edebileceği, somut olayda davalı takip dayanağı genel kredi sözleşmelerinde müteselsil kefil olarak yer almakla birlikte, aynı zamanda dava dışı asıl borçlu B. Ltd. Şti'nin davacı bankadan kullandığı/kullanacağı kredilerin teminatını teşkil etmek üzere 30.01.2017 tarihli 6992 yevmiye numaralı ipotek senedi ile maliki olduğu taşınmaz üzerine ipotek tesis ettirdiği, ipotek akit tablosunun incelenmesinde söz konusu ipoteğin davalının da davacı bankaya her türlü sözleşmeden doğan/doğacak borçlarının teminatını teşkil ettiğinin açıkça düzenlendiği, ipoteğin davalının davacı bankaya kefalet sözleşmesinden doğan/doğacak borçları bakımından da ipotek limiti olan 1.100.000,00 TL'ye kadar teminat sağladığının anlaşıldığı, takip konusu 767.938,64 TL nakit, 36.230,00 TL gayrinakdi borcun toplamı olan 804.168,40 TL'nin ipotek limitinin altında olması nedeniyle anılan 45. madde gereğince davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kamu düzeni gözetilerek kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “… Dava, dava dışı şirketin kullandığı kredilerin ödenmemesi üzerine müteselsil kefil aleyhine başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
Aleyhe bozma yasağı ilkesi gereğince, taraflardan yalnız birinin temyizi halinde, Yargıtay, hükmü temyiz edenin aleyhine bozamaz. Aynı ilke istinaf kanun yolu için de geçerlidir. 6100 sayılı Kanun'un 355 inci maddesine göre ise istinaf incelemesinin, kamu düzenine aykırılık teşkil eden hususlar haricinde, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılması gerekmektedir.
Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı davacı vekilince, yukarıda özetlenen gerekçelerle istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince, yazılı gerekçeyle kamu düzeni gözetilerek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak Bölge Adliye Mahkemesinin esas hakkında yeniden verdiği karar, istinafa başvuran davacı bakımından İlk Derece Mahkemesi kararına nazaran aleyhedir. İlk Derece Mahkemesi hükmünü davacı istinaf etmiş, buna karşılık aleyhine hüküm verilen davalı istinaf etmemiştir.
2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi emredici nitelikte ise de İlk Derece Mahkemesi kararının davalı, bir başka deyişle ipotek borçlusu tarafından istinaf edilmiş olması halinde istinaf incelemesi sırasında bu husus re'sen dikkate alınır. Somut olayda kararı hiç istinaf etmeyen davalı lehine, davacının aleyhine olacak şekilde İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçe tekrar edilmek ve anılan hükmün kamu düzenine ilişkin olduğu belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; ipoteğin müteselsil kefalet borcuna ilişkin bir güvence olarak değil, davalının bankaya karşı doğmuş ve doğacak borçlarına karşı tesis edildiğini, bu sebeple İİK'nın 45. maddesinin uygulanma koşulu oluşmadığı gibi anılan hükmün kamu düzenine ilişkin olmadığı, davalının aleyhine verilen kısmen kabul kararını istinaf etmemesinin yarattığı kesinleşmenin müvekkili lehine usuli kazanılmış hak yarattığını, usuli kazanılmış hakkın da kamu düzeninden olduğunu ve ihlâl edilemeyeceğini belirterek direnme kararının bozulmasını istemiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; genel haciz yoluyla takibe vaki itirazın iptali davasının kısmen kabulüne ilişkin kararın davalı borçlu tarafından istinaf edilmediği somut olayda İİK'nın 45. maddesinin kamu düzenine ilişkin emredici hüküm niteliği taşıdığından bahisle istinaf eden davacı alacaklı aleyhine resen uygulanmasının ve bu suretle kısmen kabul kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa) m.36
2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 24, 25, 26. maddesi.
3. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 45. maddesi.
2. Değerlendirme
1. Bölge Adliye Mahkemesi ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın temeli, yargılamada aleyhine hükmün verilen tarafın kanun yoluna başvurmamak yönündeki tercihinin, taraflar arasındaki anlaşmazlığın kamu düzenine ilişkin bir hükme temas etmesi hâlinde karşı taraf ve bunun da ötesinde mahkeme için ne gibi sonuçlar doğuracağı meselesinde düğümlenmektedir.
2. Kanun yoluna başvuru anayasal bir hak olmakla birlikte bu yola başvurup başvurmamak tasarruf ilkesinin yargılamanın taraflarına verdiği yetkiden kaynaklandığından uyuşmazlığın çözümünde öncelikle yargılamaya hâkim olan tasarruf ilkesi üzerinde durulması gerekir;.
3. Medeni yargılama/usul hukukunun ilk amacı tarafların subjektif menfaatlerinin gerçekleştirilmesidir. Bu durum hem kendisine başvurulan devlet ve hem de devlete başvuran tarafa bazı yükümlülükleri yerine getirme külfetini de beraberinde getirir. Bu kapsamda devlet, sosyal bir hukuk devleti olmaya bağlı anayasal bir yükümlülük olarak etkin ve etkili bir hukukî koruma oluşturabilmek için yargılama içerisinde taraflar ve hâkimin yetkilerinin dağılımı ile yargılamanın yürütülmesiyle ilgili temel kuralları ortaya koyarak usulün temel amacı olan hukuki güvenlik, hukuki barış ve öngörülebilirliği sağlayabilecektir.
4. Bu kapsamda medeni usul hukukunun temel ilkelerinden olan ve HMK'nın "Yargılamaya Hâkim Olan İlkeler" başlıklı Birinci Kısım İkinci Bölümünde 24. maddeyle düzenlenen ilk ilke tasarruf ilkesi olup bu düzenleme "(1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz.
(2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz.
(3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder." şeklindedir.
5. Anayasal koruma altında olan hak arama hürriyeti (Anayasa m.36) ve özel hukukta asıl olan irade özgürlüğü prensibinin yargılama hukuku sahasına yansıması niteliği taşıyan tasarruf ilkesi, uyuşmazlığın doğumundan önce başlayıp uyuşmazlığın hukuki korunma talebiyle yargı önüne taşınması ve yargısal faaliyetin devamı sırasında sahip olduğu bir yetkidir. Taraflarca getirilme (HMK m.25) ve taleple bağlılık (HMK m.26) ilkeleriyle birlikte bir yargılamada taraf egemenliğinin kapsamını gösteren bu ilke, tarafların menfaat çekişmelerini ortaya koyması sebebiyle usulün maddi gerçeği bulma amacını gerçekleştirmesine de hizmet etmektedir.
6. Yeri gelmişken tasarruf ilkesi ile taraflarca getirilme ilkesinin farklı hukuki amaçlara/meselelere temas ettiği belirtilmelidir; tasarruf ilkesi taraf hâkimiyetini ifade ederken bu hâkimiyetin alanına vakıa sunumu, delillerin getirilmesi ve ispat faaliyeti girmez, bunlar üzerindeki taraf hâkimiyeti ve sorumluluğu taraflarca getirme ilkesi ile ifade edilir.
7. Bir başka anlatımla; tarafın maddi hakka ilişkin yargısal koruma sağlanmasını ve tanınmasını istemesi, bundan vazgeçmesi, bunun kapsamını belirlemesi, talep konusu üzerinde tasarrufta bulunması, verilen hükme karşı kanun yoluna başvurması gibi yargılamanın kapsamına ilişkin tasarrufları, vakıa ve delillerin yargılamaya getirilmesine ilişkin faaliyetlerinden farklıdır (Nedim Meriç, "Medeni Yargılama Hukukunda Tasarruf ve Taleple Bağlılık İlkesinin Kapsamı ve Bazı Güncel Kararların Değerlendirilmesi", S.D.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi MİHBİR Özel Sayısı, s.23-63, 29).
8. Tarafın hukuki bir meseleyle ilgili yargısal koruma sağlanmasını talep etmesi durumunda bu koruma yargı organları eliyle devlet tarafından sağlanır. Ancak bu noktada gözden kaçırılmaması gereken şey; medeni yargılama hukukunda devletin hukuki koruma sağlama yükümlülüğü çerçevesinde yargı organlarının sorumluluk taşıması için subjektif menfaatinin korunması yönünde bir taraf talebi/iradesinin varlığının asıl olduğudur. Bu ilke öğretide “Bir yerde davacı yoksa hâkim de yoktur” (ne procedat iudex ex officio) şeklinde ifade edilir.
9. Daha açık bir ifadeyle, kural olarak hukuki korunma talebi yoksa bir yargılama faaliyetinin başladığı söylenemeyeceği gibi bu kural, elbette kişinin çekişme konusu subjektif hakkını yargılamaya getirme konusunda zorlanamayacağını da içermektedir.
10. Bununla birlikte medeni usul hukukunda (davanın kendiliğinden açılamayacağı kuralının istisnası bulunmuyorsa da) davanın açılmasından sonra bazı hâllerde tasarruf ilkesine istisnalar getirildiği de belirtilmelidir. Nitekim doktrin ve uygulamada özellikle aile ve şahsın hukukuna ilişkin konularda tasarruf ilkesinin istisnalarına temas edilmekte; örneğin iki tarafın arzusuna tâbi olmayan ve kamu düzenini yakından ilgilendirmekle dava açıldıktan sonra tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri davalarda (velayet ve nesebe ilişkin davalar gibi) davayı kabul beyanı geçerlilik taşımayacağı ve davayı sona erdirmeyeceği kabul edilmektedir (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, C. IV, İstanbul 2001, s. 3675; Süha Tanrıver, "Mahkeme Huzurunda Yapılan Kabuller", AÜHFD, 1995/I, s. 221-232, 223; İlhan, E. Postacıoğlu, Medeni Usul Hukuku, İstanbul 1975, s. 480; Güray Erdönmez, Nur Bolayır, Pekcanıtez Usul-Medeni Usul Hukuku, 16. Baskı, C.II, , s.1218 vd.; Hukuk Genel Kurulunun 22.02.2012 tarihli, 2011/2-733 Esas, 2012/87 Karar sayılı kararı).
11. Tüm bu açıklamalara bakıldığında tasarruf ilkesinin davacı yönünden dava açma, davayı geri alma, davadan feragat etme şeklindeki görünümleri yanında karşı taraf yani davalı yönünden de davayı kabul etme iradesi şeklinde tezahür edebilecek yetkileri bünyesinde barındırdığı gibi, davanın her iki tarafı için de söz konusu olabilecek sulh olma, kanun yoluna başvurma veya bu başvurudan feragat hâllerinin de dayanağını teşkil ettiği açıktır. Nitekim Özel Daire ve Bölge Adliye Mahkemesi arasındaki direnmeye konu somut uyuşmazlık da yargılamanın kanun yoluna başvurma aşamasına ilişkindir.
12. Doktrin ve uygulamada kabul edildiği üzere kanun yoluna başvuru, aslında yargılama makamlarının kararlarındaki hukuka aykırılığın giderilmesi için açılan bir dava hükmündedir. Bu durum Hukuk Genel Kurulunun 19.02.2014 tarihli, 2014/11-252 Esas, 2014/129 Karar sayılı kararında "temyiz davası" olarak ifade edilmiştir. Aynı kabul ceza yargılaması bakımından da geçerlidir ve "yasayolu davası" şeklinde isimlendirildiği görülmektedir (Nurullah Kunter, Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 15. Bası, İstanbul 2006, s.1252).
13. Kanun yoluna başvuru, anayasal güvence altına alınan, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biri niteliği taşıyan hak arama özgürlüğünün bir parçasıdır.
14. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin (AYM) bir kararında da belirttiği üzere "dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak da mümkün olmayacaktır" (Mohammed Aynosah Başvurusu, B. No: 2013/8896, 23.02.2016, § 33).
15. Bu sebepledir ki hukuk yargılamasında kişi, tıpkı dava açmakta olduğu gibi tarafı olduğu davada verilen hükmü kanun yoluna taşıyıp taşımamakta tümüyle serbesttir. Bu, tasarruf ilkesinin gereğidir.
16. Nitekim somut uyuşmazlıkta davalı borçlu, mahkemenin aleyhine tesis ettiği kısmen kabul kararına karşı herhangi bir itirazda bulunmamış, davacı tarafın itirazı üzerine dosyayı inceleyen istinaf mahkemesince kamu düzenine ilişkin maddi hukuktaki emredici bir hüküm gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmesi Özel Dairece aleyhe hüküm verme yasağı kuralına aykırılık olarak değerlendirilmiştir.
17. Hâl böyle olunca gelinen aşamada istinaf incelemesinin kapsamına kısaca değinilmesi, sonrasında kamu düzeni kavramı ve aleyhe hüküm verme yasağı kuralının mahiyetiyle bu hukuki kurumların somut olaya ne şekilde etki edeceğinin ortaya konulması gerekir.
18. İlk derece mahkemelerince verilen hangi kararlara karşı istinafa başvurulabileceği hususu HMK'nın 341. maddesinde düzenlenmiş olup bu başvuruya ilişkin dilekçesinde taraf, başvuru sebepleri ve gerekçesini bildirmek zorundadır (HMK m.342/2-e). Başvuru üzerine bölge adliye mahkemesinde yapılacak inceleme kural olarak istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Ancak, bölge adliye mahkemesi kamu düzenine aykırılık gördüğü takdirde bunu resen gözetir (HMK m.355).
19. Kanun koyucu 355. maddede bölge adliye mahkemelerinin kendiliğinden gözetebileceği "kamu düzenine aykırılık" hâlleriyle ilgili sınırlayıcı herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Zaten kamu düzeni kavramı, hukuk literatüründe kesin bir tanıma sahip olmayan, kapsamı duruma ve bağlama göre değişebilen dinamik bir kavramdır.
20. Türk Hukuk Lûgatında kamu düzeni, toplumun temel yapısını ve bireylerin güvenlik, huzur ve sağlık içinde yaşamaları için kamusal yararları koruyan, devlerin güvenliğini, düzenini ve bireyler arasındaki ilişkilerde hukuku sağlamaya yarayan kurallar bütününün oluşturduğu hukuk düzeni olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C.1, s. 636). En basit ifade ile kamu düzeni, toplumsal düzenin temelini oluşturan, toplumun ahlaki değerlerini, ekonomik yapısını, temel hak ve özgürlüklerini ve devletin anayasal ilkelerini koruyan normlar bütününü ifade eder ve bu yönüyle yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyal, siyasal ve kültürel boyutları olan çok katmanlı bir yapıdır.
21. Dolayısıyla kamu düzeni, kanun hükümlerinde somutlaşmaya çalışılsa da keskin hatlarla sınırları çizilecek şekilde tarif edilemeyen, temel nitelikleri nazara alınarak hâkimin somut olaydaki değerlendirmesine bağlı şekilde tezahür eden, sahip olduğu bu belirsizlik hâli içtihatlarla kabul edilen ilkeler çerçevesinde giderilmeye gayret edilen bir kavramdır.
22. Bu bağlamda yargısal kararlara bakıldığında; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 10.02.2012 tarihli, 2010/1 Esas ve 2012/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında konu "Kamu düzeni kavramının müdahale alanı son derece geniş ve yoruma müsaittir. Türk kamu düzeninin ihlalini gerektirecek hâller çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlali hâlinde düşünülecektir. Fakat her emredici hükmün ihlali hâlinde veya her emredici hükmü ihlâl eden bir yabancı kararın Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. İç hukuktaki kamu düzeninin çerçevesi, Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı genel siyasete, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensip ve özel hukuka ait iyi niyet prensibine dayanan kurallara, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, siyasi ve ekonomik rejimine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık şeklinde çizilebilir." şeklinde açıklanmıştır.
23. Anayasa Mahkemesinin de 1964 yılında vermiş olduğu bir kararında kamu düzeni için “Toplumun huzur ve sükûnunun sağlanmasını, Devleti ve Devlet teşkilâtının muhafazasını hedef tutan her şeyi ifade ettiği, başka bir deyimle cemiyetin her sahadaki düzeninin temelini teşkil eden kuralları kapsadığı sonucuna varılmaktadır.” ifadesini kullanmak suretiyle kavram için genel bir çerçeve çizdiği görülmektedir (AYM, 28.01.1964 tarihli 1963/128 Esas, 1964/8 Karar sayılı kararı).
24. Direnmeye konu uyuşmazlıkta istinaf mahkemesinin kamu düzeninden kaynaklanan emredici bir hüküm niteliği taşımakla borçlu tarafından karara karşı kanun yoluna başvurulup başvurulmadığının önemi olmaksızın, resen uygulanması gerektiği kabul edilen hüküm İİK'nın 45/1. maddesi olup gelinen aşamada bu maddede öngörülen kurala kısaca değinilmesinde fayda vardır.
25. İcra ve İflas Kanunu'nun 45/1. maddesi "Rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yoliyle takip yapabilir. Ancak rehinin tutarı borcu ödemeğe yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yoliyle takip edebilir." şeklindedir ve "önce rehne müracaat zorunluluğu” olarak ifade edilir.
26. Söz konusu hükmün emredici nitelikte olduğu konusunda tereddüt olmamalıdır. Kamu düzenine ilişkin olup olmadığı ve bu bağlamda taraflarca ileri sürülmese bile mahkemece kendiliğinden gözetilip gözetilemeyeceği hususu ise daha çok icra memurunun işleminin yasaya veya olaya uygun bulunmaması nedeniyle kaldırılması için icra mahkemesine başvurulması şeklindeki şikâyet yolu (İİK m.16) bağlamında tartışılmıştır.
27. Bu tartışmada; önce rehne müracaat zorunluluğunun iki amaca hizmet ettiği, söz konusu kuralın alacaklının rehne konu mal dışında borçlunun diğer malvarlığı unsurlarını haczetmesinin önüne geçerek borçlunun mal varlığının gereksiz yere azaltmasını engellemek suretiyle bir yandan borçluyu korurken diğer taraftan rehin alacaklısının hem rehne hem de borçlunun diğer malvarlığı unsurlarına müracaat etmesinin diğer alacaklıların aleyhine yaratacağı hâli bertaraf ederek bu kişileri de koruduğu ve bu sebeple kamu düzeniyle ilgili olduğu kabul edilmiş ve bu kurala aykırı şekilde yapılmış bir takibin varlığı hâlinde "süresiz şikâyet yoluna başvurularak" takibin iptalinin istenebileceği sonucuna varılmıştır (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 20.01.2023 tarihli, 2021/2 Esas, 2023/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı (gerekçesi); Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013, s.985; Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Meral Sungurtekin Özkan, Muhammet Özekes, İcra ve İflas Hukuku, Ankara, 2011, s.424; Adnan Deynekli, İcra ve İflas Hukukunda İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla Takip, Ankara, 2013, s.68)
28. Nitekim somut olayda söz konusu hükmün emredici nitelikte ve kamu düzeninden olduğu konusunda Bölge Adliye Mahkemesi ve Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır; Özel Daire, Kanun'un bu hükmünün aleyhe hüküm verme yasağına aykırılık teşkil edecek şekilde uygulanamayacağını kabul etmekteyken, Bölge Adliye Mahkemesi aksi görüştedir.
29. Bu görüşün yerinde olup olmadığının belirlenebilmesi için aleyhe değiştirme/hüküm verme/bozma yasağı kavramları ortaya konulmalıdır.
30. Aleyhe bozma yasağı kavramı, henüz istinaf sistemi kabul edilmeden önceki aşamada "bir hükmün davanın taraflarından yalnızca biri tarafından temyiz edilmemesi hâlinde Yargıtayın temyiz edilen bu hükmü temyiz eden aleyhine bozamaması" şeklinde tanımlanmıştır (Hukuk Genel Kurulunun 07.03.2012 tarihli, 2011/19-799 Esas, 2012/128 Karar sayılı kararı; Baki Kuru, "Hukuk Usulünde Aleyhe Bozma Yasağı", AÜHF Dergisi 1973, Sayı 1, s. 135-144, 135, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/631780, erişim tarihi 24.09.2025; Baki Kuru, Nizasız Kaza, Ankara 1961, s. 215 vd).
31. Yürürlükteki kanun yolu sistemi nazara alındığında bu kavram; kanun yolu incelemesini yapan mahkemenin başvuruya konu kararı kanun yoluna başvuran tarafın daha aleyhine bozmaması, kaldıramaması veya değiştirememesi şeklinde daha geniş ifade edilebilir.
32. Bu kabul, hukuk yargılamasında taraflardan birinin ilk derece mahkemesinin tesis ettiği karara karşı kanun yoluna başvurusu neticesinde yeniden tesis edilen kararın, başvurucu için tesis edilen ilk karardan daha ağır olmasını engelleyen, yargılamanın temel ilkelerinden olan "aleyhe değiştirme yasağı" (reformatio in peius) kuralından kaynaklanır.
33. Aleyhe değiştirme yasağı temyiz aşamasında aleyhe bozma yasağı olarak tezahür etmekteyse de, bölge adliye mahkemelerince verilen kararların bozma kararı niteliğinde olmaması nedeniyle bu kavramın istinaf aşamasında aleyhe hüküm kurma yasağı olarak adlandırılması gerektiği açıktır. Bu sebeple yeri gelmişken somut olayda Özel Daire kararında aleyhe bozma yasağı ifadesinin kullanılmış olmasının esasa etkisi olmayan bir maddi hata teşkil ettiği belirtilmedir.
34. Kanun yoluna başvuru yönünden bu yasak, aleyhine çıkan kararı bir üst mahkemeye taşıyan kişinin, bu başvuruyla hukuki konumunu ilk karardan daha lehe olacak hâle getirmek yönündeki meşru çabasını ve karşı tarafın kanun yoluna başvurmaması durumunda salt kendi başvurusu ile durumunun ağırlaştırılmayacağı yönünde oluşan haklı beklentisini sağlama/koruma amacına hizmet eder. Bu, hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirliğin temel unsurlarındandır. Dolayısıyla aleyhe değiştirme yasağı kuralı adil yargılanma, demokratik devlet ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
35. Aleyhe bozma yasağının kabul edilmesinde etkili olan hususlardan bir diğeri usuli kazanılmış hakların hukuk düzenince korunmasıdır.
36. Usuli kazanılmış hak; kanunlarda düzenlenmemekle birlikte davaların uzamasını ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak amacıyla Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelen, anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade eden bir kavramdır. Nitekim Türk Hukuk Lûgatında da “kazanılmış hak” daha önce yürürlükte olan hükümlere göre bir kişi yararına kazanılmış olan hak şeklinde ifade edilmiştir (age, s. 676).
37. Bu kavramın hukuki niteliğine ilişkin olarak 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında açıklamalarda bulunulmuş ve kavram, bozma kararına uyulmakla ortaya çıkan hukuki sonuç kapsamında tartışılmıştır. Söz konusu kararda temyiz sonucu verilecek bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan amacı ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar amacıyla kabul edilmiş bulunması bakımından usuli kazanılmış hak kurumunun usul hukukunun dayandığı ana esaslardan biri ve daha da önemlisi kamu düzeniyle ilgili olduğu kabul edilmiştir.
38. Diğer taraftan; aleyhe değiştirme/hüküm kurma yasağı ve usuli kazanılmış hakkın ihlâl edilmemesi asıl ise de kamu düzenine ilişkin hususlar hakkında bu yasağın uygulanması kural olarak mümkün değildir. Zira kamu düzenine ilişkin hususlar taraflarca ileri sürülmese bile resen gözetilir. Ancak pek çok içtihatta kabul edilen bu durum, bilhassa kamu düzeni kavramıyla sağlanmak istenen korumanın mahiyet ve kapsamı ile somut olayda olduğu gibi kamu düzeninden sayılan birden fazla hususun bir arada olması durumunda, ezbere bir yaklaşım yerine, titizlikle değerlendirilmesi gereken bir özellik arz edebilecektir.
39. Konuyla ilgili hüküm ve kavramlara ilişkin bu açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için somut olayda tezahür eden yargısal süreç ortaya konulmalıdır.
40. Somut olayda davacı banka, davalı hakkında 767.938,94 TL alacağın tahsili yönünde başlattığı genel haciz yoluyla takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiş, davalı borçlu gerek ödeme emrine itiraz gerekse davaya cevabında takip konusu alacağın aynı zamanda ipotekle de teminat altına alındığını, bu sebeple alacaklının genel haciz yoluyla takip başlatmakta hukuki yararının olmadığını savunmuş, İlk Derece Mahkemesi takip konusu alacağın davalının kefalet sözleşmesi borcundan kaynaklandığını ve İİK'nın 45/1. maddesinin kefiller hakkında uygulanamayacağını, dolayısıyla davalı borçlu hakkında genel haciz yoluyla takip yapılmasında hukuka aykırılık olmadığını kabul etmiş ve davacının talep edebileceği alacağın 755.856,11 TL olduğunu tespit ederek bu miktar üzerinden davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.
41. Bu karara karşı taraflardan yalnızca davacı tarafça istinaf yoluna başvurulmuş ve reddedilen kısım yönünden de kabul kararı verilmesi talep edilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince önce rehne başvuru zorunluluğunun emredici nitelik taşıdığı ve resen gözetilmesi gerektiği gerekçesiyle kısmen kabul kararı kaldırılarak bu kez davanın reddi yönünde hüküm tesis edilmiş, Özel Dairece bu normun davalı tarafça istinaf yoluna başvurulmuş olsaydı açıkça dile getirilmese bile resen gözetilebileceği ancak borçlunun istinafı olmayan durumlarda aleyhe hüküm kurma yasağına aykırı şekilde uygulanmasının mümkün olmadığı kabul edilmiş, bozmaya karşı direnme kararında kamu düzenine ilişkin hususlarda bozma kararında belirtilenin aksine resen ve kanun yoluna başvuran aleyhine olacak şekilde karar verilmesinin mümkün olduğu gerekçesine dayanılmıştır.
42. Somut olayda gerçekleşen yargısal süreç yukarıda uyuşmazlık konusuyla ilgili yapılan tüm açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; direnmeye konu anlaşmazlıkta istinaf mahkemesinin İİK'nın 45/1. maddesiyle sağlanmak istenen kamu düzenini esas alıp usuli kazanılmış hakkın doğmayacağını kabul ederken temyiz mahkemesinin aleyhe değiştirme yasağıyla korunan usuli kazanılmış hakka ilişkin kamu düzeni amacını üstün tuttuğu anlaşılmaktadır. Maddi hukuka ilişkin bir emredici hüküm olan önce rehne başvuru zorunluluğu, alacaklı-borçlu ilişkisinde salt borçlunun menfaatini değil bundan öte, borçlunun diğer alacaklılarının da muhtemel menfaatlerini koruma amacını taşıması nedeniyle kamu düzeninden kabul edilmektedir. Ancak yargı organları eliyle bu korumanın sağlanabilmesi için öncelikle medeni usul hukukuna temel olan tasarruf ilkesi gereği ilgilisinin korunma talebi bulunmalıdır. Tarafların söz konusu emredici kuralın aksi yönde bir anlaşma yapmaları mümkün olmamakla hükümsüzdür. Şayet borçlu şikâyet yoluna başvurursa hükmün korumak istediği kamu düzeni gereği şikâyet süreye tâbi olmayacak, ödeme emrine itiraz eder ve duran takibin devamı için konu itirazın iptali davasıyla mahkeme önüne taşınırsa hâkim borçlu tarafından ileri sürülmemiş bile olsa kendiliğinden bu yasağı dikkate alabilecekse de borçlu, önce rehne başvuru zorunluluğuna aykırı şekilde başlatılmış takibe itiraz etmez yahut şikâyet yoluna başvurmazsa bu normun korumasından istifade edemeyecektir.
43. Tıpkı takibe itiraz edip etmeme konusunda borçlunun sahip olduğu serbesti gibi, anlaşmazlık vuku bulduğunda konunun mahkeme önüne taşınıp taşınmayacağı, yargılamaya devam edilip edilmeyeceği, kanun yollarına başvurulup vurulmayacağı konusunda taraflar tümüyle serbesttir. Dolayısıyla önce rehne başvuru zorunluluğu kuralının hem tarafları hem de mahkemeyi bağlayıcı niteliğine rağmen borçlu davayı kabul edebilir, alacaklı davasından feragat edebilir, taraflar sulh olabilir yahut verilen karara itiraz etmeyebilirler.
44. Bir davada aleyhine verilen kararı kanun yoluna taşımamayı tercih eden taraf yönünden bu durum, verilen hükümden memnuniyetini ifade ettiğinden, kanun yoluna başvuran taraf için daha azına karar verilemeyecek; diğer bir anlatımla, aleyhe değiştirme yasağı nedeniyle kendi başvurusu neticesinde tarafın hukuki durumu ağırlaştırılamayacaktır. Kamu düzeninden sayılan usul hukukuna ilişkin bu kural, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak hukukun uygulanmasındaki belirsizlik veya ani değişim riskini ortadan kaldırmaya yönelik bir hukuki garanti, korumadır.
45. Elbette sağlanmak istenen hukuki korumanın kapsam ve amacına göre kamu düzenine ilişkin gerekçelerle aleyhe hüküm verme yasağı bertaraf edilebilecektir. Ne var ki medeni yargılama hukukunda devletin hukuki koruma sağlama yükümlülüğü çerçevesinde yargı organlarının sorumluluk taşıması için subjektif menfaatinin korunması yönünde bir taraf talebi/iradesinin varlığı asıldır. Bu yüzden karşı tarafın kanun yoluna başvurmadığı bir mahkeme kararıyla elde edilen hukuki konumun hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkesi gereği aleyhe hüküm verme yasağı kapsamında korunmasıyla sağlanmak istenen kamu düzeni, maddi hukuka ilişkin bir emredici norm olan önce rehne başvuru zorunluluğu kuralıyla sağlanmak istenen ve borçlu yanında muhtemel diğer alacaklıları da gözeten kamu düzeni amacından üstündür.
46. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
47. Bu nedenle direnme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373. maddesi uyarınca direnme kararını veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
24.09.2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.
İÇTİHAT YORUMU : Yukarıda da, görüleceği üzere, direnme kararına konu Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 07.09.2023, 2022/1370 E. - 2023/4751 K. sayılı Kararı'na ilişkin yapmış olduğumuz İÇTİHAT YORUMU aynen şu şekildeydi:
"Hukuk yargılaması açısından Bölge Adliye Mahkemesi istinaf incelemesi neticesinde ilk derece mahkemesi hükmünü gerekirse kaldırabilir. Başka bir ifadeyle, istinaf incelemesi neticesinde temyiz incelemesinde olduğu gibi bozma tesis edilemez. Bu yüzden içtihatın son cümlesindeki “Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” şeklindeki ifadeye katılmak mümkün değildir. Söz konusu ifadenin “aleyhe hüküm verme yasağı” şeklinde okunması daha yerinde olacaktır."
Nitekim, belirttiğimiz hususlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 24 Eylül 2025 tarihli kararında da belirtilmiştir.
ÜST KANUN YOLUNA BAŞVURU YAPILMAMIŞSA EMREDİCİ NİTELİKTEKİ HÜKÜMLE İLGİLİ ALEYHE BOZMA YASAĞI İLKESİ UYGULANMALIDIR.
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
Esas No : 2022/1370
Karar No : 2023/4751
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L Â M I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 30.12.2021
SAYISI : 2019/1882 Esas, 2021/1644 Karar
Taraflar arasındaki itirazın davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kamu düzeni gözetilerek kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; dava dışı B. İnşaat Madencilik Ltd. Şti. ile davacı banka arasında imzalanan genel kredi sözleşmelerine istinaden dava dışı şirkete krediler kullandırıldığını, davalının borca müşterek ve müteselsil kefil olduğunu, sözleşmelerin gerektirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmediğini, davalıya ihtarname gönderildiğini ancak borcun ödenmediğini, bunun üzerine başlatılan icra takibine davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptalini ve icra inkar tazminatına karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilin kefilliğine itiraz ettiklerini, genel haciz yolu ile icra takibinin başlatılmasında davacının hukuki yararının bulunmadığını, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun (2004 sayılı Kanun) 45 inci maddesi uyarınca, rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusunun iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklının sadece rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabileceğini, davacının ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip de başlattığını, müvekkili hakkında genel haciz yoluyla icra takibi başlatılmasının hukuka aykırı olduğunu, dava dışı şirketin bankaya bu miktarda borcu bulunmadığını, talep edilen faizin fahiş olduğunu savunarak davanın reddini ve kötü niyet tazminatına karar verilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava konusu kredi borcunun davalının kefalet imzası bulunan genel kredi sözleşmelerinden kaynaklandığı, davalı vekilinin dava konusu alacağın aynı zaman da rehinle temin edildiği, 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi uyarınca müvekkili hakkında ilamsız icra takibi yapılamayacağını belirttiği, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 586 ncı maddesi uyarınca rehnin paraya çevrilmesi yoluna gidilmeksizin kefil hakkında icra takibi yapılması mümkün olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin 10.5 inci maddesinde temerrüt tarihinde uygulanacak faiz oranının bankaca BCH şeklinde çalıştırılan kredilere uygulanan en yüksek faiz oranının 2 katı olduğu belirtilmiş olup, bankaca BCH kredilerine uygulanan faiz oranlarının bilirkişi raporunda %19 olarak tespit edildiği, bu durumda bankaca uygulanacak temerrüt faiz oranının %38 olması gerektiği, BCH kredisi için takip tarihindeki banka alacağının 739.034,12 TL ana para 4.231,73 TL akdi faiz, 749,40 TL temerrüt faizi, 249,06 TL BSMV olmak üzere toplam 744.264,31 TL olduğu, KMH kredisi için yapılan hesaplamada 31.03.2018 hesap kat tarihi itibariyle banka toplam alacağının 9.224,71 TL olduğu, bu alacağa temerrüt tarihine kadar %19,80 akdi faiz, temerrüt tarihinden itibarin %25,68 temerrüt faizi uygulanmak üzere takip tarihindeki banka alacağının 9.224,71 TL ana para, 61,53 TL işlemiş faiz, 3,80 TL BSMV olmak üzere toplam 9.289,32 TL olduğu, hüküm kısmında yapılan maddi hata sonucu çek sorumluluk tutarına ilişkin banka alacağı, hüküm fıkrasına ilave edilmediği, taraflar arasında imzalanan genel kredi sözleşmelerinde kefillere yönelik açık bir depo sorumluluğu getirilmediğinden depo talebinin kefiller yönünden geçerli olmayacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne takibin toplam 755.856,11 TL üzerinden devamına, icra inkar tazminatına, davalının kötü niyet tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davalı ile müvekkil banka arasında imzalanan genel kredi sözleşmesinin 71 inci maddesinde yer alan hüküm gereği tasfiye olunacak alacaklar hesabına aktarılmış olan ve ticari nitelikli alacaklara müvekkili bankanın iç genelgesi gereği yıllık %46 temerrüt faizi uygulanması gerektiğini, genel kredi sözleşmesi kapsamında kullandırılan çek riskinden kefillerin sorumlu olmakla birlikte bu davanın sadece nakdi krediler toplamına yapılan itirazın iptali talepli olduğunu, gayri nakdi risklere yapılan itirazın iptalinin davada talep edilmediğini, bilirkişi raporlarına yapılan itirazlarına itibar edilmediğini, bilirkişi raporunun hatalı olduğunu, dosya alacağının hesabında 1.226,86 TL masraf talebinin dikkate alınması gerektiğini, 767.938,94 TL nakdi kredi borcuna yapılan itirazın iptalinin gerektiğini belirterek, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalı vekili cevap dilekçesinde alacağın rehinle temin edildiğini, 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi uyarınca davalı hakkında ilamsız icra takibi yapılamayacağını savunduğu, 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi hükmüne göre rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapılabileceği, rehnin tutarı borcu ödemeye yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yoluyla takip edebileceğinin düzenlendiği, somut olayda, davalı takip dayanağı genel kredi sözleşmelerinde müteselsil kefil olarak yer almakla birlikte, aynı zamanda dava dışı asıl borçlu B. ... Ltd. Şti.'nin davacı bankadan kullandığı/kullanacağı kredilerin teminatını teşkil etmek üzere 30.01.2017 tarihli 6992 yevmiye no'lu ipotek senedi ile maliki olduğu taşınmaz üzerine ipotek tesis ettirdiği, ipotek akit tablosunun incelenmesinde söz konusu ipoteğin davalının da davacı bankaya her türlü sözleşmeden doğan/doğacak borçlarının teminatını teşkil ettiği açıkça düzenlendiği, ipoteğin davalının davacı bankaya kefalet sözleşmesinden doğan/doğacak borçları yönünden de ipotek limiti olan 1.100.000,00 TL'ye kadar teminat altına aldığı anlaşıldığı, takip konusu 767.938,64 TL nakit, 36.230,00 TL gayrinakit borcun toplamı olan 804.168,40 TL'nin ipotek limitinin altında olması nedeniyle 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi gereğince davalı kefil hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kamu düzeni de gözetilerek kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürülen gerekçeler ve ayrıca İlk Derece Mahkemesi kararı müvekkili banka tarafından, kısmen reddedilen kısımla sınırlı olarak istinaf edildiğini, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 26 ncı maddesi uyarınca huzurdaki yargılamada aleyhe bozma yasağının söz konusu olduğunu, aynı zamanda İlk Derece Mahkemesindeki yargılama safahatı açısından müvekkili lehine usuli kazanılmış hak oluştuğunu, söz konusu ipotek belgesinde ipoteğin davalının B. İnşaat .. Ltd. Şti.'ye olan kefaleti dışındaki 3 üncü kişilere olan kefaletinden kaynaklanan borçlarının teminatını oluşturduğu açıkça hüküm altına alındığını, ipotek belgesinin koşullar başlıklı 1 inci maddesinde ipoteğin koşulu "... B. İnşaat Madencilik Nakliye Hizmet Ticaret Limited Şirketi firması dışında 3. Kişilere olan kefaletinden/kefaletlerinden, haksız fiilden ...." şeklinde belirlendiğini, ipoteğin davalının asaleten olan borçlarının ve B. ... Ltd. Şti. dışındaki 3 üncü bir kişiye olan kefaletlerinin güvencesini oluşturduğunu, davalının B. ... Ltd. Şti. firmasına olan kefaletleri ipoteğin kapsamında olmadığını, ipotekli taşınmazın tarafından ipotekle yüklü olarak 3 üncü bir kişiye satıldığını, davalı adına kayıtlı olmadığından davalı hakkında ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilmesinin mümkün olmadığını, teminatlar davalı kefilin kefalet borcunun güvencesinin oluşturmadığı gibi, müvekkilinin alacağının teminatların çok üzerinde olduğunu belirterek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davalının dava dışı şirket lehine tesis ettiği ipoteğin dava konusu kefalet borcunu kapsayıp kapsamadığı, davacının yapmış olduğu istinaf başvurusuna istinaden yapılan istinaf incelemesinde ipotekle temin edilmiş bir alacağın borçlusu hakkında 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesine aykırı olacak şekilde takip yapılması aleyhe bozma yasağının istisnası olup olmadığı, kamu düzenine ilişkin bulunup bulunmadığı ve Mahkemece re'sen dikkate alınması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2. 2004 sayılı Kanun'un 45 ve 67 nci madde hükümleri
3. Değerlendirme
1. Dava, dava dışı şirketin kullandığı kredilerin ödenmemesi üzerine müteselsil kefil aleyhine başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
2. Aleyhe bozma yasağı ilkesi gereğince, taraflardan yalnız birinin temyizi halinde, Yargıtay, hükmü temyiz edenin aleyhine bozamaz. Aynı ilke istinaf kanun yolu için de geçerlidir. 6100 sayılı Kanun'un 355 inci maddesine göre ise istinaf incelemesinin, kamu düzenine aykırılık teşkil eden hususlar haricinde, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılması gerekmektedir.
3. Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı davacı vekilince, yukarıda özetlenen gerekçelerle istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince, yazılı gerekçeyle kamu düzeni gözetilerek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak Bölge Adliye Mahkemesinin esas hakkında yeniden verdiği karar, istinafa başvuran davacı bakımından İlk Derece Mahkemesi kararına nazaran aleyhedir. İlk Derece Mahkemesi hükmünü davacı istinaf etmiş, buna karşılık aleyhine hüküm verilen davalı istinaf etmemiştir.
4. 2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi emredici nitelikte ise de İlk Derece Mahkemesi kararının davalı, bir başka deyişle ipotek borçlusu tarafından istinaf edilmiş olması halinde istinaf incelemesi sırasında bu husus re'sen dikkate alınır. Somut olayda kararı hiç istinaf etmeyen davalı lehine, davacının aleyhine olacak şekilde İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
07.09.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Başkan Üye Üye Üye Üye
Hafize Gülgün Mehmet Cebeci Mikail Özdemir İsmail Yavuz Döndü Deniz Bilir
Vuraloğlu
İÇTİHAT YORUMU : Hukuk yargılaması açısından Bölge Adliye Mahkemesi istinaf incelemesi neticesinde ilk derece mahkemesi hükmünü gerekirse kaldırabilir. Başka bir ifadeyle, istinaf incelemesi neticesinde temyiz incelemesinde olduğu gibi bozma tesis edilemez. Bu yüzden içtihatın son cümlesindeki “Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” şeklindeki ifadeye katılmak mümkün değildir. Söz konusu ifadenin “aleyhe hüküm verme yasağı” şeklinde okunması daha yerinde olacaktır.
BU DOSYA YARGITAY HUKUK GENEL KURULU GÜNDEMİNE TAŞINMIŞTIR.
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
Esas No : 2024/11-300
Karar No : 2025/571
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L Â M I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
TARİHİ : 05.12.2023
SAYISI : 2023/1638 E., 2023/1713 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 07.09.2023 tarihli ve 2022/1370 Esas,
2023/4751 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkili ile dava dışı B. İnşaat Maden Petrol Üretim Nakliyat Hizmetleri Ltd. Şti. (B Ltd. Şti.) arasında imzalanan kredi sözleşmelerinde davalının müşterek borçlu-müteselsil kefil sıfatıyla yer aldığını, sözleşmeden doğan borçların ihtara rağmen ödenmemesi üzerinde davalı hakkında genel haciz yoluyla icra takibi başlatıldığını, davalının haksız şekilde takibe itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptali ile 767.938,94 TL alacak hakkında başlatılan takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; genel haciz yolu ile icra takibinin başlatılmasında davacının hukuki yararının bulunmadığını zira 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun (İİK) 45. maddesi uyarınca rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusunun iflasa tâbi şahıslardan olsa bile alacaklının sadece rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabileceğini, davacının aynı anda ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlattığı gözetildiğinde müvekkili hakkında genel haciz yoluyla icra takibi başlatılmasının hukuka aykırı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03.07.2019 tarihli ve 2018/483 Esas, 2019/510 Karar sayılı kararı ile; dava konusu kredi borcunun davalının kefil olduğu genel kredi sözleşmelerinden kaynaklandığı, davalı tarafça dava konusu alacağın aynı zamanda rehinle de temin edilmesi nedeniyle İİK'nın 45. maddesi uyarınca ilamsız icra takibi yapılamayacağı savunulmuş ise de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 586. maddesi uyarınca rehnin paraya çevrilmesi yoluna gidilmeksizin kefil hakkında icra takibi yapılmasının mümkün olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, takibin toplam 755.856,11 TL üzerinden devamına karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 30.12.2021 tarihli ve 2019/1882 Esas, 2021/1644 Karar sayılı kararı ile; İİK'nın 45. maddesi gereği rehinle temin edilmiş bir alacağın yalnız rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip edilebileceği ve ancak rehin tutarı borcu ödemeye yetmezse alacaklının kalan alacağını iflâs veya hacze konu edebileceği, somut olayda davalı takip dayanağı genel kredi sözleşmelerinde müteselsil kefil olarak yer almakla birlikte, aynı zamanda dava dışı asıl borçlu B. Ltd. Şti'nin davacı bankadan kullandığı/kullanacağı kredilerin teminatını teşkil etmek üzere 30.01.2017 tarihli 6992 yevmiye numaralı ipotek senedi ile maliki olduğu taşınmaz üzerine ipotek tesis ettirdiği, ipotek akit tablosunun incelenmesinde söz konusu ipoteğin davalının da davacı bankaya her türlü sözleşmeden doğan/doğacak borçlarının teminatını teşkil ettiğinin açıkça düzenlendiği, ipoteğin davalının davacı bankaya kefalet sözleşmesinden doğan/doğacak borçları bakımından da ipotek limiti olan 1.100.000,00 TL'ye kadar teminat sağladığının anlaşıldığı, takip konusu 767.938,64 TL nakit, 36.230,00 TL gayrinakdi borcun toplamı olan 804.168,40 TL'nin ipotek limitinin altında olması nedeniyle anılan 45. madde gereğince davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kamu düzeni gözetilerek kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “… Dava, dava dışı şirketin kullandığı kredilerin ödenmemesi üzerine müteselsil kefil aleyhine başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir.
Aleyhe bozma yasağı ilkesi gereğince, taraflardan yalnız birinin temyizi halinde, Yargıtay, hükmü temyiz edenin aleyhine bozamaz. Aynı ilke istinaf kanun yolu için de geçerlidir. 6100 sayılı Kanun'un 355 inci maddesine göre ise istinaf incelemesinin, kamu düzenine aykırılık teşkil eden hususlar haricinde, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılması gerekmektedir.
Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı davacı vekilince, yukarıda özetlenen gerekçelerle istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince, yazılı gerekçeyle kamu düzeni gözetilerek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak Bölge Adliye Mahkemesinin esas hakkında yeniden verdiği karar, istinafa başvuran davacı bakımından İlk Derece Mahkemesi kararına nazaran aleyhedir. İlk Derece Mahkemesi hükmünü davacı istinaf etmiş, buna karşılık aleyhine hüküm verilen davalı istinaf etmemiştir.
2004 sayılı Kanun'un 45 inci maddesi emredici nitelikte ise de İlk Derece Mahkemesi kararının davalı, bir başka deyişle ipotek borçlusu tarafından istinaf edilmiş olması halinde istinaf incelemesi sırasında bu husus re'sen dikkate alınır. Somut olayda kararı hiç istinaf etmeyen davalı lehine, davacının aleyhine olacak şekilde İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçe tekrar edilmek ve anılan hükmün kamu düzenine ilişkin olduğu belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; ipoteğin müteselsil kefalet borcuna ilişkin bir güvence olarak değil, davalının bankaya karşı doğmuş ve doğacak borçlarına karşı tesis edildiğini, bu sebeple İİK'nın 45. maddesinin uygulanma koşulu oluşmadığı gibi anılan hükmün kamu düzenine ilişkin olmadığı, davalının aleyhine verilen kısmen kabul kararını istinaf etmemesinin yarattığı kesinleşmenin müvekkili lehine usuli kazanılmış hak yarattığını, usuli kazanılmış hakkın da kamu düzeninden olduğunu ve ihlâl edilemeyeceğini belirterek direnme kararının bozulmasını istemiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; genel haciz yoluyla takibe vaki itirazın iptali davasının kısmen kabulüne ilişkin kararın davalı borçlu tarafından istinaf edilmediği somut olayda İİK'nın 45. maddesinin kamu düzenine ilişkin emredici hüküm niteliği taşıdığından bahisle istinaf eden davacı alacaklı aleyhine resen uygulanmasının ve bu suretle kısmen kabul kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa) m.36
2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 24, 25, 26. maddesi.
3. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 45. maddesi.
2. Değerlendirme
1. Bölge Adliye Mahkemesi ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın temeli, yargılamada aleyhine hükmün verilen tarafın kanun yoluna başvurmamak yönündeki tercihinin, taraflar arasındaki anlaşmazlığın kamu düzenine ilişkin bir hükme temas etmesi hâlinde karşı taraf ve bunun da ötesinde mahkeme için ne gibi sonuçlar doğuracağı meselesinde düğümlenmektedir.
2. Kanun yoluna başvuru anayasal bir hak olmakla birlikte bu yola başvurup başvurmamak tasarruf ilkesinin yargılamanın taraflarına verdiği yetkiden kaynaklandığından uyuşmazlığın çözümünde öncelikle yargılamaya hâkim olan tasarruf ilkesi üzerinde durulması gerekir;.
3. Medeni yargılama/usul hukukunun ilk amacı tarafların subjektif menfaatlerinin gerçekleştirilmesidir. Bu durum hem kendisine başvurulan devlet ve hem de devlete başvuran tarafa bazı yükümlülükleri yerine getirme külfetini de beraberinde getirir. Bu kapsamda devlet, sosyal bir hukuk devleti olmaya bağlı anayasal bir yükümlülük olarak etkin ve etkili bir hukukî koruma oluşturabilmek için yargılama içerisinde taraflar ve hâkimin yetkilerinin dağılımı ile yargılamanın yürütülmesiyle ilgili temel kuralları ortaya koyarak usulün temel amacı olan hukuki güvenlik, hukuki barış ve öngörülebilirliği sağlayabilecektir.
4. Bu kapsamda medeni usul hukukunun temel ilkelerinden olan ve HMK'nın "Yargılamaya Hâkim Olan İlkeler" başlıklı Birinci Kısım İkinci Bölümünde 24. maddeyle düzenlenen ilk ilke tasarruf ilkesi olup bu düzenleme "(1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz.
(2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz.
(3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder." şeklindedir.
5. Anayasal koruma altında olan hak arama hürriyeti (Anayasa m.36) ve özel hukukta asıl olan irade özgürlüğü prensibinin yargılama hukuku sahasına yansıması niteliği taşıyan tasarruf ilkesi, uyuşmazlığın doğumundan önce başlayıp uyuşmazlığın hukuki korunma talebiyle yargı önüne taşınması ve yargısal faaliyetin devamı sırasında sahip olduğu bir yetkidir. Taraflarca getirilme (HMK m.25) ve taleple bağlılık (HMK m.26) ilkeleriyle birlikte bir yargılamada taraf egemenliğinin kapsamını gösteren bu ilke, tarafların menfaat çekişmelerini ortaya koyması sebebiyle usulün maddi gerçeği bulma amacını gerçekleştirmesine de hizmet etmektedir.
6. Yeri gelmişken tasarruf ilkesi ile taraflarca getirilme ilkesinin farklı hukuki amaçlara/meselelere temas ettiği belirtilmelidir; tasarruf ilkesi taraf hâkimiyetini ifade ederken bu hâkimiyetin alanına vakıa sunumu, delillerin getirilmesi ve ispat faaliyeti girmez, bunlar üzerindeki taraf hâkimiyeti ve sorumluluğu taraflarca getirme ilkesi ile ifade edilir.
7. Bir başka anlatımla; tarafın maddi hakka ilişkin yargısal koruma sağlanmasını ve tanınmasını istemesi, bundan vazgeçmesi, bunun kapsamını belirlemesi, talep konusu üzerinde tasarrufta bulunması, verilen hükme karşı kanun yoluna başvurması gibi yargılamanın kapsamına ilişkin tasarrufları, vakıa ve delillerin yargılamaya getirilmesine ilişkin faaliyetlerinden farklıdır (Nedim Meriç, "Medeni Yargılama Hukukunda Tasarruf ve Taleple Bağlılık İlkesinin Kapsamı ve Bazı Güncel Kararların Değerlendirilmesi", S.D.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi MİHBİR Özel Sayısı, s.23-63, 29).
8. Tarafın hukuki bir meseleyle ilgili yargısal koruma sağlanmasını talep etmesi durumunda bu koruma yargı organları eliyle devlet tarafından sağlanır. Ancak bu noktada gözden kaçırılmaması gereken şey; medeni yargılama hukukunda devletin hukuki koruma sağlama yükümlülüğü çerçevesinde yargı organlarının sorumluluk taşıması için subjektif menfaatinin korunması yönünde bir taraf talebi/iradesinin varlığının asıl olduğudur. Bu ilke öğretide “Bir yerde davacı yoksa hâkim de yoktur” (ne procedat iudex ex officio) şeklinde ifade edilir.
9. Daha açık bir ifadeyle, kural olarak hukuki korunma talebi yoksa bir yargılama faaliyetinin başladığı söylenemeyeceği gibi bu kural, elbette kişinin çekişme konusu subjektif hakkını yargılamaya getirme konusunda zorlanamayacağını da içermektedir.
10. Bununla birlikte medeni usul hukukunda (davanın kendiliğinden açılamayacağı kuralının istisnası bulunmuyorsa da) davanın açılmasından sonra bazı hâllerde tasarruf ilkesine istisnalar getirildiği de belirtilmelidir. Nitekim doktrin ve uygulamada özellikle aile ve şahsın hukukuna ilişkin konularda tasarruf ilkesinin istisnalarına temas edilmekte; örneğin iki tarafın arzusuna tâbi olmayan ve kamu düzenini yakından ilgilendirmekle dava açıldıktan sonra tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri davalarda (velayet ve nesebe ilişkin davalar gibi) davayı kabul beyanı geçerlilik taşımayacağı ve davayı sona erdirmeyeceği kabul edilmektedir (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, C. IV, İstanbul 2001, s. 3675; Süha Tanrıver, "Mahkeme Huzurunda Yapılan Kabuller", AÜHFD, 1995/I, s. 221-232, 223; İlhan, E. Postacıoğlu, Medeni Usul Hukuku, İstanbul 1975, s. 480; Güray Erdönmez, Nur Bolayır, Pekcanıtez Usul-Medeni Usul Hukuku, 16. Baskı, C.II, , s.1218 vd.; Hukuk Genel Kurulunun 22.02.2012 tarihli, 2011/2-733 Esas, 2012/87 Karar sayılı kararı).
11. Tüm bu açıklamalara bakıldığında tasarruf ilkesinin davacı yönünden dava açma, davayı geri alma, davadan feragat etme şeklindeki görünümleri yanında karşı taraf yani davalı yönünden de davayı kabul etme iradesi şeklinde tezahür edebilecek yetkileri bünyesinde barındırdığı gibi, davanın her iki tarafı için de söz konusu olabilecek sulh olma, kanun yoluna başvurma veya bu başvurudan feragat hâllerinin de dayanağını teşkil ettiği açıktır. Nitekim Özel Daire ve Bölge Adliye Mahkemesi arasındaki direnmeye konu somut uyuşmazlık da yargılamanın kanun yoluna başvurma aşamasına ilişkindir.
12. Doktrin ve uygulamada kabul edildiği üzere kanun yoluna başvuru, aslında yargılama makamlarının kararlarındaki hukuka aykırılığın giderilmesi için açılan bir dava hükmündedir. Bu durum Hukuk Genel Kurulunun 19.02.2014 tarihli, 2014/11-252 Esas, 2014/129 Karar sayılı kararında "temyiz davası" olarak ifade edilmiştir. Aynı kabul ceza yargılaması bakımından da geçerlidir ve "yasayolu davası" şeklinde isimlendirildiği görülmektedir (Nurullah Kunter, Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 15. Bası, İstanbul 2006, s.1252).
13. Kanun yoluna başvuru, anayasal güvence altına alınan, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biri niteliği taşıyan hak arama özgürlüğünün bir parçasıdır.
14. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin (AYM) bir kararında da belirttiği üzere "dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak da mümkün olmayacaktır" (Mohammed Aynosah Başvurusu, B. No: 2013/8896, 23.02.2016, § 33).
15. Bu sebepledir ki hukuk yargılamasında kişi, tıpkı dava açmakta olduğu gibi tarafı olduğu davada verilen hükmü kanun yoluna taşıyıp taşımamakta tümüyle serbesttir. Bu, tasarruf ilkesinin gereğidir.
16. Nitekim somut uyuşmazlıkta davalı borçlu, mahkemenin aleyhine tesis ettiği kısmen kabul kararına karşı herhangi bir itirazda bulunmamış, davacı tarafın itirazı üzerine dosyayı inceleyen istinaf mahkemesince kamu düzenine ilişkin maddi hukuktaki emredici bir hüküm gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmesi Özel Dairece aleyhe hüküm verme yasağı kuralına aykırılık olarak değerlendirilmiştir.
17. Hâl böyle olunca gelinen aşamada istinaf incelemesinin kapsamına kısaca değinilmesi, sonrasında kamu düzeni kavramı ve aleyhe hüküm verme yasağı kuralının mahiyetiyle bu hukuki kurumların somut olaya ne şekilde etki edeceğinin ortaya konulması gerekir.
18. İlk derece mahkemelerince verilen hangi kararlara karşı istinafa başvurulabileceği hususu HMK'nın 341. maddesinde düzenlenmiş olup bu başvuruya ilişkin dilekçesinde taraf, başvuru sebepleri ve gerekçesini bildirmek zorundadır (HMK m.342/2-e). Başvuru üzerine bölge adliye mahkemesinde yapılacak inceleme kural olarak istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Ancak, bölge adliye mahkemesi kamu düzenine aykırılık gördüğü takdirde bunu resen gözetir (HMK m.355).
19. Kanun koyucu 355. maddede bölge adliye mahkemelerinin kendiliğinden gözetebileceği "kamu düzenine aykırılık" hâlleriyle ilgili sınırlayıcı herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Zaten kamu düzeni kavramı, hukuk literatüründe kesin bir tanıma sahip olmayan, kapsamı duruma ve bağlama göre değişebilen dinamik bir kavramdır.
20. Türk Hukuk Lûgatında kamu düzeni, toplumun temel yapısını ve bireylerin güvenlik, huzur ve sağlık içinde yaşamaları için kamusal yararları koruyan, devlerin güvenliğini, düzenini ve bireyler arasındaki ilişkilerde hukuku sağlamaya yarayan kurallar bütününün oluşturduğu hukuk düzeni olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C.1, s. 636). En basit ifade ile kamu düzeni, toplumsal düzenin temelini oluşturan, toplumun ahlaki değerlerini, ekonomik yapısını, temel hak ve özgürlüklerini ve devletin anayasal ilkelerini koruyan normlar bütününü ifade eder ve bu yönüyle yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyal, siyasal ve kültürel boyutları olan çok katmanlı bir yapıdır.
21. Dolayısıyla kamu düzeni, kanun hükümlerinde somutlaşmaya çalışılsa da keskin hatlarla sınırları çizilecek şekilde tarif edilemeyen, temel nitelikleri nazara alınarak hâkimin somut olaydaki değerlendirmesine bağlı şekilde tezahür eden, sahip olduğu bu belirsizlik hâli içtihatlarla kabul edilen ilkeler çerçevesinde giderilmeye gayret edilen bir kavramdır.
22. Bu bağlamda yargısal kararlara bakıldığında; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 10.02.2012 tarihli, 2010/1 Esas ve 2012/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında konu "Kamu düzeni kavramının müdahale alanı son derece geniş ve yoruma müsaittir. Türk kamu düzeninin ihlalini gerektirecek hâller çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlali hâlinde düşünülecektir. Fakat her emredici hükmün ihlali hâlinde veya her emredici hükmü ihlâl eden bir yabancı kararın Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. İç hukuktaki kamu düzeninin çerçevesi, Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı genel siyasete, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensip ve özel hukuka ait iyi niyet prensibine dayanan kurallara, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, siyasi ve ekonomik rejimine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık şeklinde çizilebilir." şeklinde açıklanmıştır.
23. Anayasa Mahkemesinin de 1964 yılında vermiş olduğu bir kararında kamu düzeni için “Toplumun huzur ve sükûnunun sağlanmasını, Devleti ve Devlet teşkilâtının muhafazasını hedef tutan her şeyi ifade ettiği, başka bir deyimle cemiyetin her sahadaki düzeninin temelini teşkil eden kuralları kapsadığı sonucuna varılmaktadır.” ifadesini kullanmak suretiyle kavram için genel bir çerçeve çizdiği görülmektedir (AYM, 28.01.1964 tarihli 1963/128 Esas, 1964/8 Karar sayılı kararı).
24. Direnmeye konu uyuşmazlıkta istinaf mahkemesinin kamu düzeninden kaynaklanan emredici bir hüküm niteliği taşımakla borçlu tarafından karara karşı kanun yoluna başvurulup başvurulmadığının önemi olmaksızın, resen uygulanması gerektiği kabul edilen hüküm İİK'nın 45/1. maddesi olup gelinen aşamada bu maddede öngörülen kurala kısaca değinilmesinde fayda vardır.
25. İcra ve İflas Kanunu'nun 45/1. maddesi "Rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yoliyle takip yapabilir. Ancak rehinin tutarı borcu ödemeğe yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yoliyle takip edebilir." şeklindedir ve "önce rehne müracaat zorunluluğu” olarak ifade edilir.
26. Söz konusu hükmün emredici nitelikte olduğu konusunda tereddüt olmamalıdır. Kamu düzenine ilişkin olup olmadığı ve bu bağlamda taraflarca ileri sürülmese bile mahkemece kendiliğinden gözetilip gözetilemeyeceği hususu ise daha çok icra memurunun işleminin yasaya veya olaya uygun bulunmaması nedeniyle kaldırılması için icra mahkemesine başvurulması şeklindeki şikâyet yolu (İİK m.16) bağlamında tartışılmıştır.
27. Bu tartışmada; önce rehne müracaat zorunluluğunun iki amaca hizmet ettiği, söz konusu kuralın alacaklının rehne konu mal dışında borçlunun diğer malvarlığı unsurlarını haczetmesinin önüne geçerek borçlunun mal varlığının gereksiz yere azaltmasını engellemek suretiyle bir yandan borçluyu korurken diğer taraftan rehin alacaklısının hem rehne hem de borçlunun diğer malvarlığı unsurlarına müracaat etmesinin diğer alacaklıların aleyhine yaratacağı hâli bertaraf ederek bu kişileri de koruduğu ve bu sebeple kamu düzeniyle ilgili olduğu kabul edilmiş ve bu kurala aykırı şekilde yapılmış bir takibin varlığı hâlinde "süresiz şikâyet yoluna başvurularak" takibin iptalinin istenebileceği sonucuna varılmıştır (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 20.01.2023 tarihli, 2021/2 Esas, 2023/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı (gerekçesi); Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013, s.985; Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Meral Sungurtekin Özkan, Muhammet Özekes, İcra ve İflas Hukuku, Ankara, 2011, s.424; Adnan Deynekli, İcra ve İflas Hukukunda İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla Takip, Ankara, 2013, s.68)
28. Nitekim somut olayda söz konusu hükmün emredici nitelikte ve kamu düzeninden olduğu konusunda Bölge Adliye Mahkemesi ve Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır; Özel Daire, Kanun'un bu hükmünün aleyhe hüküm verme yasağına aykırılık teşkil edecek şekilde uygulanamayacağını kabul etmekteyken, Bölge Adliye Mahkemesi aksi görüştedir.
29. Bu görüşün yerinde olup olmadığının belirlenebilmesi için aleyhe değiştirme/hüküm verme/bozma yasağı kavramları ortaya konulmalıdır.
30. Aleyhe bozma yasağı kavramı, henüz istinaf sistemi kabul edilmeden önceki aşamada "bir hükmün davanın taraflarından yalnızca biri tarafından temyiz edilmemesi hâlinde Yargıtayın temyiz edilen bu hükmü temyiz eden aleyhine bozamaması" şeklinde tanımlanmıştır (Hukuk Genel Kurulunun 07.03.2012 tarihli, 2011/19-799 Esas, 2012/128 Karar sayılı kararı; Baki Kuru, "Hukuk Usulünde Aleyhe Bozma Yasağı", AÜHF Dergisi 1973, Sayı 1, s. 135-144, 135, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/631780, erişim tarihi 24.09.2025; Baki Kuru, Nizasız Kaza, Ankara 1961, s. 215 vd).
31. Yürürlükteki kanun yolu sistemi nazara alındığında bu kavram; kanun yolu incelemesini yapan mahkemenin başvuruya konu kararı kanun yoluna başvuran tarafın daha aleyhine bozmaması, kaldıramaması veya değiştirememesi şeklinde daha geniş ifade edilebilir.
32. Bu kabul, hukuk yargılamasında taraflardan birinin ilk derece mahkemesinin tesis ettiği karara karşı kanun yoluna başvurusu neticesinde yeniden tesis edilen kararın, başvurucu için tesis edilen ilk karardan daha ağır olmasını engelleyen, yargılamanın temel ilkelerinden olan "aleyhe değiştirme yasağı" (reformatio in peius) kuralından kaynaklanır.
33. Aleyhe değiştirme yasağı temyiz aşamasında aleyhe bozma yasağı olarak tezahür etmekteyse de, bölge adliye mahkemelerince verilen kararların bozma kararı niteliğinde olmaması nedeniyle bu kavramın istinaf aşamasında aleyhe hüküm kurma yasağı olarak adlandırılması gerektiği açıktır. Bu sebeple yeri gelmişken somut olayda Özel Daire kararında aleyhe bozma yasağı ifadesinin kullanılmış olmasının esasa etkisi olmayan bir maddi hata teşkil ettiği belirtilmedir.
34. Kanun yoluna başvuru yönünden bu yasak, aleyhine çıkan kararı bir üst mahkemeye taşıyan kişinin, bu başvuruyla hukuki konumunu ilk karardan daha lehe olacak hâle getirmek yönündeki meşru çabasını ve karşı tarafın kanun yoluna başvurmaması durumunda salt kendi başvurusu ile durumunun ağırlaştırılmayacağı yönünde oluşan haklı beklentisini sağlama/koruma amacına hizmet eder. Bu, hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirliğin temel unsurlarındandır. Dolayısıyla aleyhe değiştirme yasağı kuralı adil yargılanma, demokratik devlet ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
35. Aleyhe bozma yasağının kabul edilmesinde etkili olan hususlardan bir diğeri usuli kazanılmış hakların hukuk düzenince korunmasıdır.
36. Usuli kazanılmış hak; kanunlarda düzenlenmemekle birlikte davaların uzamasını ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak amacıyla Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelen, anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade eden bir kavramdır. Nitekim Türk Hukuk Lûgatında da “kazanılmış hak” daha önce yürürlükte olan hükümlere göre bir kişi yararına kazanılmış olan hak şeklinde ifade edilmiştir (age, s. 676).
37. Bu kavramın hukuki niteliğine ilişkin olarak 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında açıklamalarda bulunulmuş ve kavram, bozma kararına uyulmakla ortaya çıkan hukuki sonuç kapsamında tartışılmıştır. Söz konusu kararda temyiz sonucu verilecek bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan amacı ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar amacıyla kabul edilmiş bulunması bakımından usuli kazanılmış hak kurumunun usul hukukunun dayandığı ana esaslardan biri ve daha da önemlisi kamu düzeniyle ilgili olduğu kabul edilmiştir.
38. Diğer taraftan; aleyhe değiştirme/hüküm kurma yasağı ve usuli kazanılmış hakkın ihlâl edilmemesi asıl ise de kamu düzenine ilişkin hususlar hakkında bu yasağın uygulanması kural olarak mümkün değildir. Zira kamu düzenine ilişkin hususlar taraflarca ileri sürülmese bile resen gözetilir. Ancak pek çok içtihatta kabul edilen bu durum, bilhassa kamu düzeni kavramıyla sağlanmak istenen korumanın mahiyet ve kapsamı ile somut olayda olduğu gibi kamu düzeninden sayılan birden fazla hususun bir arada olması durumunda, ezbere bir yaklaşım yerine, titizlikle değerlendirilmesi gereken bir özellik arz edebilecektir.
39. Konuyla ilgili hüküm ve kavramlara ilişkin bu açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için somut olayda tezahür eden yargısal süreç ortaya konulmalıdır.
40. Somut olayda davacı banka, davalı hakkında 767.938,94 TL alacağın tahsili yönünde başlattığı genel haciz yoluyla takibe vaki itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiş, davalı borçlu gerek ödeme emrine itiraz gerekse davaya cevabında takip konusu alacağın aynı zamanda ipotekle de teminat altına alındığını, bu sebeple alacaklının genel haciz yoluyla takip başlatmakta hukuki yararının olmadığını savunmuş, İlk Derece Mahkemesi takip konusu alacağın davalının kefalet sözleşmesi borcundan kaynaklandığını ve İİK'nın 45/1. maddesinin kefiller hakkında uygulanamayacağını, dolayısıyla davalı borçlu hakkında genel haciz yoluyla takip yapılmasında hukuka aykırılık olmadığını kabul etmiş ve davacının talep edebileceği alacağın 755.856,11 TL olduğunu tespit ederek bu miktar üzerinden davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.
41. Bu karara karşı taraflardan yalnızca davacı tarafça istinaf yoluna başvurulmuş ve reddedilen kısım yönünden de kabul kararı verilmesi talep edilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince önce rehne başvuru zorunluluğunun emredici nitelik taşıdığı ve resen gözetilmesi gerektiği gerekçesiyle kısmen kabul kararı kaldırılarak bu kez davanın reddi yönünde hüküm tesis edilmiş, Özel Dairece bu normun davalı tarafça istinaf yoluna başvurulmuş olsaydı açıkça dile getirilmese bile resen gözetilebileceği ancak borçlunun istinafı olmayan durumlarda aleyhe hüküm kurma yasağına aykırı şekilde uygulanmasının mümkün olmadığı kabul edilmiş, bozmaya karşı direnme kararında kamu düzenine ilişkin hususlarda bozma kararında belirtilenin aksine resen ve kanun yoluna başvuran aleyhine olacak şekilde karar verilmesinin mümkün olduğu gerekçesine dayanılmıştır.
42. Somut olayda gerçekleşen yargısal süreç yukarıda uyuşmazlık konusuyla ilgili yapılan tüm açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; direnmeye konu anlaşmazlıkta istinaf mahkemesinin İİK'nın 45/1. maddesiyle sağlanmak istenen kamu düzenini esas alıp usuli kazanılmış hakkın doğmayacağını kabul ederken temyiz mahkemesinin aleyhe değiştirme yasağıyla korunan usuli kazanılmış hakka ilişkin kamu düzeni amacını üstün tuttuğu anlaşılmaktadır. Maddi hukuka ilişkin bir emredici hüküm olan önce rehne başvuru zorunluluğu, alacaklı-borçlu ilişkisinde salt borçlunun menfaatini değil bundan öte, borçlunun diğer alacaklılarının da muhtemel menfaatlerini koruma amacını taşıması nedeniyle kamu düzeninden kabul edilmektedir. Ancak yargı organları eliyle bu korumanın sağlanabilmesi için öncelikle medeni usul hukukuna temel olan tasarruf ilkesi gereği ilgilisinin korunma talebi bulunmalıdır. Tarafların söz konusu emredici kuralın aksi yönde bir anlaşma yapmaları mümkün olmamakla hükümsüzdür. Şayet borçlu şikâyet yoluna başvurursa hükmün korumak istediği kamu düzeni gereği şikâyet süreye tâbi olmayacak, ödeme emrine itiraz eder ve duran takibin devamı için konu itirazın iptali davasıyla mahkeme önüne taşınırsa hâkim borçlu tarafından ileri sürülmemiş bile olsa kendiliğinden bu yasağı dikkate alabilecekse de borçlu, önce rehne başvuru zorunluluğuna aykırı şekilde başlatılmış takibe itiraz etmez yahut şikâyet yoluna başvurmazsa bu normun korumasından istifade edemeyecektir.
43. Tıpkı takibe itiraz edip etmeme konusunda borçlunun sahip olduğu serbesti gibi, anlaşmazlık vuku bulduğunda konunun mahkeme önüne taşınıp taşınmayacağı, yargılamaya devam edilip edilmeyeceği, kanun yollarına başvurulup vurulmayacağı konusunda taraflar tümüyle serbesttir. Dolayısıyla önce rehne başvuru zorunluluğu kuralının hem tarafları hem de mahkemeyi bağlayıcı niteliğine rağmen borçlu davayı kabul edebilir, alacaklı davasından feragat edebilir, taraflar sulh olabilir yahut verilen karara itiraz etmeyebilirler.
44. Bir davada aleyhine verilen kararı kanun yoluna taşımamayı tercih eden taraf yönünden bu durum, verilen hükümden memnuniyetini ifade ettiğinden, kanun yoluna başvuran taraf için daha azına karar verilemeyecek; diğer bir anlatımla, aleyhe değiştirme yasağı nedeniyle kendi başvurusu neticesinde tarafın hukuki durumu ağırlaştırılamayacaktır. Kamu düzeninden sayılan usul hukukuna ilişkin bu kural, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak hukukun uygulanmasındaki belirsizlik veya ani değişim riskini ortadan kaldırmaya yönelik bir hukuki garanti, korumadır.
45. Elbette sağlanmak istenen hukuki korumanın kapsam ve amacına göre kamu düzenine ilişkin gerekçelerle aleyhe hüküm verme yasağı bertaraf edilebilecektir. Ne var ki medeni yargılama hukukunda devletin hukuki koruma sağlama yükümlülüğü çerçevesinde yargı organlarının sorumluluk taşıması için subjektif menfaatinin korunması yönünde bir taraf talebi/iradesinin varlığı asıldır. Bu yüzden karşı tarafın kanun yoluna başvurmadığı bir mahkeme kararıyla elde edilen hukuki konumun hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkesi gereği aleyhe hüküm verme yasağı kapsamında korunmasıyla sağlanmak istenen kamu düzeni, maddi hukuka ilişkin bir emredici norm olan önce rehne başvuru zorunluluğu kuralıyla sağlanmak istenen ve borçlu yanında muhtemel diğer alacaklıları da gözeten kamu düzeni amacından üstündür.
46. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
47. Bu nedenle direnme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373. maddesi uyarınca direnme kararını veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
24.09.2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.
İÇTİHAT YORUMU : Yukarıda da, görüleceği üzere, direnme kararına konu Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 07.09.2023, 2022/1370 E. - 2023/4751 K. sayılı Kararı'na ilişkin yapmış olduğumuz İÇTİHAT YORUMU aynen şu şekildeydi:
"Hukuk yargılaması açısından Bölge Adliye Mahkemesi istinaf incelemesi neticesinde ilk derece mahkemesi hükmünü gerekirse kaldırabilir. Başka bir ifadeyle, istinaf incelemesi neticesinde temyiz incelemesinde olduğu gibi bozma tesis edilemez. Bu yüzden içtihatın son cümlesindeki “Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, aleyhe bozma yasağına aykırılık teşkil eder şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” şeklindeki ifadeye katılmak mümkün değildir. Söz konusu ifadenin “aleyhe hüküm verme yasağı” şeklinde okunması daha yerinde olacaktır."
Nitekim, belirttiğimiz hususlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 24 Eylül 2025 tarihli kararında da belirtilmiştir.

