KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları ve Türk Patent Enstitüsü kapsamında koruma altındadır. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın kullanımından doğabilecek zararlar için KARAMERCAN HUKUK Bürosu hiçbir sorumluluk kabul etmez. www.karamercanhukuk.com/yargitay-kararlari/ internet adresinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın link verilmeden bir başka anlatımla www.karamercanhukuk.com internet adresinden alındığı belirtilmeksizin kopyalanması, paylaşılması ve kullanılması YASAKTIR. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesini ziyaret etmekle, yukarıda belirtilen kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız.
Yazdır

DAVA KONUSU TAŞINMAZ HİSSESİNİN SATIŞI, ŞİRKETİN VARLIĞINI SONA ERDİREREK ŞİRKETİ TASFİYE SÜRECİNE SOKACAK NİTELİĞİ HAİZ ÖNEMLİ MİKTARDA BİR MAL VARLIĞI DEVRİ OLARAK NİTELENDİRİLEMEZ.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas No        : 2024/11-252
Karar No       : 2025/645

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                :
 İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi
TARİHİ                          : 18.10.2023
SAYISI                          : 2023/1724 E., 2023/1692 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23.02.2023 tarihli ve 2022/4855 Esas,
                                        2023/1071 Karar sayılı BOZMA kararı

Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.

Kararın davacılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece, davacılar vekillerinin tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun bulunan İlk Derece Mahkemesi kararının onanmasına karar verilmiştir.

Özel Dairenin onama kararına karşı davacı Kamil D. vekilince yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine yine Özel Dairece, karar düzeltme isteminin oy çokluğuyla reddine karar verilmiş ve ilk Derece Mahkemesi kararı kesinleşmiştir.

Kesinleşen İlk Derece Mahkemesi kararıyla ilgili olarak davacılar tarafından Anayasa Mahkemesi nezdinde, adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlâl edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunulması üzerine Anayasa Mahkemesince, davacıların başvurularının kabul edilebilir olduğunda, T.C. Anayasasının (Anayasa) 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine, kararın bir örneğinin ihlâlin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin bahse konu kararı sonrasında yeniden yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararın davacı Kamil D. vekili, davacı şirket kayyımı, davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Danışmanlık Hizm. Ltd. Şti. (D. Ltd. Şti.) vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili, dahili davalılar Nurettin Ö., Recep Y., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Zakir K., Ahmet A., Semra S. vekili ve fer'î müdahil vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, davacı tarafın istinaf başvurularının esastan reddine, dahili davalı D. Ltd. Şti. dışındaki dahili davalılar vekillerinin ve davalı Ekrem S. vekili ile anılan davalı yanında fer'î müdahilin istinaf başvurularının sadece muvazaaya dair gerekçe yönünden kabulü ile kararın gerekçesinin düzeltilmesine, dahili davalı D. Ltd. Şti. vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesinin 04.09.2012 tarihli ve 2009/276 Esas, 2012/345 Karar sayılı kararının Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararı kapsamında kaldırılmasına, yeninden hüküm kurularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı Ekrem S., dahili davalı D. Ltd. Şti. vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili, dahili davalılar Nurettin Ö., Recep Y., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Zakir K., Ahmet A. vekili, dahili davalı Semra S. vekili ile fer'i müdahil vekilince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Ltd. Şti. vekili, dahili davalı Semra S. vekili, dahili davalılar Ahmet A., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Nurettin Ö., Recep Y., Zakir K. vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili ve fer'î müdahil vekili tarafından temyiz edilmekle; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 373/5. maddesi gereğince yapılan inceleme neticesinde Özel Dairece verilen gönderme kararı sonrasında kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA

Davacılar vekili; davacılardan Kamil D.'ın diğer davacı şirketin %50 pay sahibi ortağı ve münferiden temsil yetkisine sahip müdürü olduğunu, fer'î müdahil Özcan Ş.'in de yine davacı şirketin diğer %50 pay sahibi ortağı ve münferiden temsil yetkisine sahip diğer yetkili müdürü olduğunu, fer'î müdahilin davacı şirket adına kayıtlı ve şirket merkezi olarak kullanılan İstanbul, Kadıköy, S. Mahallesi, Mümindere Mevkii 174 Pafta, 8.8 Ada ve 21 Parsel sayılı arsa vasfındaki taşınmazda davacı şirkete ait hisseyi değerinin çok altında bir bedelle şahsen yakın ilişki içinde olduğu komşusu davalı Ekrem S.'a devrettiğini, fer'î müdahil müdürün bu konuda yetkili olmadığını, bu devrin yapılması konusunda ortaklar kurulunca alınmış bir karar bulunmadığını, dava konusu taşınmaz hissesinin davacı ortağın rızası olmaksızın üçüncü bir kişiye satış yapılmış gibi gösterilerek muvazaalı olarak davalıya devredildiğini, devredilen hisse değerinin en az 5.182.612 USD olduğunu, bu taşınmazda inşaat yapılmasından sonra davacı şirket hissesine düşecek miktarın değerinin 12.000.000 USD'nin üzerinde olacağını, öte yandan taşınmazdaki hissenin 820.000,00 TL bedelle davalıya satıldığını ve bu paranın şirket kayıtlarına girdiğine ilişkin her hangi bir bilginin bulunmadığını, anılan taşınmazla ilgili yapılmış kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin bir kısmının üçüncü kişilere devredildiğini, bir kısmının muvazaalı olarak feshedildiğini, fer'î müdahil müdür aleyhine Kadıköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/776 Esas sayılı dosyası kapsamında müdürlükten azil ile şirketi temsil ve ilzamının engellenmesi amacıyla dava açıldığını, şirketin içinin boşaltılmaya çalışıldığını ileri sürerek davacı şirketin sahip olduğu tek taşınmaz hissesinin 06.07.2009 tarihli satış işleminin iptali ile anılan taşınmazdaki payın davacı şirket adına tesciline karar verilmesini talep etmiş, Anayasa Mahkemesi kararından sonra ise HMK'nın 125. maddesi kapsamında sunulan dahili dava dilekçesi ile dava konusu taşınmaz üzerinde inşa edilen bağımsız bölümleri davalı Ekrem S.'dan devralan dahili davalılara husumet yöneltilerek bu kişilerin taşınmazda yer alan 09.01.2017 tarihli "davalıdır" şerhine rağmen bağımsız bölümleri devralmaları, devirlerin toplu olarak vekil aracılığıyla yapmaları, devralan dahili davalıların davalı Ekrem S. ile yakın ilişki içerisinde olmaları, anılan devirlerin mal kaçırma ve bu suretle eldeki davanın etkisiz kılınması amacıyla yapılmış olmaları sebebiyle kötüniyetli olduklarını ileri sürerek dahili davalıların HMK'nın 125. maddesi kapsamında davaya dahil edilmelerine, dava dilekçesindeki taleplerle taşınmaz/bağımsız bölüm tapularının iptali ile davacı şirket adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP

1. Davalı Ekrem S. vekili; davacı ortak Kamil D.’ın aktif husumet ehliyetinin bulunmadığını, davacı şirkete kayyım atandığından şirket adına işlemlerin kayyım aracılığıyla takip edilmesi gerektiğini, satışın şirketin yetkili müdürü tarafından temsil yetkisi kapsamında yapıldığını, satış işleminin tarafı olan davacı şirketin iddiasını yazılı delillerle ispatlaması gerektiğini, müvekkilinin iyi niyetli üçüncü kişi olduğunu, tapu kayıtlarına güvenerek taşınmaz hissesini davacı şirket yetkilisinden devraldığını, müvekkilinden herhangi bir ortaklar kurulu kararını bilmesinin beklenemeyeceğini, satış bedelinin ödendiğini, ödenen bedelin hisse rayiç değerinin üzerinde olduğunu, ayrıca arsanın hisseli olduğu gibi üzerinde birçok haczin bulunduğunu ve payın bu yüklerle satın alındığını, şirket içi sorunların müvekkiline yansıtılamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur.

2. Dahili davalı D. Ltd. Şti. vekili; müvekkili şirketin davaya konu bağımsız bölümlerin bulunduğu parselde inşaat yapmak üzere kurulmuş olan D.-F.-T. adi ortaklığının en büyük hissedarı olduğunu, davalı Ekrem S.'ın ise bu adi ortaklıkla kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalamış olan yüze yakın arsa sahibinden sadece biri olduğunu, davaya konu bağımsız bölümlerin kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince tapuda müvekkili şirket adına tescil edildiğini, müvekkilinin taşınmazla alakalı davaların kesinleşmesinden sonra yargı kararlarına ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 1023. maddesine güvenerek kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereği tapuda tescil işlemlerini gerçekleştirdiğini, basiretli bir tacir gibi davranıldığını, müvekkilinin iyiniyetinin korunması gerektiğini, inşaat ruhsat tarihinin 05.10.2016 olduğunu, eldeki davada yeniden yapılacak yargılamanın usul ve esaslarının Anayasa Mahkemesi kararıyla açık şekilde belirlendiğini, buna göre Anayasa Mahkemesi kararının taraflar yararına ya da aleyhine herhangi bir usuli sonuç doğurmayacağının ve yeniden yapılacak yargılamada mülkiyet hakkının usul yönünden yeniden incelenerek makul gerekçe ile karşılanması gerektiğinin belirtildiğini, kararda tarafların durumunu değiştirmeden sadece davanın reddi gerekçesinin açıklamasının istenildiğini, HMK’nın 125. madde koşullarının oluşmadığından müvekkilinin davaya dahil edilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

3. Dahili davalı gerçek kişi vekilleri; HMK’nın 125. maddesinin uygulanamayacağını, müvekkillerinin iyiniyetli üçüncü kişi olduklarını, tapuya güvenerek ve bedelini ödeyerek taşınmazları satın aldıklarını, Anayasa Mahkemesince kararın gerekçe yönünden bozulmuş olması nedeniyle yeniden inceleme yapılamayacağını, muvazaa iddiasının incelenemeyeceğini belirterek ayrı ayrı davanın reddini savunmuşlardır.

4. Dahili davalı Nurdan D. 25.09.2019 tarihli dilekçesinde; davaya konu 195 numaralı bağımsız bölümü 06.03.2018 tarihinde diğer dahili davalı olan Osman T.'na sattığını, bu nedenle taşınmazla ilgisinin kalmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

5. Fer'î müdahil vekili; Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen eksik hususlara ilişkin yeniden gerekçe oluşturularak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

Kadıköy(Kapatılan) 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.09.2012 tarihli ve 2009/276 Esas, 2012/345 Karar sayılı kararı ile; husumet itirazlarının reddiyle davalı Ekrem S.'ın üçüncü kişi olduğu, dosyaya sunulan deliller ve dinlenen tanık beyanlarına göre davalıyla şirket ortağı fer'î müdahil arasında yakın akrabalık ya da yakın arkadaşlık ilişkisi ve buna bağlı olarak satışın muvazaalı olduğu hususlarının ispat edilemediği, dava konusu taşınmazın şirketin yetkili ortağı tarafından satıldığı, davalı Ekrem S.'ın ödediği bedel karşılığında kendisine dosyada birer örnekleri bulunan makbuzların verildiği, alınan paranın şirket kasasına girip girmediği hususunun şirket ile satışı yapan ortak arasındaki hukuki ihtilaf olduğu, davalı Ekrem S. ile doğrudan bağlantılı olmadığından muvazaa olarak kabul edilemeyeceği, satışa konu hissenin keşifte belirlenen değeri ile satış bedeli arasında fark olsa da taşınmaz hissesi üzerinde çok sayıda haciz olması ve toplam borç tutarının 645.425,42 TL olduğu dikkate alındığında hissenin alımının riskli bir yatırım olduğu, bu nedenle bedelin düşük olmasının makul kabul edilebileceği, davalının taşınmaz üzerindeki hacizlere dayanak borçları da ödediği şirkete bedele ilaveten temlik alan sıfatıyla üstlendiği, ikinci bilirkişi incelemesine göre davalıya satılıp devredilen 14091152/65856000 taşınmaz payının arsa sahiplerinin üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi şerhi bulunmaksızın bedeli karşılığında pay satışı olarak şirkete devredildiği, 3841350/65856000 payın ise arsa sahiplerinin kat karşılığı olarak devrettikleri hisseler olduğu, hisselerini kat karşılığı olarak devreden maliklerin davacı şirket ile yaptıkları kat karşılığı inşaat sözleşmesini feshettikleri, fesih protokolünde bu sözleşmeden dolayı hiç bir hak alacak talep etmedikleri ve şirketi gayri kabili rücu ibra ettikleri, davalı Ekrem S.'ın toplanan tüm delilere göre tapu kaydına güvenerek davacı şirketin yetkili temsilcisinin yaptığı satış ile dava konusu payların alımında iyiniyetli olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

IV. ONAMA KARARI VE SONRASI

1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur.

2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 03.06.2014 tarihli ve 2014/8787 Esas, 2014/10413 Karar sayılı kararı ile; "... Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacılar vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir..." şeklindeki gerekçeyle davacılar vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün onanmasına oy birliğiyle karar verilmiştir.

3. Onama kararına karşı davacı Kamil D. vekilince karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.

4. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 19.03.2015 tarihli ve 2014/14942 Esas, 2015/3851 Karar sayılı kararı ile; "... Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere, davacıların muvazaanın varlığını ispatlayamamalarına, satılan taşınmaz üzerinde 645.425 TL tutarında haciz bulunmasına ve davalının icra dosyasındaki borçları üstlenmiş olmasına, nakten tahsil edilen bedelin şirket kasasına intikal ettirilmemesinin müdürün sorumluluğunu gerektirmesine ve 6762 sayılı Kanun'un 443/2. maddesinin davacının iştigal konusu gözetildiğinde uygulanamayacak olmasına göre, davacı vekilinin HUMK’nın 440. maddesinde sayılan hallerden hiçbirisini ihtiva etmeyen karar düzeltme isteğinin reddi gerekir..." şeklindeki gerekçeyle davacı Kamil D. vekilinin karar düzeltme istemi oy çokluğuyla reddedilmiştir.

5. İlk Derece Mahkemesi kararı, 19.03.2015 tarihinde kesinleşmiştir.

V. ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

1. Davacılar vekili, kesinleşen İlk Derece Mahkemesi kararı ile ilgili olarak 21.07.2015 tarihli dilekçesiyle; dava konusu satışın muvazaalı olduğunu, davacı şirketin yegâne mülkü olan taşınmaz hissesinin satışının ortaklar kurulu kararı alınmaksızın yapılmış olması sebebiyle geçerli olup olmadığı yönünde derece mahkemelerince yeterli bir gerekçe ortaya konulamadığını, yetkisiz satış sebebiyle müvekkillerinin mülklerini kaybettiklerini, bu sebeplerle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlâl edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

2. Anayasa Mahkemesinin 24.05.2018 tarihli ve 2015/12563 Başvuru numaralı kararı (Resmî Gazete 22.06.2018 tarih, 30456 sayı) ile;

"... I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, taşınmazın şirketin ortaklar kurulu kararı olmaksızın ve muvazaalı olarak satışı nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 21/7/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu Kamil D., diğer başvurucu G.O Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti.nin (Şirket) %50 payına sahiptir. Bu Şirketin diğer %50 payı ise Ö.Ş.ye aittir. Her iki ortak da Şirketi tek başına temsile yetkili kılınmıştır.

9. Başvurucu Şirket, İstanbul ili Kadıköy ilçesi S. Mahallesi'nde 8.8 ada 21 parsel sayılı arsa vasıflı bir taşınmaz üzerinde inşaat yapmak üzere -başvuru formu ve eklerinde belirtilmeyen bir tarihte- arsa sahipleriyle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yapmıştır. Söz konusu taşınmazın 14.091.152/65.856.000 payı arsa sahiplerince -üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi şerhi bulunmaksızın- bedeli karşılığında, 3.841.350/65.856.000 payı ise arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde tapuda başvurucu Şirkete devredilmiştir. Böylece taşınmazın toplamda 1.280.893/4.704.000 payı başvurucu Şirkete devredilmiştir. Başvurucu Şirket, bu taşınmaz ile ilgili olarak inşaat projesi hazırlamış ve proje üzerinden satış ve kira sözleşmeleri yapmıştır.

10. Proje devam ederken başvurucu Şirketin diğer ortağı Ö.Ş. ile başvurucu arasında uyuşmazlık çıkmıştır. Ö.Ş. 6/7/2009 tarihinde başvurucu Şirketi temsilen dava konusu taşınmazdaki Şirket payını Ortaklar Kurulu kararı olmaksızın 820.000 TL bedelle E.S.ye satmıştır.

11. Taşınmazın satışını öğrenen başvurucular Kadıköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesinden Ö.Ş.nin zarar verici eylemlerinden dolayı haklı sebebe dayalı olarak müdürlükten azlini talep etmişlerdir. Mahkeme, konu hakkında Bilirkişi Kurulundan rapor almıştır. Bilirkişi Kurulunun 16/5/2011 tarihli raporunda, Şirkete ait taşınmaz payının satışının yapıldığı tarih itibarıyla gerçek değerinin 2.377.347,21 TL olduğu belirtilmiştir. Mahkeme, bilirkişi raporunu hükme esas alarak ve satış değeri ile gerçek değer arasındaki fark nedeniyle davalının Şirket müdürlüğünden azli koşullarının gerçekleştiğini belirterek 13/9/2011 tarihinde Ö.Ş.nin idare müdürlüğü yetkisinin kaldırılmasına karar vermiştir.

12. Başvurucular 20/7/2009 tarihinde Kadıköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde (sonradan İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesi) Ö.Ş. ve E.S. aleyhine tapu iptali ve tescil davası açmışlardır. Dava dilekçesinde; ihtilaflı taşınmazın satışının Ortaklar Kurulu kararı alınmadan yapıldığı, davalıların iyi niyetli olmadıkları ve satışın muvazaalı olduğu iddia edilmiştir. Ö.Ş. dışındaki davalılar ise taşınmazın tapu kaydına konulan hacizler sebebiyle 674.800 TL daha ödediklerini, böylece taşınmaz için ödedikleri toplam tutarın 1.642.400 TL olduğunu savunmuşlardır.

13. Mahkemece inşaat ve hukuk alanında bilirkişilerden oluşturulan heyetten alınan 28/12/2010 tarihli raporda, ödendiği bildirilen satış bedeli ile tespit edilen taşınmaz değeri arasında aşırı fark bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca bilirkişi raporunda, söz konusu taşınmaz payının kat karşılığı devredilmiş olması ve Şirketin bu payı avans olarak aldığının biliniyor olması karşısında davalı tarafın iyi niyetli kabul edilmeyeceği ve Şirketin tek taşınmazının Ortaklar Kurulu kararı olmaksızın satışının kanun gereği mümkün olmadığı görüşüne yer verilmiştir.

14. Buna karşın 4/9/2012 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, davalı E.S.nin üçüncü kişi konumunda olduğu ve başvurucuların bu sebeple muvazaa iddialarını her türlü delille ispatlayabilecekleri belirtilmiştir. Ancak akrabalık veya yakın ilişkileri sebebiyle başvurucuların dinlenen tanıklarını hükme esas almayan Mahkeme, başvurucuların satış işleminin muvazaalı olduğunu ispatlayamadıkları sonucuna varmıştır. Bu kapsamda satış bedelinin Şirket kasasına girip girmediğinin üçüncü kişi davalıyı ilgilendirmediği tespitine yer verilmiştir. Mahkeme kararının diğer ilgili kısmı şöyledir:

"Satışa konu hissenin keşifte belirlenen değerinin satış bedeli ile kıyaslandığında arada fark olduğu görülmekte ise de taşınmaz üzerinde birden fazla sayıda haciz bulunması bunun toplam borç tutarının 645.425,42 TL olduğu dikkate alındığında hissenin alımının riskli bir yatırım olduğu bu nedenle de bedelinin düşük olması da makul olarak değerlendirilmiştir.

Davalının taşınmaz üzerindeki hacizlere ilişkin borçlarını temlik aldığı, dosyada bulunan belgelerden anlaşılmıştır. Davalının ödediği bedele ilaveten hazice konu icra dosyalarının da temlik alan sıfatıyla borçları üstlendiği görülmüştür.

28/12/2010 Tarihli bilirkişi raporuna göre davalının kat karşılığı olarak devredilmiş payı satın alması nedeni ile yapılan işlemin muvazaa olduğu kanaati bildirilmiş ise de Mahkememizce şirkete devir yapılan hisseler üzerinde ayrıntılı olarak inceleme yapılması için Kadastro Mühendisi H.Ş. bilirkişi seçilmiş ve düzenlemiş olduğu ve hükme esas alınan raporunda belirttiği gibi, davalıya satıp devredilen hissenin, 14091152/65856000 hissesinin arsa sahiplerinin üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi şerhi bulunmaksızın bedeli karşılığında pay satışı olarak şirkete sattıkları pay olduğu, 3841350/65856000 hissenin ise arsa sahiplerinin kat karşılığı olarak sattığı hisseler olduğu anlaşılmıştır. Hisselerini kat karşılığı olarak devreden maliklerin davacı şirket ile yaptıkları kat karşılığı inşaat sözleşmesini fesh ettikleri, fesih protokolünde bu sözleşmeden dolayı hiç bir hak alacak talep etmedikleri, şirketi gayri kabili rücu ibra ettiklerini anlaşılmıştır.

Davalının toplanan tüm delilerine göre tapu kaydına güvenerek davacı şirketin yetkili temsilcisinin yaptığı satış ile dava konusu hisselerin alımında iyiniyetli olduğu anlaşılmakla davalı adına kayıtlı hisselerin iptali talep edilemeyeceğinden davanın reddine dair karar vermek gerekmiştir."

15. Temyiz edilen karar, Yargıtay 11. Hukuk Dairesince 3/6/2014 tarihinde usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmadığı gerekçesiyle oybirliğiyle onanmıştır. Başvurucuların karar düzeltme talebi ise aynı Daire tarafından 19/3/2015 tarihinde oyçokluğuyla reddedilmiştir. Bu kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere, davacıların muvazaanın varlığını ispatlayamamalarına, satılan taşınmaz üzerinde 645.425 TL tutarında haciz bulunmasına ve davalının icra dosyasındaki borçları üstlenmiş olmasına, nakten tahsil edilen bedelin şirket kasasına intikal ettirilmemesinin müdürün sorumluluğunu gerektirmesine ve 6762 sayılı Kanun'un 443/2. maddesinin davacının iştigal konusu gözetildiğinde uygulanamayacak olmasına göre, davacı vekilinin HUMK’nın 440. maddesinde sayılan hallerden hiçbirisini ihtiva etmeyen karar düzeltme isteğinin reddi gerekir."

16. Nihai karar, başvurucular vekiline 22/6/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.

17. Başvurucu 21/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Mevzuat Hükümleri

18. Olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun "Muvazaa" kenar başlıklı 18. maddesi şöyledir:

“Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.

Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisabeden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.”

19. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "İyiniyet" kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir:

“Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır.

Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.”

20. Olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun "Anonim Şirket" başlıklı Dördüncü Fasıl'ın "İdare Meclisi" başlıklı İkinci Kısım'ının "Temsil Salahiyeti" başlığı altında "1. Vüsat ve şümulü" kenar başlıklı 321. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Temsile salahiyetli olanlar şirketin maksat ve mevzuuna dahil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haizdirler.

Temsil salahiyetinin tahdidi, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslara karşı hüküm ifade etmez. Ancak temsil salahiyetinin sadece merkezin veya bir şubenin işlerine hasrolunduğuna veya müştereken kullanılmasına dair tescil ve ilan edilen tahditler muteberdir.

...

Temsile salahiyetli olanlar tarafından yapılan muamelenin esas mukaveleye veya umumi heyet kararına aykırı olması, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahısların o muameleden dolayı şirkete müracatına mani olamaz.

..."

21. 6762 sayılı Kanun'un "Anonim Şirketlerin İnfisahı ve Tasfiyesi" başlıklı Yedinci Kısım'ının "Aktifleri satma salahiyeti" kenar başlıklı 443. maddesi şöyledir:

"Umumi heyet aksine karar vermiş olmadıkça tasfiye memurları şirketin aktiflerini pazarlık suretiyle de satabilirler.

(Değişik: 16/6/1989 - 3585/6 md.) Aktiflerin toptan satılabilmesi için umumi heyetin kararı gereklidir. Bu karar hakkında 388 inci maddenin üçüncü ve dördüncü fıkraları uygulanır."

22. 6762 sayılı Kanun'un "Limited Şirket" başlıklı Yedinci Fasıl'ının "Şirketin Teşkilatı" başlıklı Üçüncü Kısım'ının "Salahiyetler" kenar başlıklı 539. maddesi şöyledir:

"Umumi heyet aşağıdaki salahiyetleri haiz olup bunları başka bir organa devredemez:

1. Şirket mukavelesini değiştirmek;

2. Müdürleri tayin ve azletmek;

3. Müdür olmıyan ortaklara bahşedilen kontrol hakları mahfuz kalmak şartiyle murakıpları tayin ve azletmek;

4. Kar ve zarar hesabını ve bilançoyu tasdik ve safi karın kullanma şeklini tayin etmek;

5. Müdürleri ibra etmek;

6. Payların bölünmesi hakkında karar vermek;

7. Kuruluş veya idare işlerinden dolayı şirketin kendi organlarına veya münferit ortaklara karşı haiz olduğu tazminat taleplerini dermeyan etmek.

Şirket mukavelesinde aksine hüküm olmadıkça umumi heyet, ortakların koymayı taahhüt ettikleri sermayeye mahsuben ödiyecekleri paraların ödeme gününü tesbit ve ticari mümessillerle, bütün ticari işletmeyi idare hakkı verilen ticari vekilleri tayine salahiyetlidir."

23. 6762 sayılı Kanun'un "İdare ve Temsil" başlığı altında "Müdürler"e ilişkin "Ortak olanlar" kenar başlıklı 540. maddesi şöyledir:

"Aksi kararlaştırılmış olmadıkça, ortaklar hep birlikte müdür sıfatiyle şirket işlerini idareye ve şirketi temsile mezun ve mecburdurlar.

Şirket mukavelesi veya umumi heyet kararı ile şirketin idare ve temsili ortaklardan bir veya birkaçına bırakılabilir.

Kuruluştan sonra şirkete giren ortaklar, bu hususta umumi heyetin ayrı bir kararı olmadıkça, idare ve temsile mezun ve mecbur değildirler.

Limitet şirketin temsilcileri arasında bir hükmi şahıs bulunduğu takdirde, ancak o hükmi şahıs adına limitet şirketin temsil ve idaresini üzerine almış bulunan hakiki şahıs limitet şirketin temsilcisi olarak tescil ve ilan edilir."

24. 6762 sayılı Kanun'un "Temsil Salahiyeti" başlığı altında düzenlenen "Şümulu" kenar başlıklı 542. maddesi şöyledir:

"Müdürlerin haiz oldukları temsil salahiyetinin şümul ve tahdidi hakkında, anonim şirketin idare meclisine dair olan 321 inci madde hükmü tatbik olunur.

Vazifelerini ifa dolayısiyle müdürlerin işlemiş oldukları haksız fiillerden şirket mesul olur."

25. 6762 sayılı Kanun'un "Anonim şirket hükümlerine yapılan atıflar" kenar başlıklı 556. maddesi şöyledir:

"Şirketin kuruluşuna iştirak edenlerle şirketin idare veya murakabesine memur edilen kimselerin ve tasfiye memurlarının mesuliyeti, cezai mesuliyetler ve şirketin vekaletlerce murakabesi hakkında anonim şirketin bu hususlara mütaallik hükümleri tatbik olunur."

2. Yargıtay İçtihadı

26. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 17/1/2000 tarihli ve E.1998/8298, K.2000/19 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Dava, Limited Şti. müdürünün görev ve yetkisini aşarak şirketin üzerinde faaliyetini sürdürdüğü tek taşınmazının satışının iptali istemine ilişkindir.

Limited Şti.nin müdürlerinin yetkisi, TTK.nun 542. maddesi yollaması ile aynı Kanun`un 321. maddesi ile belirlenmiştir. Buna göre, "temsile selahiyetli olanlar şirketin maksat ve mevzuuna dahil her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket adını kullanmak hakkını haiz oldukları" öngörülmüştür.

Anılan kanun hükümleri uyarınca, şirket yönetim kurulu veya temsilcisi, ancak şirket maksat ve konusuna göre her nevi iş ve hukuki işlemleri şirket adına yapmaya yetkilidir. Şirket maksat ve konusu dışına çıkan bir işin veya hukuki işlemin yönetim kurulu veya temsilciler tarafından yapılabilmesi TTK.nun 443/2 maddesi uyarınca, ancak genel kurulun vereceği özel bir yetki ile olabilir. Ayrıca, genel kurulun şirketin tek taşınmazını satmaya yetki verebilmesi için anılan Kanun hükmü gereğince, aynı Kanun`un 388. maddesinin 3. ve 4. fıkralarındaki toplanma ve karar yeter sayısı olması da şarttır.

Dava konusu şirketin ana sözleşmesinin 'amaç ve konusu' başlığı altında taşınmaz alım-satımı da düzenlenmiş ise de, burada söz konusu edilen taşınmazlar, şirketin olağan iştigal konusu ve faaliyetleri arasındaki işlere ilişkin taşınmazlar olup, şirketin üzerinde faaliyetini sürdürdüğü taşınmazın bu kapsamda olduğu düşünülemez.

Yukarıda anlatılanlar karşısında dava konusu satış, Ltd. Şti.`nin tek malvarlığı olduğu iddia edilen ve üzerinde fabrika kurulu arsa satışına ilişkin olduğuna göre, dışardan atanan müdürün tek başına temsil yetkisine dayanarak bu taşınmazı ortaklardan birine satması TTK.nun 542. maddesi yollaması ile aynı Kanun`un 321. ve şirketin tüm malvarlığının elden çıkarılması da yine limited şirketlerde de uygulanması mümkün olan TTK.nun 443/2. maddesi hükmü de dikkate alınarak inceleme yapılmak gerekirken, yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir."

27. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 20/10/2011 tarihli ve E.2011/2433, K.2011/14210 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...Asıl davada, iki ortaklı limited şirkette ortaklardan birinin usulsüz olarak kendisini tam yetkili müdür tayin ederek, şirkete ait tek taşınmazı muvazaalı olarak satılması nedeniyle tapu iptali tescil, birleşen davada ise, daha sonra taşınmaz üzerinde bulunan otelin yıkılması nedeniyle, otelin içindeki malların değeri ile elde edilecek gelir ve manevi tazminatın tahsili talep edilmiştir. Mahkemece yukarda açıklanan gerekçeyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir.

Ancak, mahkemenin sahte olduğu iddia edilen ortaklar kurulu kararının iptali istemli bir dava açılmaması nedeniyle ortaklar kurulu kararının geçerli olup olmadığının bu davada incelenemeyeceği yönündeki gerekçesi yerinde olmayıp, ortaklar kurulu kararının geçersizliği iddiasının işbu davada hadise şeklinde incelenerek sonuçlandırılması mümkün bulunmaktadır. Bir an için ortaklar kurulu kararının sahte olmadığı kabul edilse dahi Dairemizin yerleşmiş içtihatları uyarınca şirket müdürünün şirkete ait tek taşınmazı ortaklar kurulu kararı olmadan satması mümkün değildir. Bu nedenle mahkemenin bu gerekçesine itibar olunması mümkün değildir..."

28. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 27/11/2012 tarihli ve E.2011/12391, K.2012/19288 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...Dava, limited şirkete ait tek mal varlığı olan taşınmazın şatışından kaynaklanan tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, satış işlemini yapan davalı İsmet Taş'ınşirket müdürlüğünün devam ettiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dava konusu taşınmaz dava dışı S... Tic. Ltd. Şti'nin tek mal varlığı olduğu anlaşıldığından, şirketin tek mal varlığının satışı için ortaklar kurulu kararı gerekmektedir. Bu konuda satışla ilgili ortaklar kurulu kararı olmadan yapılan satış yok hükmündedir. Bu nedenle davanın kabulü gerekirken reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına bozulması gerekmiştir...."

29. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 17/1/2013 tarihli ve E.2012/18016, K.2013/876 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...dava konusu taşınmazın şirketin yetkili müdürünün imzasıyla ve ortakların 4/3 çoğunluğunun almış olduğu kararla [satıldığı]... satışı gerçekleştiren şirket ortağının, şirket ortaklar kurulunun aldığı karar ile şirketi temsil ve ilzama yetkili kılındığı, bu hususun ticaret sicilinde tescil ve ilan edildiği ve böylece bu işlemin yetki yönüyle TTK 540. maddesi uyarınca yasaya uygun olarak gerçekleştirildiği, satış işlemi sırasında o tarih itibariyle şirketi temsil yetkisi taşıyan K.B.'un bu yetkisini belgeleyen imza sirküleri ve yetki belgesinin tapu sicil müdürlüğüne ibraz edildiği ve bu belgelerin satışa dayanak yapıldığı, satış işlemi ve sonuçları Limited Şirket ortaklarını doğrudan ilgilendirdiğine ve zarara uğramalarına neden olabileceğine göre şirket ortağının da münferit olarak dava açabileceği genel kurulun şirketin tek taşınmazını satmaya yetkili verebilmesi için TTK'nun 443/2. maddesi uyarınca genel kurulun vereceği özel bir yetki ile olabileceğini ve satış işlemi sırasında o tarih itibariyle şirketi temsil yetkisi taşıyan K.B.'un bu yetkisini belgeleyen imza sirküleri ve yetki belgesinin tapu sicil müdürlüğüne ibraz edildiği ve bu belgelerin satışa dayanak yapıldığı, satış işlemi ve sonuçları Limited Şirket ortaklarını doğrudan ilgilendirdiğine ve zarara uğramalarına neden olabileceğine göre şirket ortağının da münferit olarak dava açabileceği genel kurulun şirketin tek taşınmazını satmaya yetkili verebilmesi için TTK'nun 443/2. maddesi uyarınca genel kurulun vereceği özel bir yetki ile olabileceğini ve 338. maddesi 3. ve 4. fıkralarındaki toplama ve karar yeter sayısının da olmasının gerektiği, somut olayda, dava dışı ve davalı K. ile birlikte hareket eden ortakların sermaye ve toplanma nisabının yasanın aradığı yeterlilikte olduğu, muvazaa iddiasının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir...Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir...."

30. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 6/4/2011 tarihli ve E.2010/4-650, K.2011/67 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Limitet şirket müdürlerinin yetkisi, Türk Ticaret Kanunu'nun 542. maddesi yollaması ile aynı Kanun'un 321. maddesi ile belirlenmiştir. Anılan maddede, 'temsile salahiyetli olanlar şirketin maksat ve mevzuuna dahil her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket adına kullanmak hakkına haiz oldukları' öngörülmüştür.

Şirket maksat ve konusu dışına çıkan bir işin veya hukuki işlemin yönetim kurulu veya temsilciler tarafından yapılabilmesi TTK'nın 443/2. maddesi uyarınca, ancak genel kurulun vereceği özel bir yetki ile olabilir. Ayrıca, genel kurulun şirketin tek taşınmazını satmaya yetkili verebilmesi için anılan Kanun hükmü gereğince, aynı Kanun'un 388. maddesinin 3. ve 4.fıkralarındaki toplanma ve karar yeter sayısı olması da şarttır.

Dava konusu şirketin ana sözleşmesinin 'amaç ve konu' başlığı altında taşınmaz alım- satımı da düzenlenmiş ise de, burada söz konusu edilen taşınmazlar, şirketin olağan iştigal konusu ve faaliyetleri arasındaki işlere ilişkin taşınmazlar olup, şirketin üzerinde faaliyetini sürdürdüğü taşınmazın bu kapsamda olduğu düşünülemez.

Yukarıda anlatılanlar karşısında dava konusu satış, limited şirketin tek malvarlığı olan ve üzerinde petrol ofisi kurulu arsa satışına ilişkin olduğuna göre, şirket müdürünün tek başına temsil yetkisine dayanarak bu taşınmazı satması TTK'nın 542. maddesi yollaması ile aynı Kanun 321. maddesi ve şirketin tüm malvarlığının elden çıkarılması da yine limited şirketlerde de uygulanması mümkün olan TTK'nın 443/2. maddesi hükmüne aykırılık oluşturduğu açıktır.

Diğer yandan, şirket müdürü ile 3. kişi M... B… arasında satışa ilişkin düzenlenen protokol ile tapuda gösterilen değerler birbirlerinden farklı olup, tapuya tescil sırasında tarafların beyanlarının gerçek iradelerini yansıtmadığı da açıktır.

Bu durumda, yerel mahkemece; tapuda yapılan satışın muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

O halde, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir."

B. Uluslararası Hukuk

1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

31. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün "Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı 1. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

..."

2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları

32. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin temel amacı, devlet tarafından mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahalelere karşı kişinin korunmasını sağlamaktır. Sözleşme'nin 1. maddesi uyarınca her taraf devlet "kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin, Sözleşme'de tanımlanan hakları ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlama" yükümlülüğü altındadır. Bu genel nitelikli görevin yerine getirilmesi, Sözleşme ile güvence altına alınan hakların etkili bir biçimde uygulanmasını sağlamak için bazı pozitif yükümlülüklere yol açmaktadır (Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Makedonya Cumhuriyeti [BD], B. No: 60642/08, 16/7/2014, § 100; Sovtransavto Holding/Ukrayna, B. No: 48553/99, 25/7/2002, § 96).

33. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının da bazı pozitif yükümlülükler içerdiğini kabul etmektedir. AİHM'e göre mülkiyet hakkının gerçekten etkili bir biçimde korunabilmesi, devletin müdahale etmeme görevi yanında ayrıca bazı pozitif tedbirler almasını da gerektirmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 134; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 143).

34. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin devletin doğrudan müdahalesinin söz konusu olmadığı özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar yönünden de -belirli durumlarda- mülkiyet hakkının korunması için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünü içerdiğini kabul etmektedir. Devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde -özel kişiler arası mülkiyet ilişkileri bakımından olsa bile- kişilerin mülkiyet haklarına yapılacak keyfî müdahalelere karşı hukuksal bir koruma sağlaması gerekmektedir. Bu bağlamda devlet, özellikle tarafların mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıklar yönünden gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan etkin bir yargısal mekanizma oluşturma yükümlülüğü altındadır. Bu çerçevede oluşturulan yargı yollarında ulusal mahkemeler de iç hukukta yer alan ilgili kanunlar ışığında makul ve adil bir biçimde mülkiyet uyuşmazlıklarını çözmek durumundadır. Mahkeme, bu gerekliliğin sağlanıp sağlanmadığını değerlendirirken uygulanan usulün bütününü incelemektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, § 96; Fuklev/Ukrayna, B. No: 71186/01, 7/6/2005, §§ 90, 91; Kotov/Rusya [BD], B. No: 54522/00, 3/4/2012, § 112; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, §§ 82-87; Capital Bank AD/Bulgaristan, B. No: 49429/99, 24/11/2005, § 134; Kushoglu/Bulgaristan, B. No: 48191/99, 10/5/2007, § 47).

35. Bununla birlikte AİHM; iç hukukun yorumlanması ve uygulanması konusundaki görevinin sınırlı olduğunu, ulusal mahkemelerin hukuk kurallarının yorumlanması bakımından sahip oldukları takdir hakkına açık bir keyfîlik veya bariz bir takdir hatası içermedikçe karışamayacağını belirtmektedir (Anheuser‑Busch Inc./Portekiz, § 83).

36. Diğer taraftan AİHM, her ne kadar Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinde açık olarak usule ilişkin güvencelerden söz edilmese de bu maddenin keyfî müdahalelerden korunmak amacıyla, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınması güvencesini kapsadığını belirtmektedir. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (AGOSI/Birleşik Krallık, B. No: 9118/80, 24/10/1986, § 60; Jokela/Finlandiya, B. No: 28856/95, 21/5/2002, § 45).

37. AİHM ayrıca, usule ilişkin güvencelerin özel kişiler arasında ihtilaf oluşturan mülkiyet hakkı ile ilgili meseleler yanında taraflardan birinin devlet olması durumunda da geçerli olduğunu belirtmiştir (Plechanow/Polonya, B. No: 22279/04, 7/7/2009, § 100). Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasına dair usule ilişkin güvenceler kapsamında mahkeme kararlarının ilgili ve yeterli bir gerekçeye sahip olması gerektiğine değinilmiştir. AİHM'e göre bu zorunluluk davacının her iddiasına ayrıntılı cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte en azından mülk sahibinin esasa ilişkin temel iddia ve itirazlarının yargılama makamlarınca yapılacak dikkatli ve özenli bir inceleme sonucunda karşılanması gerektiği vurgulanmıştır (Gereksar ve diğerleri/Türkiye, B. No: 34764/05, 34786/05,34800/05, 34811/05, 1/2/2011, § 54).

38. Gereksar ve diğerleri/Türkiye kararına konu olayda idare tarafından sulama kanalına hasar verilmesi nedeniyle başvurucuların tarlalarının zarar görmesi söz konusudur. AİHM, derece mahkemelerinin kararlarının başvurucuların davanın sonucuna etkili olabilecek mahiyetteki iddia ve itirazlarına cevap verecek nitelikte yeterli bir gerekçe içermediği tespitine yer vermiştir. AİHM, bu sebeple Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinde öngörülen usul güvencelerinin yerine getirilmediğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Gereksar ve diğerleri/Türkiye, §§ 55-64).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

39. Mahkemenin 24/5/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucuların İddiaları ve Bakanlık Görüşü

40. Başvurucular, dava konusu taşınmazın satış bedeli ile yapılan keşif ve bilirkişi incelemesiyle tespit edilen bedel arasında aşırı bir fark bulunduğunu belirtmişlerdir. Başvurucular ayrıca henüz inşaata başlanmadan devredilen pay için inşaatın tesliminin üstlenilerek taşınmaz payının üzerindeki hacizler ile birlikte devralınması ve ayrıca satış bedelinin ödenmesi karşısında davalının iyi niyetli olmadığını ifade etmişlerdir. Başvuruculara göre yapılan satış muvazaalı olduğu hâlde bu hususlar bilirkişi raporunda ve derece mahkemelerince değerlendirilmemiştir.

41. Başvurucular ayrıca Şirketin tek ve yegâne mülkü olan ve bütün ekonomik geleceğini yatırmış olduğu taşınmazdaki payın Ortaklar Kurulu kararı alınmadan satıldığını belirtmişlerdir. Başvuruculara göre bu karar olmaksızın gerçekleştirilen satış işleminin geçerli olup olmadığı yönünde ise derece mahkemelerince yeterli bir gerekçe ortaya konulamamıştır. Başvurucular, yetkisiz olarak yapılan satış işlemi nedeniyle mülklerini kaybettiklerinden yakınmışlardır.

42. Başvurucular, bu gerekçelerle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

43. Başvurucu Kamil D. 10/4/2017 ve 2/5/2017 tarihli dilekçelerde, FETÖ-PDY'ye himmet adı altında para yardımında bulunmadığı için kamuoyunda Selam-Tevhid soruşturması diye bilinen ceza soruşturması kapsamında telefonlarının dinlendiğini belirtmiştir. Başvurucu, benzer uyuşmazlıklarda Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun lehe olan çok sayıda kararlarının bulunduğunu ancak başvuruya konu uyuşmazlığın söz konusu terör örgütünce yapılan bir kumpas sonucu aleyhine sonuçlandığını ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

44. Anayasa’nın "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet hak[kına] sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

45. Anayasa’nın "Devletin temel amaç ve görevleri" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri, … Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

46. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucular, mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddiaları yanında adil yargılanma haklarının da ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Ancak başvurucuların temel iddiası, uyuşmazlık konusu taşınmazdaki paylarının muvazaalı olarak ve yetkisiz bir satış yüzünden kaybedilmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğine ilişkindir. Dolayısıyla başvurucuların belirtilen iddialarının mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

47. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

48. Anayasa'nın 35. maddesi kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri süren başvurucu, böyle bir hakkın varlığını kanıtlamak zorundadır (Cemile Ünlü, B. No: 2013/382, 16/4/2013, § 26). Somut olayda uyuşmazlık konusu taşınmazda diğer ortak tarafından satış yapılmadan önce Şirketin payının olduğu tapu kaydından anlaşılmaktadır. Başvurucuların ihlal iddiaları ise satış işleminin geçerliliğine ilişkindir. Mülkiyet hakkının varlığı ise sürecin bütünü gözetilerek ve müdahale öncesi aşama itibarıyla belirlenmektedir. Dolayısıyla uyuşmazlığa konu taşınmaz yönünden Anayasa'nın 35. maddesi bağlamında başvurucuların mülklerinin mevcut olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

49. Başvuru konusu olayda başvurucuların mülkiyet haklarına yönelik olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp özel kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması gerekmektedir.

a. Genel İlkeler

50. Mülkiyet hakkının korunmasının devlete birtakım pozitif yükümlülükler yüklediği hususu Anayasa'nın 35. maddesinin lafzında açık bir biçimde düzenlenmemiş ise de bu güvencenin sadece devlete atfedilebilen müdahalelere yönelik sınırlamalar getirdiği, bireyi üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korumasız bıraktığı düşünülemez. Pozitif yükümlülüklerin ortaya çıkmasının nedeni gerçek anlamda koruma sağlanmasıdır. Buna göre anılan maddede bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Gerçek anlamda koruma sağlanması için devletin negatif yükümlülükleri dışında pozitif yükümlülüklerinin de olması gerekir. Dolayısıyla Anayasa'nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu bağlamda söz konusu pozitif yükümlülükler, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; Eyyüp Boynukara, B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limitet Şirketi, B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43).

51. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme sorumluluklarını da içermektedir (Selahattin Turan, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 41).

52. Anayasa'nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (Züliye Öztürk, B. No: 2014/1734, 14/9/2017, § 36; Bekir Yazıcı [GK], B. No: 2013/3044, 17/12/2015, § 71).

53. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir.

b. İlkelerin Olaya Uygulanması

54. Somut olayda başvurucu Şirketin uyuşmazlık konusu taşınmazdaki payının Şirketin iki ortağından biri olan Ö.Ş. tarafından üçüncü bir kişiye satıldığı ihtilaf konusu değildir. Başvurucular, bu satış üzerine yapılan tescilin yolsuz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvurucuların iddia ettikleri gibi geçersiz bir satış işlemine dayalı olarak yapılan tescilin yolsuz olduğunun kabul edilmesi durumunda hukuka aykırı olarak taşınmazdaki payın kaybı gibi bir sonuç doğar ki bunun başvurucuların mülkiyet hakları yönünden ölçüsüz ve aşırı bir külfete yol açacağı kuşkusuzdur. Dolayısıyla olayda başvurucular tarafından açılan davada derece mahkemelerince bu iddiaların açıklığa kavuşturulması mülkiyet hakkının korunması bakımından önem taşımaktadır.

55. Başvurucuların bu kapsamda iki ayrı iddiası söz konusudur. İlk olarak yapılan satışın taşınmaz payının gerçek değerini yansıtmadığı ve satın alan kişinin de iyi niyetli olmadığından bahisle satışın muvazaalı olduğu ileri sürülmektedir. Başvurucular ikinci olarak Şirketin tek taşınmazı ile ilgili olduğundan dolayı satışın kanun gereği Ortaklar Kurulu kararı alınarak yapılması gerektiği hâlde bu karar alınmadan yetkisiz yapıldığını iddia etmektedir.

56. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kapsamında kural olarak muvazaa veya yetkisiz temsil gibi borçlar hukukuna ilişkin olay ve olguları değerlendirme görevi bulunmamaktadır. Bu aşamada belirtmek gerekir ki delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanması yetkisi kural olarak -keyfî olmadığı veya açık ve bariz bir takdir hatası içermediği sürece- derece mahkemelerine aittir.

57. Ancak başvurucular, somut olayda belirtilen itirazlarının derece mahkemelerince değerlendirilmediğinden yakınmışlardır. Dolayısıyla başvurucuların bu iddiaları nedeniyle yukarıda değinilen mülkiyet hakkının korunmasına dair usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirilip getirilmediği değerlendirilerek sonuca varılacaktır.

58. Başvurucular muvazaa iddialarının değerlendirilmediğini ileri sürmüşlerse de akrabalık veya yakın ilişkileri sebebiyle başvurucuların dinlenen tanıklarını hükme esas almayan Mahkeme, başvurucuların satış işleminin muvazaalı olduğunu ispatlayamadıklarını belirtmiştir. Diğer taraftan bu karar, Yargıtay 11. Hukuk Dairesince 3/6/2014 tarihinde onanmış; 19/3/2015 tarihli karar düzeltme talebinin reddine ilişkin kararda da davacıların muvazaanın varlığını ispatlayamadıkları ve satılan taşınmaz üzerinde bulunan 645.425 TL tutarındaki hacze konu icra dosyasındaki borçların davalı tarafından üstlenilmiş olduğu açıklanmıştır. Buna göre derece mahkemeleri satışın muvazaalı olduğu yönündeki bilirkişi raporunu hükme esas almamıştır. Yargılama makamlarının teknik konularda bilirkişi raporlarındaki bilimsel görüşleri dikkate alması gerekmekle birlikte mahkemelerin görevine giren hukuki olgular yönünden ayrıca bilirkişi incelemesi yaptırmasına gerek bulunmadığı gibi buna dair görüş ve kanaatlere uymaması da tabiidir. Dolayısıyla başvurucuların muvazaa iddiası bakımından derece mahkemelerinin kararlarının yeterli bir gerekçe içermediği söylenemez.

59. Bunun yanında başvurucuların Şirketin tek taşınmazı yönünden Ortaklar Kurulu kararı bulunmadan yapılan satışın geçersiz olduğu iddiası yönünden derece mahkemelerinin kararlarında ilgili ve yeterli bir gerekçe bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir. Başvurucular, bu iddialarını olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan 6762 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerine dayandırmışlardır (bkz. §§ 20-25). Ayrıca benzer olaylarda verilen kararlılık kazanmış Yargıtay içtihadına göre limitet şirketin tek taşınmazının satışı hâlinde ortaklar kurulu kararının alınması gerektiği ve şirket müdürü veya ortağının tek başına temsil yetkisine sahip olmadığı belirtilmiştir (bkz. §§ 26-30). Bu durumda ilgili Kanun hükümleri ve Yargıtay içtihadı dikkate alındığında başvurucuların söz konusu iddiasının yargılamanın sonucunu doğrudan etkileyebilecek nitelikte olup ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektirdiği açıktır.

60. Buna karşın ilk derece mahkemesinin kararında başvurucuların söz konusu iddiaları yönünden herhangi bir değerlendirmenin yapılmamış olduğu görülmektedir. Hükmün onanmasına ilişkin Yargıtay kararında ise ilk derece mahkemesinin kararına atıf yapılmakla yetinilmiştir. Karar düzeltme istemi üzerine aynı Daire tarafından verilen kararda ise yalnızca başvurucu Şirketin iştigal konusu nedeniyle 6762 sayılı Kanun'un 443. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanamayacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte olayda başvurucu Şirketin tek taşınmazı yönünden tek faaliyet alanı olan, üzerine arsa karşılığı inşaat yapma yükümlülüğü bulunan, Şirketin varlığı bakımından hayati önemi haiz taşınmazını Şirketin bir ortağının diğer ortağından habersiz olarak sattığı iddia edilmektedir. İlk derece mahkemesince alınan bilirkişi raporunda da başvurucuların iddialarını doğrular mahiyette ifadelere yer verilmiştir. Buna göre yapılan değerlendirmede başvurucu Şirketin faaliyet alanının ne olduğu ve niçin bu faaliyet alanı yönünden ilgili Kanun hükmünün uygulama alanının olmadığı açık olarak belirtilmemiştir. Buna bağlı olarak söz konusu taşınmazın Şirketin tek taşınmazı olup olmadığı, tek taşınmaz olması hâlinde ise Ortaklar Kurulu kararı alınmadan satılmış olmasının yolsuz tescil teşkil edip etmediği yapılan yargılama neticesinde açıklığa kavuşturulamamıştır. Dolayısıyla aynı konu hakkındaki Yargıtay içtihadı da dikkate alındığında mülkiyet hakkına ilişkin yargılamanın sonucu bakımından bu kadar önemli bir iddia yönünden derece mahkemelerince yapılan değerlendirmenin yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.

61. Bu durumda derece mahkemelerinin kararlarının başvurucuların mülkiyet haklarına ilişkin davanın sonucuna etkili olabilecek mahiyetteki iddia ve itirazlarına cevap verecek nitelikte yeterli bir gerekçe içermediği tespit edilmiştir. Bu sebeple mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirilmediği sonucuna varılmıştır.

62. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

63. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

64. Başvurucu, yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

65. Başvuruda, mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

66. Mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir. Bu karar, davanın tarafları yararına veya aleyhine uyuşmazlığın esası yönünden doğrudan herhangi bir sonuca yol açmamaktadır. Buna göre ihlalin sonuçlarının giderilmesi için yeniden yapılacak yargılamada mülkiyet hakkının usul yönünden ihlaline yol açan uyuşmazlığın çözümüne etkili, ayrı ve açık yanıt gerektiren başvurucuların iddialarının derece mahkemelerince yeterli ve makul bir gerekçe ile karşılanması gerekmektedir.

67. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 226,90 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.206,90 TL yargılama giderinin başvuruculara müşterek olarak ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Başvurunun KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2009/276, K.2012/345) GÖNDERİLMESİNE,

D. 226,90 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.206,90 TL yargılama giderinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 24/5/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.…” şeklindeki gerekçeyle başvurunun kabul edilebilir olduğuna, T.C. Anayasası’nın (Anayasa) 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine, kararın bir örneğinin mülkiyet hakkı ihlâlinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

VI. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.02.2021 tarihli ve 2018/337 Esas, 2021/105 Karar sayılı kararı ile; Anayasa Mahkemesi kararı üzerine yapılan yargılamanın yeni bir yargılama niteliğini haiz olduğu, anılan kararda hak ihlâli tespit edilmekle ihlâlin sonuçlarının kaldırılması için gerekli araştırmanın yapılarak bunun sonucuna göre hüküm kurulmasının tensip kılındığı, önceki kararlar ile onama kararlarının nazara alınamayacağı, dava konusu taşınmazın öncesinde arsa olmasına rağmen önceki ret kararının kesinleşmesi sonrasında üzerinde inşaat faaliyetlerinin yürütüldüğü ve kat mülkiyeti tesis edilerek bağımsız bölümlere ayrıldığı, muhtelif miktardaki bağımsız bölümün davalı Ekrem S. tarafından devredildiği veya takas edildiği, devralanların davaya dahil edildiği, eldeki davada salt davalı Ekrem S.'a yapılan devrin 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı TTK) 443/2. maddesi gereğince geçersiz olduğuna yönelik iddianın incelenmesi dışında davalı Ekrem S. tarafından diğer dahili davalılara yapılan devrilerin de muvazaalı olup olmadığı hususunun değerlendirilmesi ve tahkikatın buna göre yürütülmesi gerektiği, 6762 sayılı TTK’nın 443/2 maddesi kapsamında genel kurulun şirketin tek taşınmazını satmaya yetki verebilmesi için anılan Kanun hükmü gereğince aynı Kanun'un 388. maddesinin 3. ve 4. fıkralarındaki özel nisaplarda toplanıp karar alması gerektiği, satış tarihinde dava konusu taşınmazın arsa vasfında olduğu, üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesine dair şerhin bulunduğu, şirketin aynı zamanda merkezi olmakla inşaat faaliyetinde kullanılmak için tesis edilen bir alan olduğu, davacı şirketin iştigal alanı taşınmaz alım satımı olmakla beraber dava konusu taşınmazın şirketin tek taşınmazı olduğu, şirket için hayati önemi haiz bulunduğu, üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi bulunan tek taşınmazın şirketin inşaat faaliyetini yürüteceği merkez olduğu, inşaata yönelik çalışmaların da devir işleminden önce başladığı, 23.03.2020 tarihli yazı cevabında davacı şirketin aktif mal varlığının bulunmadığının belirtildiği, yapılan satışlar sonrası şirketin pasif hâle geldiği, en son satışın 14.01.2009 tarihinde, dava konusu satışın ise 06.09.2009 tarihinde yapıldığı, yapılan devir üzerine bu sözleşmelerin feshedilmesi sonucu üzerinde yaklaşık 300 dairelik gökdelen şeklinde bir yapının inşa edildiği, devre bağlı olarak inşaat sözleşmesi feshedilmeseydi şirketin yüksek hacimli inşaat faaliyeti yürütme olanağına ve potansiyeline sahip olabileceği, şirketin söz konusu tek taşınmazını devralan davalı Ekrem S. kendi payına karşılık inşaat sözleşmesi imzaladığından yüksek tutarda gelir elde ettiği, bunun şayet şirket payı devredilmemiş olsaydı şirketin elde edebileceği inşaat faaliyeti hariç salt taşınmazın getirisi olan muhtemel geliri gösterdiği, bu miktarın şirketin taşınmazının arsa payının değeri ile karşılaştırıldığında çok yüksek bir rakam olduğu, davacı şirketin daha önceden taşınmaz alım-satımı yapan bir durumda iken bu satış sonrasında iştigal konusunu yerine getirecek nitelikte herhangi bir faaliyetinin kalmadığı, dava konusu taşınmazın şirket iştigal alanına giren inşaat faaliyetinin yürütüldüğü tek taşınmaz olması hususları birlikte dikkate alındığında, arsa mahiyetindeki bu taşınmazın şirketin faaliyet alanı yönünden hayati derecede önem taşıdığı, ilgili taşınmazın satılması ile birlikte davalı şirket hacizlerinin dayanağı olan alacakları temlik almış olsa da dosyaya yansıyan bilgilerden bu durumun şirketin ekonomik varlığını düzeltmediği, bu sebeplerle dava konusu taşınmazın satışı için 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesinin uygulanması gerektiği, ilgili hükme göre ortaklar kurulu kararı alınmaksızın yapılan devir işlemi geçersiz olduğundan yolsuz tescil niteliğindeki arsa payı devrinin dava açıldığı tarihteki koşullara göre iptali gerektiği, ayrıca İstanbul Anadolu 8. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2012/100 Esas sayılı dosyasında bu satış işleminin gerçek bir satış mahiyetinde olmadığı sonucuna varıldığı ve kararın Yargıtay tarafından onandığı, ancak dava açan şirket alacaklısı tarafından onama kararı sonrası feragat dilekçesi verilerek davanın feragat ile sonuçlandığı, bu nedenle kesin hüküm niteliği bulunmasa da ilgili mahkeme kararındaki tespitin takdiri delil olarak dikkate alınabileceği, tapu kayıtları üzerinde yapılan incelemede taşınmazın tapu kaydında dava dışı Süleyman G. isimli şahsa ait 06.08.1998 tarihli inşaat sözleşmesi şerhinin verildiği, sonrasında bu sözleşmedeki hakların ilgili şahıs tarafından davacı şirkete devredildiği, böylece davacı şirketin taşınmaz üzerinde her ne kadar şerh verilmese de inşaat sözleşmesinin hak ve yükümlülüklerine sahip olduğu, yapılan bir kısım arsa payı devirlerinin de kat karşılığı inşaat şeklinde temlik niteliğinde olduğu, tapu sicilindeki şerhlerden davalı Ekrem S.'ın davacı şirketten aldığı bu arsa payını kat karşılığı inşaat sözleşmesinin yükümleri ile birlikte devir aldığının belirtildiği, bu sebeple satın almış olduğu arsa payının davacı şirkete kat karşılığı inşaat yapılmak üzere devir edildiği ve bu paya hak kazanabilmesi için kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile yapımını üstlendiği binayı sözleşme şartlarına uygun olarak bitirip arsa sahiplerine ait olacak bağımsız bölümleri teslim etmek zorunda olduğunu bildiğinin kabulünün gerektiği, buna karşılık davalının taşınmazı devraldıktan kısa süre sonra kendi payını fer'î müdahil şirket ortağı olan Özcan Ş.'in kardeşi Hasan Ş.'in yetkilisi olduğu F. Yapı şirketine inşaat sözleşmesi karşılığı devretme taahhüdünde bulunduğu, ayrıca hisse satışına karşılık yapıldığı belirtilen ödemelerin sadece makbuzlar ile delillendirmesi, makbuzun ise her zaman taraflarca düzenlenebilir nitelikte olması gözetildiğinde devre dair kesin bir ödeme aracının dosyaya sunulamaması sebebiyle fer'î müdahil şirket ortağı tarafından şirket adına davalı Ekrem S.'a yapılan devrin gerçek bir satış amacını taşımadığının anlaşıldığı, bağımsız bölümlerin dahili davalı D. Ltd. Şti. haricindeki dahili davalılara 09.01.2017 tarihinde tapuya verilen "davalıdır" şerhinden sonra devredildiği, bu hususun devralan dahili davalıların iyiniyet iddiasında bulunmasını engellediği, ayrıca ilgili devirlerin farklı tarihlerde olmakla önemli kısmının aynı tarihte toplu olarak ve hepsinin aynı bedelle yapıldığı, gerçek bedelle tapuda gösterilen satış bedeli arasında fahiş derecede fark bulunduğu, satış bedellerinin ödendiğini gösterir herhangi bir yazılı belgenin de sunulmadığı dikkate alındığında ilgili bağımsız bölümlerin dahili davalılara devrinin de gerçek bir satış olmadığı ve muvazaalı olduğu sonucuna varıldığı, bağımsız bölümlerin davalı Alparslan Aydın'a ait olan kısımlarının yine üzerinde iyiniyet iddiasını engeller şekilde "davalıdır" şerhi bulunurken dahili davalı Nurettin Ö.'e devredildiği, böylece yukarıda belirtilen Nurettin Ö.'e ait bağımsız bölümlerle birlikte 86 numaralı (29/130 pay) 247, 248 ve 209 (387/650 pay) numaralı bağımsız bölümlerin dahili davalı Nurettin Ö.'e atfen iptalinin gerektiği, dahili davalı Nurettin Ö.'ün kendine ait 192 numaralı bağımsız bölümü şerh mevcutken dahili davalılardan Talat A.'a , 198 numaralı bağımsız bölümü ise yine şerh mevcutken dahili davalı Osman T.'na devrettiği, böylece ilgili bağımsız bölümlerin de zikredilen dahili davalıların kararda tafsilatı yapılan bağımsız bölümlere ek olarak husumetlerine atfen iptalinin gerektiği, yine dahili davalılardan Semra S.'a ait 43 numaralı bağımsız bölümün dahili davalı Nurdan D.'a devredildiği, ilgili bağımsız bölümün de dahili davalı Nurdan D.'a atfen iptalinin gerektiği, diğer bağımsız bölümlerin ise kararda tafsilatı yapılan dahili davalılara atfen iptalinin hasıl olduğu, dahili davalı D. Ltd. Şti. bakımından şirkete yapılan devirlerin davalı Ekrem S.'ın üzerine kayıtlı olan bağımsız bölümler ve ilgili şirket üzerine kayıtlı bağımsız bölümlerin trampa edilmesi şeklinde 14.12.2016 tarihinde, üzerinde herhangi bir davalıdır şerhinin olmadığı bir anda yapıldığı, dolayısıyla da ilgili şirketin iyiniyet iddiasında bulunabileceği anlaşılsa ve davalı D. Ltd. Şti.'nin her ne kadar kendi namına tesciller yapıldığı görülse de dosya içindeki bilgi, belge ve şirketin kendi beyanlarından bu şirketin dava dışı F. yapı ve T. şirketleri ile üçlü ortaklık ilişkisi kurarak faaliyetlerini yürüttüğü, dolayısıyla da bu ortaklık nam ve hesabına işlemlerin ve devirlerin yapıldığı, buradan hareketle dava dışı F. yapı şirketinin de yapılan bu devirler nedeni ile ilgili bağımsız bölümler üzerinde hak sahibi olduğu, ticaret sicili ve nüfus kaydı evraklarına göre ilgili şirketin ortağının Hasan Ş. isimli şahıs olduğu, Hasan Ş.'in anılan dava dışı şirkette % 97,5 oranında hâkim ortak ve yönetici konumunda bulunduğu, ilgilinin dosyada fer'î müdahil olan ve davacı şirket adına devir yapan Özcan Ş. ile kardeş oldukları, dava konusu taşınmaz devredildikten altı günlük kısa bir süre sonra şirket ile olan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin feshedildiği, ilgili F. yapı şirketinin de ortağı olduğu adi ortaklıkla davalı arasında yeni inşaat sözleşmesi yapıldığı ve dava konusu muvazaalı devri yapan fer'î müdahil Özcan Ş.'in kardeşinin yöneticisi olduğu F. yapı şirketinin menfaat sağladığı, buradan hareketle belirtilen muvazaa ilişkisi çerçevesinde ortaklık hesabına yapılan dava konusu bağımsız bölümlerin devirlerinin de muvazaalı olduğu sonucuna varıldığından dahili davalı D. Ltd. Şti'ye de yapılan devirlerin yolsuz tescil niteliğinde olduğu, bu taşınmazlardan yukarıda tafsilatı yapılan bağımsız bölümlerin tescilinin karar tarihi itibarı ile ikisi haricinde iptalinin gerektiği, buna karşılık bu taşınmazlarda 250 ve 251 numaralı bağımsız bölümlerin dava dışı bir şahsa satıldığı, bu taşınmazlar yönünden yapılan devir bedeli mukabilinde tazminat talebinin ileri sürüldüğü, ilgili taşınmazların bilirkişi raporunda dava tarihindeki değerine isabet eden gerçek değeri üzerinden kısmen kabul olacak şekilde 677.952,38 TL bedelden tazminat olarak dahili davalı şirketin sorumlu olduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesinin 04.09.2012 tarihli ve 2009/276 Esas 2012/345 Karar sayılı kararının ortadan kaldırılmasına, davanın kısmen kabulü ile Kadıköy ilçesi S. Mahellesi 8.8 ada 21 parselde bulunan 35, 43, 243, 244, 245, 246, 191, 192, 198, 201, 202, 203, 204, 249, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 139, 140, 141, 188, 189, 190, 199, 200, 206, 207, 60, 82, 83, 64, 86, 247, 248, 209, 193, 194, 197, 196, 195, 205, 208, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264 (199601557901/206922265293 hissesi yönünden), 252, 253, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326, 19, 23, 33 numaralı bağımsız bölümlerin davalı ve dahili davalılar adına kayıtlı olan hisselerinin iptali ile davacı şirket adına kayıt ve tesciline, dava konusu Kadıköy ilçesi S. Mahallesi 8.8 ada 21 parselde bulunan 250 ve 251 numaralı bağımsız bölümler yönünden davanın tazminata dönüştüğü dikkate alınarak 677.952,38 TL tazminatın dahili davalı D. Ltd. Şti’den alınarak davacı şirkete verilmesine karar verilmiştir.

VII. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Kamil D. vekili, davacı şirket kayyımı, davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Ltd. Şti. vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili, dahili davalılar Nurettin Ö., Recep Y., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Zakir K., Ahmet A. vekili, dahili davalı Semra S. vekili ile fer'i müdahil vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. Gerekçe ve Sonuç

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesinin 14.04.2022 tarihli ve 2021/1305 Esas, 2022/451 Karar sayılı kararı ile; Anayasa Mahkemesi kararı sonrasında yapılan yargılamanın önceki yargılamanın devamı olduğu, bu anlamda kesinleşmiş bir kararın bulunmadığı, dava konusunun devri nedeniyle devralanların davaya dahil edilmesinde usul ve yasaya aykırı bir durumun bulunmadığı, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun'un 50. maddesi uyarınca ihlâlin giderilmesi için yargılamanın yeniden yapılmasına karar verilen durumlarda, davayı yeniden görecek mahkeme Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararında açıkladığı ihlâli ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde bir yargılama yapacağından, ilk kararın hak ihlâli içermeyen kısımlarının tekrar yargılama konusu yapılamayacağı, sadece ihlâl konularıyla sınırlı ve ihlâlin sonuçlarını ortadan kaldıracak bir yargılama yapılacağı, bu kapsamda Anayasa Mahkemesi tarafından yeterli gerekçeyi içerdiği kabul edilen muvazaa iddiası bakımından yeniden inceleme yapılamayacağı, şirket müdürünün şirkete ait tek taşınmazı devretmek konusunda yetkisiz olduğuna bağlı olarak devir işleminin geçersiz olduğu iddiası bakımından yeterli gerekçenin bulunmadığı belirtilerek hak ihlâli kararı verildiğinden yeniden yapılacak yargılamanın bu kapsamla sınırlı olduğu, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesinin muvazaaya ilişkin dava sebebinin incelenebileceğine dair gerekçesinin isabetli görülmediği, davalı Ekrem S.'ın ve davaya dahil edilenlerin taşınmaz devralırlarken iyiniyetli olup olmadıklarının incelenebileceği, 6762 sayılı TTK’nın 321/4. maddesi gereğince şirket müdürünün ortaklar kurulu kararı alınmadan şirketin önemli taşınmazını devretmesi (yetkisini aşması) hâlinde bu işlemin şirketi bağlamaması için işlemin karşı tarafının iyiniyetli olmasının gerektiği, ancak bu şekilde Anayasa Mahkemesi kararının sonuçlarının ortadan kaldırılmasının mümkün olduğu, İlk Derece Mahkemesince yeniden yapılacak yargılama sonucunda ilk karardan bağımsız olarak yeni bir karar verileceği, fer'î müdahil şirket yetkilisi sıfatıyla davacı şirket adına açılan davadan feragat dilekçesi sunmuş ise de açılan davaya konu hukuki işlemin tarafı olan diğer ortak fer'î müdahilin dava açılmasına muvafakat etmeme, kabul, sulh, feragat ve sair işlemle şirket adına tasarrufta bulunmasının TMK'nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralları ile örtüşmediği, böyle bir davranışın hukuken korunamayacağı, kaldı ki davacı şirket adına feragat dilekçesi veren fer'î müdahilin ticaret sicil kayıtlarına göre feragat tarihinde şirketteki temsil yetkisinin de sona ermiş olduğu, ancak acil işlemlerde şirketi temsile yetkili bulunduğu, davacı şirketin önemli bir mal varlığıyla ilgili davadan feragat edilmesinin bu kapsamda olmadığı, bu sebeple fer'î müdahilin şirket adına feragat beyanına değer atfedilmeksizin sonuca gidilmesinin isabetli olduğu, davacı Kamil D. bakımından ise 6762 sayılı TTK’nın 309. maddesi kapsamında aktif dava ehliyetinin bulunduğu, fer'i müdahil sıfatıyla temsil edilen eski yönetici ortağın devir sırasında davacı şirketin "tek gayrimenkulü" ve "tek faaliyet alanı" olan, üzerine arsa karşılığı kat inşa etme yükümlülüğü bulunan "hayati öneme haiz" arsasını, şirketin % 50 oranında ortağı olan davacıdan izinsiz ve habersiz olarak tapuda şatış suretiyle davalı Ekrem S.'a devrettiği, devri yapan şirket müdürünün 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesi hükmü kapsamında yetkisiz olduğu, ana sözleşmede şirketin faaliyet konuları arasında taşınmaz ticaretinin yazılı olmasının sonuca etkili olmadığı, somut olayda devre konu arsa hissesinin şirketin rutin ticaretinin konusu olmadığı, bu arsa üzerine kat karşılığı inşaat yapmak üzere arsanın diğer hissedarlarıyla sözleşmeler yapıldığı, şirketin bu taşınmaz üzerine inşaat yaparak üreteceği bağımsız bölümleri satmayı hedeflediği, yerleşik içtihatlar uyarınca "şirketin faaliyetini sürdürdüğü tek işletmesinin devri" yönünden ortaklar kurulu kararının varlığının gerektiği, taşınmazın davacı şirketin faaliyetlerini sürdürmesi için hayati önemi haiz bir taşınmaz niteliğinde olduğu, davalı Ekrem S.'a davacı şirketi temsilen satış yapan şirket müdürünün yetkisiz olduğu, davalı Ekrem S.'ın taşınmazı devraldıktan sonra fer'î müdahil şirket ortağının kardeşinin yetkilisi olduğu F. yapı şirketine inşaat sözleşmesi karşılığı devretme taahhüdünde bulunduğu, ayrıca taşınmazın satışına karşılık yapıldığı belirtilen ödemelerin sadece makbuzlar gösterilerek delillendirildiği ve bir şirketten gayrimenkul alan tacirlerin de aldıkları gayrimenkulü kimden aldıklarını ve satan kişinin yetkili şahıs olup olmadıklarını basiretli tacir ilkesi uyarınca bilmeleri gerekmesine göre ve İlk Derece Mahkemesinin karar gerekçesinde belirtilen nedenlerle bu konuda davalı Ekrem S.'ın iyiniyet iddiasında bulunmasının mümkün olmadığı, dahili davalı D. Ltd. Şti'ye yapılan devirlerin davalı Ekrem S.'ın üzerine kayıtlı olan bağımsız bölümler ve ilgili şirketin üzerine kayıtlı bağımsız bölümlerin trampa edilmesi şeklinde gerçekleştiği, devir tarihinde diğer dahili davalılardan farklı olarak taşınmaz bağımsız bölümleri üzerinde herhangi bir "davalıdır" şerhinin olmadığı anlaşılmakla birlikte, dahili davalı D. Ltd. Şti.'nin F. yapı ve T. şirketleri ile üçlü ortaklık ilişkisi kurarak faaliyetlerini yürüttüğü, bu ortaklık nam ve hesabına işlemlerin ve devirlerin yapıldığı, ticaret sicili ve nüfus kayıtlarına göre F. yapı şirketi ortağı Hasan Ş. olup Hasan Ş.'in F. şirketinin % 97,5 oranında hâkim ortak ve yöneticisi olduğu, ilgilinin dosyada fer'î müdahil olan ve davacı şirket adına devir yapan Özcan Ş. ile öz kardeş oldukları, tapu kayıtları ve kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin incelenmesinde dava konusu taşınmazın şirket tarafından devredildikten kısa bir süre sonra davacı şirket ile olan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin feshedildiği, ilgili F. yapı şirketinin de ortağı olduğu adi ortaklıkla davalı arasında yeni inşaat sözleşmesi yapıldığı ve dava konusu muvazaalı devri yapan fer'î müdahil Özcan Ş.'in kardeşinin yöneticisi olduğu F. yapı şirketinin menfaat sağladığı, ortaklık hesabına yapılan dava konusu bağımsız bölümlerin dahili davalı D. Ltd. Şti'ye devirlerinin de iyiniyetli devirler olarak kabul edilemeyeceği, bu sebeple dahili davalı D. Ltd. Şti. vekilinin ortaklar kurulu kararı bulunmamasının müvekkilinin hukuki durumunu etkilemeyeceği, diğer dahili davalılar yönünden dahili davalı D. Ltd. Şti. haricindekilere yargılamanın iadesine yönelik dosya kapsamında 09.01.2017 tarihinde verilen ve tapuya şerh edilen "davalıdır" şerhinden sonra bağımsız bölümlerin devir alındığı, bu durumda TMK'nın 1010. maddesinin 3. fıkrası uyarınca dahili davalıların, iş bu devirler sırasında taraflar arasındaki davayı bilmedikleri iddiasının ve buna dayalı olarak ileri sürülen iyiniyet iddiasının kabul edilemeyeceği, yargılamanın devamında dahili davalıların vekil ile dosyayı takip ettikleri, bu kapsamda delil sunma olanağının kullandırılmadığı iddiasının yerinde olmadığı, 86 numaralı bağımsız bölüm yönünden dosyadaki tapu kayıtlarına göre 1/2'sinin dahili davalı D. Ltd. Şti.'ye ait olduğu, davacılar tarafından sunulan dahili dava dilekçesinde dahili davalı D. Ltd. Şti'ye davalı Ekrem S. tarafından devredilen 250, 251, 252, 253, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326 numaralı bağımsız bölümlerin dava ve talep konusu yapıldığı, buna göre 86 numaralı bağımsız bölümün dahili davalı D. Ltd. Şti. adına olan 1/2 hissenin dava konusu edilmediği, bu 1/2 payın davalı Ekrem S.'dan geçmediği, eldeki davada 86 numaralı bağımsız bölümün D. Ltd. Şti.'ye ait olmayan diğer 1/2'sinin davanın konusu olup bu payların dahili davalı Nurettin Ö. adına kayıtlı 29/130 pay ile dahili davalı Bilal Can D. adına kayıtlı 36/130 pay olduğu, bu iki payın toplamı 65/130 olup bu sayı sadeleştirildiğinde 1/2 yaptığı, bu nedenle İlk Derece Mahkemesince 86 numaralı bağımsız bölüm yönünden sadece Nurettin Ö. ve Bilal Can D. adına kayıtlı hisselerin iptaline karar verilmesi gerekirken her hangi bir ayrım yapılmadan ve dahili davalı D. Ltd. Şti. adına kayıtlı dava dışı 1/2 payı da kapsar şekilde iptal kararı verilmesinin doğru olmadığı, dahili davalı D. Ltd. Şti. vekilinin bu yöne ilişkin istinaf başvurusunun yerinde olduğu, her ne kadar dahili davalı Nurdan D.’ın 195 numaralı bağımsız bölümü davalılardan Osman T.’na devredilmiş ise de 43 numaralı bölümün de dava konusu olduğu, bunun malikinin de dahili davalı Nurdan D. olduğu, bu bağımsız bölüm bakımından verilen karar gerekçesinin değiştirildiği, esasa ilişkin bu hususta bir istinaf nedeni ileri sürülmediği, davacı Kamil D. vekili ve davacı şirket kayyımının vekalet ücretine yönelik istinaf istemlerinin ise yerinde olmadığı gerekçesiyle davacıların istinaf başvurularının esastan reddine, dahili davalı D. Ltd. Şti. dışındaki dahili davalıların ve davalı Ekrem S. ile davalı yanında fer'î müdahilin istinaf başvurularının sadece muvazaaya ilişkin gerekçe yönünden kabulü ile hükmün gerekçesinin HMK'nın 353/1-b-2 maddesi uyarınca yukarıda açıklanan şekilde düzeltilmesine, diğer istinaf sebeplerinin esastan reddine, HMK'nın 353/1-b-2 maddesi uyarınca dahili davalı D. Ltd. Şti. vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü İlk Derece Mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesinin 04.09.2012 tarihli ve 2009/276 Esas, 2012/345 Karar sayılı ilâmının Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararı nedeniyle ortadan kaldırılmasına, dava hakkında yeniden hüküm verilerek davanın kısmen kabulü ile Kadıköy ilçesi S. Mah. 8.8 ada 21 parselde bulunan 35, 43, 243, 244, 245, 246, 191, 192, 198, 201, 202, 203, 204, 249, 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315, 139, 140, 141, 188, 189, 190, 199, 200, 206, 207, 60, 82, 83, 64, 86 (dahili davalı Nurettin Ö. adına kayıtlı 29/130 pay ile dahili davalı Bilal Can D. adına kayıtlı 36/130 pay olmak üzere toplam 1/2 hissesi yönünden), 247, 248, 209, 193, 194, 197, 196, 195, 205, 208, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 260, 261, 262, 263, 264 (199601557901/206922265293 hissesi yönünden), 252, 253, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326, 19, 23, 33 numaralı bağımsız bölümlerin davalı ve dahili davalılar adına kayıtlı olan hisselerinin iptali ile davacı şirket adına kayıt ve tesciline, dava konusu Kadıköy ilçesi S. Mah. 8.8 ada 21 parselde bulunan 250 ve 251 numaralı bağımsız bölümler yönünden davanın tazminata dönüştüğü dikkate alınarak 677.952,38 TL tazminatın dahili davalı D. Ltd. Şti'den alınarak davacı şirkete verilmesine karar verilmiştir.

VIII. BOZMA KARARI VE SONRASI

A. Bozma Kararı

1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Ltd. Şti. vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili, dahili davalılar Nurettin Ö., Recep Y., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Zakir K., Ahmet A. vekili, dahili davalı Semra S. vekili ile fer'i müdahil vekilince temyiz talebinde bulunulmuştur.

2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;

"... 1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı Ekrem S. vekilinin aşağıdaki paragrafın kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2. Hukuk yargılamasında kural olarak kesin hükme bağlanmış bir davaya yeniden bakılamaz ise de, bunun en önemli istisnasını yargılamanın yenilenmesi oluşturmaktadır. Bazı ağır yargılama hatalarından ve eksikliklerinden dolayı maddi anlamda kesin hükmün ortadan kaldırılmasını ve daha önce kesin hükme bağlanmış bir dava hakkında yeniden yargılama ve inceleme yapılmasını sağlayan olağanüstü bir yasa yolu niteliğindeki yargılamanın yenilenmesi nedenleri, 6100 sayılı Kanun'un 374 ilâ 381 inci maddelerinde düzenlenmiş olup, Kanun'un 375 inci maddesinde sınırlı olarak sayılmış olup kıyas yolu ile bunların genişletilmesi olanaksızdır. Diğer taraftan 1982 Anayasasının 148 inci maddesinde, Anayasa Mahkemesinin görevleri arasında bireysel başvuruları kararı bağlayacağı düzenlenmiş, aynı maddenin 3 ve 4. fıkralarında;

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/18 md.) Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.

denilmiştir.

3. Anayasanın 153 üncü maddesine göre de, Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir ve Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete'de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlamaktadır.

4. 2010 yılında Anayasa'nın 148 inci maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesinde şöyle ifade edilmiştir: Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir.

5. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un Mahkemenin görev ve yetkileri kenar başlıklı 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde Yüksek Mahkemeye Anayasanın 148 inci maddesi uyarınca yapılan bireysel başvuruları karara bağlamak görevi verilmiştir. Aynı Kanun'un Bireysel başvuru hakkı kenar başlıklı 45 inci maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: Herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Esas hakkındaki inceleme kenar başlıklı 49 uncu maddesinin altı numaralı fıkrasının ilgili bölümü şöyledir: ... bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin inceleme... bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz. "Kararlar" kenar başlıklı 50 nci maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir: (1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir. Yine 6216 sayılı Kanun'un Mahkeme kararları kenar başlıklı 66 ncı maddesine göre, Mahkeme kararları kesindir. Mahkeme kararları Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.

6. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler karşısında Anaya Mahkemesince bireysel başvurular sonucu verdiği kararların hukuki niteliği üzerinde durmak gerekir. Anayasanın 148 inci maddesindeki değişikliğin gerekçesinde bireysel başvuru yolu, olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmıştır. Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, temel hak ve özgürlükleri yasama, yürütme veya yargı organlarının işlemleri tarafından ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanabilir. Bireysel başvuru öncelikle, hakları ihlal edilenlere Anayasa veya yasayla tanınan bir dava türüdür.

7. Anayasa Mahkemesinin kararına göre Anayasa’nın 148 inci maddesinde yer verilen bireysel başvuru yolu, dava dilekçesinde belirtildiği gibi sadece bir hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespiti davası değil, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlalinin önlenmesi ve bir ihlal tespiti durumunda da bu ihlalin sonuçlarını ortadan kaldıracak veya meydana gelen zararı giderecek şekilde hukuki sonuçlar doğuran bir dava niteliğindedir (AYM 1.3.2012 t. E.2011/59, K.2012/34).

8. Bireysel başvuru yolu, temyiz veya istinaf benzeri bir başvuru olmadığı gibi temyiz veya istinaf sonrası olağanüstü bir temyiz fırsatı da değildir. Anayasanın 148 nci maddesinin dördüncü fıkrasında bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı belirtilmiş, 6216 sayılı Kanun'un 45 nci maddesinde de aynı hüküm tekrar edilmiştir. Bu kapsamda temyiz ve istinaf aşamalarında, ilk derece mahkemelerinin olayları ve delilleri değerlendirmeleri doğru yapıp yapmadıkları, mahkemelerin yaptığı işlemlerin yasalara uygun olup olmadığı ve yasa kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı değerlendirilirken Anayasa Mahkemesi, genel mahkemelerin olayı ve delilleri değerlendirirken, yasa kurallarını uygularken temel hakları ihlal edip etmediklerini ve ihlal varsa bu ihlallerin bireysel başvuru yolu dışında başka bir yolla giderilip giderilemeyeceğini inceler.

9. 6216 sayılı Kanun'un 50 inci maddesinin birinci fıkrasında; bireysel başvuruların esas incelemesi sonunda başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verileceği, ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği ifade edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular kapsamındaki yetki ve görevi, hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespitiyle sınırlı olmayıp tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlerin belirlenmesini de kapsamaktadır (AYM 15.3.018 t. 2018/3007 başvuru sayılı kararı). Bu kapsamda tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderileceği hükme bağlanmıştır.

10. Kanun'da, ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin belirleme yapma bakımından Anayasa Mahkemesine geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Bunun tek sınırı 6216 sayılı Kanun'un 50 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının sonunda yer alan Anayasa Mahkemesinin idari eylem ve işlem niteliğinde karar veremeyeceğine ilişkin düzenlemedir. Buna göre anılan sınır, Anayasa Mahkemesinin ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederken idarenin yerine geçerek işlem tesis edemeyeceğini ifade eder. Bireysel başvurunun niteliği dikkate alındığında bu sınırlama sadece idare değil yasama ve yargı organları yönünden de geçerlidir. Mahkeme, ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederek kararı, gerekli işlemlerin tesis edilmesi için ilgili mercilere gönderir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi kural olarak ihlalin ve sonuçlarının nasıl ve hangi araçlarla ortadan kaldırılacağı hususunda ilgili mercilere takdir yetkisi bırakır (AYM 15.3.018 t. 2018/3007 başvuru sayılı kararı).

11. 6216 sayılı Kanun'un 50 inci maddesinde, Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderileceği belirtildiğinden ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama nitelik olarak "yeniden yargılama”dır. Yeniden yargılama sebepleri 6100 sayılı Kanun'un 375 inci maddesinde sayılmış, birinci fıkranın (i) bendinde "Kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması veya karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi” yargılamanın iadesi sebebi olarak sayılmıştır. Bu maddede Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonucu verdiği kararlar sayılmamış ise de 6216 sayılı Kanun'da yeniden yargılama yapılacağı açıkça düzenlenmiştir.

12. Yeniden yargılama, önceki yargılamadan bağımsız yeni bir davadır. Yeniden yargılamaya sebep olan mahkeme kararı, Anayasa Mahkemesinin kararı ile kısmen veya tamamen ortadan kaldırılmıştır. İhlale neden olan yerel mahkeme kararı temyiz incelemesinden geçmiş ise yerel mahkemenin verdiği ve ihlale neden olan karar kaldırıldığı için, kaldırılan kararın temyizine ilişkin Yargıtay kararı da hükümsüz kaldığından artık Yargıtay’ın onama veya bozma kararının varlığından da söz edilemez.

13. Bu açıklamalar ışığında, Anayasa Mahkemesinin 24.05.2018 tarih ve R.G Tarih ve Sayı: 22.06.2018-30456 sayılı kararında başvurucuların iki ayrı iddiasının olduğu, ilk olarak yapılan satışın taşınmaz payının gerçek değerini yansıtmadığı ve satın alan kişinin de iyi niyetli olmadığından bahisle satışın muvazaalı olduğunun ileri sürüldüğü, ikinci olarak ise şirketin tek taşınmazı ile ilgili olduğundan satışın ortaklar kurulu kararı alınarak yapılması gerektiği halde bu karar alınmadan yetkisiz yapıldığı iddiasının ileri sürüldüğü, derece mahkemelerince satışın muvazaalı olduğu, başvurucuların muvazaa iddiası bakımından derece mahkemelerinin kararlarının yeterli bir gerekçe içermediğinin söylenemeyeceği, ancak yargılamanın sonucunu doğrudan etkileyebilecek mahiyette olan yetkisizlik iddiasına ayrı ve açık bir yanıt verilmesi gerekirken hiçbir değerlendirme yapılmadığı, hükmün onanmasına ilişkin Yargıtay kararında mahkeme kararına atıfla yetinildiği, karar düzeltme istemi üzerine verilen Daire kararında ise yalnızca başvurucu şirketin iştigal konusu nedeniyle 6762 sayılı Kanun'un 443 üncü maddesinin ikinci fıkrasının uygulanamayacağının belirtilmesiyle yetinildiği, bu şekilde başvurucuların mülkiyet hakkının ihlal edildiği, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul Anadolu 21. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

14.Yeniden yargılama yapmakla yükümlü olan Mahkeme, somut olayın özelliklerine göre yeniden yargılama sonucunda ilk kararın aynısını veya benzerini verebileceği gibi ilk kararının aksine de hüküm kurabilir. Bu itibarla Mahkemece davacıların başvurusu üzerine yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi ve yeniden yargılamanın bir gereği olarak ihlalin eski karara gerekçe yazılarak aynı kararın verilmesi suretiyle değil, yeniden bir yargılama yapılarak giderilmesi isabetlidir.

15. Limited şirket müdürlerinin temsil yetkisinin kapsamı, somut olaya uygulanması gereken mülga 6762 sayılı Kanun'un 542 nci maddesi yollaması ile aynı Yasa'nın 321 inci maddesinde belirlenmiştir. Bu maddede, temsile yetkili olanların şirketin maksat ve konusuna dahil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haiz oldukları belirtilmiştir. Anılan kanun hükümleri uyarınca, şirket yönetim kurulu veya temsilcisi, ancak şirket maksat ve konusuna giren her nevi iş ve hukuki işlemleri şirket adına yapmaya yetkilidir. Şirket maksat ve konusu dışına çıkan bir işin veya hukuki işlemin yönetim kurulu veya temsilciler tarafından yapılabilmesi 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 443 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, ancak genel kurulun vereceği özel bir yetki ile olabilir. Bir başka deyişle, temsile yetkili olanlar şirketin maksat ve konusuna dahil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haiz olup davalı şirketin anasözleşmesinin “Maksat" başlığını taşıyan 3 üncü maddesine göre ise davacı şirket iştigal konusu gereği taşınmaz mal alımı ve satımı yapabilecek olup şirket temsilcisinin bu kapsamda yaptığı dava konusu işlem, anılan Kanun hükümleri kapsamında geçerli olup temsilcinin yetkisiz olduğundan söz edilemez.

16. Nitekim Mahkemece davanın reddine dair kararının Dairemizce onanması üzerine, davacı vekilince karar düzeltme isteminde bulunulmuş ve Dairemizin 19.03.2015 tarihli kararında da davacı şirketin iştigal konusu gözetildiğinde, 6762 sayılı Kanun'un 443 üncü maddesinin ikinci fıkrasının uygulanamayacağı isabetle belirtilerek davacı vekilinin karar düzeltme istemi reddedilmiştir.

17. Bu itibarla mahkemece verilen hükmün temyiz eden davalılar yararına bozulması gerekmiştir..." gerekçesiyle karar oy birliğiyle bozulmuştur.

B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...

DİRENME GEREKÇESİ

Yüce 11. HD'nin bozma kararına hangi gerekçelerle uyulmadığının tam olarak ortaya anlaşılabilmesi bakımından, bozulan kararımızdaki gerekçeler de zikredilmek suretiyle, hangi noktalarda Yüce Daire ile görüş ayrılığının ortaya çıktığının ortaya konulması gerekmiştir. Bu bağlamda;

Davalı vekilinin, dâhili davalılar vekillerinin ve feri müdâhil vekilinin istinaf başvurularının incelenmesinde:

Öncelikle usule ilişkin istinaf nedenlerinin değerlendirilmesi gerekmiştir.

 HMK'nın 125. maddesi uyarınca davaya dâhil edilenler vekilleri, istinaf başvurularında, sonradan bağımsız bölüm satın alan müvekkillerinin davaya dâhil edilmelerinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, çünkü müvekkillerinin bağımsız bölümleri satın aldıkları tarihlerde ilk derece mahkemesinin ilk hükmünün kesinleşmiş olduğundan ve derdest bir davanın mevcudiyetinden söz edilemeyeceğini, bu nedenle müvekkillerinin davaya dâhil edilmelerinin mümkün olmadığını belirterek kararı istinaf etmişlerdir.

HMK'nın 125. maddesi uyarınca, davanın açılmasından sonra davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı seçimlik hakka sahiptir. İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava, davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olurlar (m.125/1.a). İsterse, davasını, dava konusunu devretmiş olan taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür (m.125/1.b). Somut olayda, ilk derece mahkemesince davanın reddine dair verilen ilk kararın kesinleşmesinden sonra dava konusu taşınmaz üzerindeki binada bağımsız bölümler davaya dahil edilenlere devredilmiş, bundan sonra AYM'nin hak ihlali kararıyla yargılamanın tekrar yapılmasına karar verilmiş, tekrar esasa alınan dava dosyasında, bağımsız bölüm satın alanlar, davacı vekilinin talibi üzerine HMK'nın 125. maddesi uyarınca davaya dâhil edilmişlerdir.

AYM'nin yargılamanın yeniden yapılmasına dair verdiği karar üzerine yeniden esasa kaydedilen dosya, yeni bir dava olmayıp daha önce karara bağlanmış ve kesinleşmiş olan olan davanın devamıdır. Yani eldeki dava yeni bir dava olmayıp Kadıköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/276 E sayılı davasının devamıdır. AYM'nin yargılamanın yeniden yapılmasına dair kararıyla birlikte, artık kesinleşmiş bir kararın varlığından söz edilemez. Kararın, AYM'nin ihlal kararına gerekçe yapılan hususlar bakımından kesin hüküm niteliği ortadan kalkmış olup, aynı yargılamaya AYM gerekçesi kapsamında devam edileceğinden, aynı davanın devamı niteliğindedir. HMK'nın 125. maddesi, davanın açılmasından sonra dava konusunun devri hâlinde davacının sahip olduğu seçimlik hakları düzenlemiştir. Somut olayda, dava açılmasından sonra dava konusunun devri olgusu mevcuttur. Bu nedenle, davaya konu taşınmaz üzerindeki bağımsız bölümlerden satın alanların HMK'nın 125/1.a maddesi uyarınca davaya dâhil edilmesinde usule aykırılık bulunmamaktadır. Nitekim, ilk derece mahkemesinin 28.09.2019 tarihli ara kararında da belirtildiği üzere, AYM'nin yargılamayı tekrarlatan kararı, niteliği itibariyle yargılamanın iadesi kurumuna benzemektedir. Yargılamanın iadesi talebi üzerine, bu talebin kabul edilebilir olduğu belirlenip işin esasının incelendiği durumlarda da yapılan yargılama, ilk yargılamanın devamı niteliğindedir. AYM'nin yargılamanın tekrar yapılması gerektiğine dair kararı kesin olup ilk derece mahkemesi artık iade koşullarının bulunup bulunmadığını tartışamaz ve işin esasını, AYM kararı gerekçesi doğrultusunda, yeniden yargılar. Böylece eldeki dava, daha önce görülüp hükme bağlanmış olan davanın devamı niteliğinde bir davadır. Bu nedenlerle, taşınmazdan daire satın alanlara HMK'nın 125. maddesi uyarınca davanın yöneltilmesi mümkündür. Davaya dâhil edilenler vekillerinin HMK'nın 125. maddesine dayalı istinaf nedenlerinin bu nedenle reddi gerekmiştir. Yüce 11. HD'nin bozma gerekçesinde ise AYM'nin yargılamanın yeniden yapılması kararı üzerine yapılan yargılamanın, önceki yargılamadan bağımsız yeni bir dava olduğuna dair tespitine bu nedenle katılmak mümkün olmamıştır. Zira yeniden yapılan yargılamada, ilk yargılamadaki hak ihlallerini gideren tamamlayıcı bir yargılama niteliğindedir.

Davalı, davaya dâhil edilenler ve davalı yanında fer'î müdahil vekillerinin usule ilişkin diğer istinaf nedeni ise AYM'nin yargılamanın yeniden yapılmasına dair kararı üzerine davayı tekrar esasa kaydeden ilk derece mahkemesinin, bu kez yapacağı yargılamanın sınırları konusundadır. İstinaf dilekçelerinde, AYM'nin karar gerekçesinde davanın iki hukuki sebebe dayandığı, bunlardan birincisinin taşınmaz devrinin muvazaalı olduğu iddiası olup AYM kararında bu dava sebebinin derece mahkemelerince yeterli gerekçeyle reddedildiğinin belirtildiği, artık muvazaa iddiasının ve davalıların iyi niyetli olup olmadıklarının bu davada tartışılamayacağı, sadece eTTK'nın 443/2. maddesi uyarınca şirketin tek taşınmazının ortaklar kurulu kararı alınmadan satılması nedeniyle, satışı yapan şirket müdürünün bu devri yapma yetkisinin bulunmadığına dair iddianın yeterli gerekçe içermediğine dair hususun incelenebileceği ileri sürülmüştür.

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun'un 50. maddesi uyarınca; " (1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir." Bu yasal düzenlemeye göre, AYM'nin ihlalin giderilmesi için yargılamanın yeniden yapılmasına karar verildiği durumlarda, davayı yeniden görecek mahkemenin, bu yargılamayı hangi çerçevede yapacağı da belirlenmiştir. Buna göre, davayı yeniden görecek mahkeme, "... Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde" bir yargılama yapacaktır. Yani ilk kararın hak ihlali içermeyen kısımları tekrar yargılama konusu yapılamayacak, sadece ihlal konularıyla sınırlı ve ihlalin sonuçlarını ortadan kaldıracak bir yargılama yapılacaktır. Esasen bu hususlar, Yüce 11. HD'nin karar gerekçesinde de yer almaktadır.

Somut olayda AYM karar gerekçesinde, dava sebeplerinden olan muvazaalı devir iddiasının derece mahkemelerince yeterli gerekçeyle değerlendirdiği belirtilmiştir. O hâlde, muvazaa iddiasına dayalı dava sebebinin tekrar incelenememesi gerekir. Çünkü eldeki davada iki hukuki sebebe dayanılmıştır. Bunlardan muvazaa iddiası yeterli gerekçeyle değerlendirilip Yargıtay aşamalarından da geçerek kesinleşmiştir. AYM kararında, muvazaa iddiası yönünden ilk derece mahkemesi kararının ve Yargıtay kararının yeterli gerekçe içerdiği, bu yönden hak ihlali bulunmadığı belirlenmiştir. Dava sebeplerinden ikincisi ise şirket müdürünün şirkete ait tek taşınmazı devretmek konusunda yetkisiz olduğu, bu nedenle devir işleminin geçersiz olduğu iddiası olup, AYM kararında bu dava sebebinin yeterli gerekçeyle hükme bağlanmadığı, hem ilk derece mahkemesinin karar gerekçesinde hem de Yargıtay kararlarınde yeterli gerekçe bulunmadığı, bu durumun hak ihlali oluşturduğu belirtilmiştir. O hâlde, AYM kararı üzerine yeniden yapılacak yargılama, ihlali giderecek nitelikte bir yargılama olmalıdır. Bu nedenlerle ilk derece mahkemesinin, davacı şirketle davalı Ekrem S. arasındaki satış işleminin muvazaalı olduğuna dair dava sebebinin bu aşamada tekrar incelenebileceğine dair gerekçesi isabetli olmamış ve karar gerekçesinin HMK'nın 353/1.b.2 maddesi uyarınca bu şekilde düzeltilmesi gerekmiştir. Yüce 11. HD'nin bozma kararında bu hususa ilişkin bir bozma gerekçesi bulunmamaktadır. Yani Yüce 11. HD, Mahkememizin önceki kararında yer alan bu gerekçeyi bozma sebebi yapmamıştır.

Ancak mahkemenin muvazaa iddiası yönünden tekrar yargılama yapmayacak olması, davalının ve davaya dâhil edilenlerin taşınmaz devralırlarken iyi niyetli olup olmadıklarını inceleyemeyeceği anlamına gelmez. Yani Mahkemece yeniden yapılan bu yargılamada, öncelikle satıma konu taşınmazın davacı şirketin tek taşınmazı, hayati öneme sahip taşınmazı olup olmadığının ve bunun sonucu olarak eTTK'nın 443. maddesi uyarınca devir konusunda ortaklar kurulu kararının gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi; eğer ortaklar kurulu kararının gerekli olduğu kanaatine varılırsa devri yapan şirket müdürü yetkisiz olacağından, bu kez öncelikle davalı Ekrem S.'ın iktisapta iyi niyetli olup olmadığının belirlenmesi, akabinde davaya dâhil edilenlerin iyi niyetli olup olmadıklarının tespit edilerek bir hükme varılması gerekir. Çünkü eTTK'nın 321/4. maddesi uyarınca, temsile yetkili olanlar tarafından yapılan işlemlerin esas sözleşmeye veya genel kurul kararına aykırı olması, iyi niyet sahibi üçüncü kişilerin o işlemden dolayı şirkete müracaat etmelerine engel olmaz. Yani şirket müdürünün ortaklar kurulu kararı almadan şirketin önemli taşınmazını devretmesi (yetkisini aşması) hâlinde bu işlemin şirketi bağlamaması için, işlemin karşı tarafının (somut olayda davalının) bu durumu bilmesi veya bilecek durumda olması yani iyi niyetli olması gerekir. O hâlde, AYM'nin yargılamanın yeniden yapılması kararı üzerine eTTK'nın 443. maddesi kapsamında yapılacak değerlendirmenin akabinde davalının ve ondan taşınmaz alan dâhili davalıların iyi niyetli olup olmadıklarının ve iyi niyet savunmalarının dinlenip dinlenmeyeceğinin iş bu yargılamada değerlendirilmesi zorunludur. Ancak bu şekilde AYM'nin ihlal kararının sonuçlarının ortadan kaldırılması mümkün olur. AYM'nin hak ihlali tespit edip kaldırdığı kararın aynısını tekrar vermek için yeniden yargılama yapılması söz konusu olmadığı gibi, AYM kararının sadece aynı karara yeni gerekçe yazılması amacını taşıdığı da söylenemez. Mahkeme, yapacağı yeni yargılama sonucunda, ilk karardan tamamen bağımsız yeni bir karar verecektir. Bu nedenlerle, davalı vekilinin, feri müdahil vekilinin ve davaya dâhil edilenler vekillerinin iyi niyet araştırması yapılamayacağına dair istinaf nedenleri yerinde görülmemiştir.

Esasa ilişkin istinaf nedenlerinin incelenmesinde:

Davaya dâhil edilenler vekilleri, davacı şirket adına açılan davadan feragat edildiğini, bu nedenle davanın reddi gerektiğini belirterek kararı istinaf etmişlerdir. Fer'î müdahil Özcan Ş. tarafından, şirketin yetkilisi sıfatıyla, şirket adına açılan davadan feragat dilekçesi sunulmuştur. İlk derce mahkemesi kararında da işaret edildiği üzere; açılan davaya ilişkin davaya konu hukuki işlemin tarafı olan diğer ortak Özcan Ş.' in dava açılmasına muvafakat etmeme, kabul, sulh, feragat ve sair işlemle şirket adına tasarrufta bulunması TMK'nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralları ile örtüşmemekte olup böyle bir davranışın hukuken korunması mümkün değildir. Kaldı ki davacı şirket adına feragat dilekçesi veren Özcan Ş.' in, ticaret sicil kayıtlarına göre, feragat tarihinde şirketteki temsil yetkisinin de sona ermiş olduğu anlaşılmaktadır. Müdürlük süresi sona eren şirket yetkilisi, sadece acil işlemlerde şirketi temsil edebilir. Şirketin önemli bir mal varlığıyla ilgili bir davadan feragat edilmesi, bu kapsamdaki acil işlemlerden değildir. Feri müdahil Özcan Ş.'in şirket adına feragat beyanına değer atfedilmeksizin sonuca gidilmesi isabetli olup, aksi yöndeki istinaf nedenleri yerinde görülmemiştir. Yüce 11. HD, Mahkememizin önceki kararında yer alan bu gerekçeyi bozma sebebi yapmamıştır.

Kaldı ki dava, sadece şirket adına açılmamış, şirketin diğer ortağı Kamil D. adına da açılmıştır. Dava konusu olayda şirket ortaklarından sonradan fer'î müdahil sıfatını alan Özcan Ş. tarafından dava konusu taşınmazın davalı Ekrem'e devredildiği, bunun da şirketi zarara soktuğu iddia edilmekle, davacı olan ortak Kamil D.'ın, şirketin uğradığı zarar iddiasından hareketle, şirket lehine tapu iptali ile tescil istemesinde hukuki menfaatinin ve yararının bulunduğu, bu nedenle doğrudan kendi mal varlığı olmasa da şirketin uğradığı zarar kapsamında eTTK'nın 309. maddesi de gözetiltiğinde aktif husumet ehliyetine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre dâhili davalı Semra S. vekilinin Kamil D.'ın aktif husumet ehliyeti bulunmadığına dair istinaf nedeni yerinde görülmemiştir. Yüce 11. HD, Mahkememizin önceki kararında yer alan bu gerekçeyi bozma sebebi yapmamıştır.

Davalı ve davaya dâhil edilenler ile fer'î müdahil vekilleri, istinaf başvurularında şirket taşınmazının devri için ortaklar kurulu kararı gerekmediğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle, davaya konu taşınmazın (arsa hissesinin), davalı Ekrem S.'a satışı sırasında şirketin tek taşınmazı ya da şirketin faaliyetlerinin devamı açısından hayati önemi haiz taşınmazı olup olmadığı, bu taşınmazın davacı şirket tarafından davalı Ekrem S.'a satılabilmesi için ortaklar kurulu kararı alınması zorunluluğu bulunup bulunmadığı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Esasen Yüce 11. HD'nin bozma gerekçesi bu hususa ilişkindir. Yüce 11. HD bozma kararında; limited şirket müdürlerinin temsil yetkisinin kapsamının, somut olaya uygulanması gereken mülga 6762 sayılı Kanun'un 542. maddesi yollaması ile aynı Yasa'nın 321. maddesinde belirlendiği, bu maddede, temsile yetkili olanların şirketin maksat ve konusuna dâhil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haiz oldukları belirtildiği, anılan kanun hükümleri uyarınca şirket yönetim kurulu veya temsilcisinin ancak şirket maksat ve konusuna giren her nevi iş ve hukuki işlemleri şirket adına yapmaya yetkili olduğu, şirket maksat ve konusu dışına çıkan bir işin veya hukuki işlemin yönetim kurulu veya temsilciler tarafından yapılabilmesi 6102 sayılı TTK'nın 443. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ancak genel kurulun vereceği özel bir yetki ile olabileceği, bir başka deyişle, temsile yetkili olanların şirketin maksat ve konusuna dâhil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haiz olup davalı şirketin anasözleşmesinin “Maksat" başlığını taşıyan 3. maddesine göre ise davacı şirket iştigal konusu gereği taşınmaz mal alımı ve satımı yapabilecek olup şirket temsilcisinin bu kapsamda yaptığı dava konusu işlemin, anılan Kanun hükümleri kapsamında geçerli olup temsilcinin yetkisiz olduğundan söz edilemeyeceği, nitekim Mahkemece davanın reddine dair verilen kararının onanması üzerine, davacı vekilince karar düzeltme isteminde bulunulmuş olup Dairenin 19.03.2015 tarihli kararında da davacı şirketin iştigal konusu gözetildiğinde, 6762 sayılı Kanun'un 443. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanamayacağı belirtilerek davacı vekilinin karar düzeltme isteminin reddedilmiş olduğu gerekçesine yer verilmiştir.

Yüce 11. Hukuk Dairesi ile mahkememiz arasındaki görüş ayrılığı bu noktada ortaya çıkmaktadır. Çünkü Yüce Dairenin bozma gerekçesinde, temsilcinin yetkisi bakımından davaya konu taşınmazın davacı şirketin tek taşınmazı ve hayati önemi haiz taşınmazı olduğuna ve bu nedenle dahi şirket müdürünün ortaklar kurulu kararı olmadan böyle bir taşınmaz üzerinde tasarruf etme yetkisinin bulunmadığına dair gerekçelerimize değinilmemiştir. Bu nedenle, bozulan kararımızda da belirtildiği üzere;

Mülga 6762 sayılı TTK'nın 542. maddesi uyarınca, limited şirket müdürlerinin haiz oldukları temsil salahiyetinin kapsamı ve sınırlandırılması (şümul ve tahdidi) hakkında, anonim şirketin idare meclisine dair 321. maddesi uygulanır. Anılan 321. maddenin birinci ve ikinci fıkraları uyarınca, temsile salahiyetli olanlar şirketin maksat ve mevzuuna dâhil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haizdirler. Temsil salahiyetinin tahdidi, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslara karşı hüküm ifade etmez. Ancak temsil salahiyetinin sadece merkezin veya bir şubenin işlerine hasrolunduğuna veya müştereken kullanılmasına dair tescil ve ilan edilen tahditler muteberdir. Maddenin dördüncü fıkrası uyarınca, Temsile salahiyetli olanlar tarafından yapılan muamelenin esas mukaveleye veya umumi heyet kararına aykırı olması, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahısların o muameleden dolayı şirkete müracatına mani olamaz.

Açıklanan bu yasal düzenlemeye göre, limited şirket müdürü ancak şirketin amaç ve konusuna göre her türlü iş ve hukuki işlemleri şirket adına yapmaya yetkilidir. Şirketin amaç ve konusun dışında kalan bir işin veya işlemin müdür tarafından yapılabilmesi eTTK'nın 443/2. maddesi uyarınca, ancak ortaklar kurulunun vereceği özel bir yetki ile olabilir. Ayrıca, şirket ortaklar kurulunun şirkete ait tek taşınmazın satışına karar verebilmesi için de aynı Kanun'un 388. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında öngörülen toplantı ve karar nisaplarının sağlanması gerekir. Bu konudaki yerleşik Yargıtay 11. HD içtihatlarına, AYM karar gerekçesinde ayrıntılı olarak yer verilmiştir.

Bu açıklama ışığında somut olaya gelindiğinde; davada fer'î müdahil sıfatıyla temsil edilen eski yönetici ortak, devir sırasında davacı şirketin "tek gayrimenkulünü" ve " tek faaliyet alanı" olan, üzerine arsa karşılığı kat inşaa etme yükümlülüğü bulunan "hayati önemi haiz" arsasını, şirketin % 50 oranında ortağı olan davacıdan izinsiz ve habersiz olarak tapuda şatış yaparak davalı Ekrem S.'a devretmiştir. Söz konusu devri yapan şirket müdürünün mahkemece eTTK'nın 443/2. maddesi hükmü kapsamında yetkisiz olduğunun kabulü gerekir. Şirket sözleşmesinde, şirketin faaliyet konuları arasında taşınmaz ticaretinin yazılı olması sonuca etkili değildir. Çünkü somut olayda tasarrufa konu arsa hissesi, şirketin rutin ticaretinin konusu değildir. Bu arsa üzerine kat karşılığı inşaat yapmak üzere arsanın diğer hissedarlarıyla sözleşmeler yapıldığı, şirketin bu taşınmaz üzerine inşaat yaparak üreteceği bağımsız bölümleri satmayı hedeflediği anlaşılmaktadır. Yargıtayın istikrarlı uygulamalarında da limited şirketin varlığını sürdürebilmesi için hayati öneme haiz bir mal varlığının veya tek mal varlığının, ortaklar kurulu kararı olmaksızın yönetici ortak tarafından başkalarına devredilemeyeceği kabul edilmektedir. Bu bağlamda yargıtay 11. HD'nin yerleşik içtihadında, "şirketin faaliyetini sürdürdüğü tek işletmesinin devri" yönünden ortaklar kurulu kararının varlığı aranmaktadır (Yargıtay 11. HD'nin 21.03.2014 tarihli, 2012/15771 E-2014/5558 K sayılı kararı). Yüce 11. HD'nin direnmeye konu bozma kararında, bu konulara ilişkin bir gerekçe ortaya konulmamıştır. Oysa AYM'nin ihlal kararının gerekçesi, derece mahkemesinin ve Yargıtayın kararlarında bu konuya ilişkin yeterli gerekçe bulunmaması olarak açıklanmıştır. AYM tarafından tespit edilen hak ihlalinin giderilmesi için bu hususta gerekçe ortaya konulması gerekir.

 Somut olayda satışa konu taşınmazın, bu satış sırasında davacı şirketin tek taşınmazı olduğu gibi, faaliyetlerini sürdürmesi için hayati önemi haiz bir taşınmaz niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle, davacı şirketi temsilen davalıya satış yapan şirket müdürünün yetkisiz olduğunun kabulü gerekir. Dava konusu taşınmaz hissesinin, şirketin sicile kayıtlı faaliyet merkezi olmasa dahi şirketin devir tarihinde tek taşınmazı olup, şirketin faaliyetini sürdürdüğü hayati önemi haiz taşınmazı olması nedeniyle ilk derece mahkemesinin bu konuda vardığı sonuç isabetli olup aksi yöndeki istinaf nedenlerinin reddi ile ilk kararımızda direnilmesi gerekmiştir.

Bu tespitin ardından, davacı şirketten arsa hissesi satın alan davalı Ekrem S.'ın, bu satın alma işleminde şirket müdürünün devir konusunda yetkisiz olduğunu ve ortaklar kurulu kararı anılması gerektiğini bilebilecek durumda olup olmadığının yani iyi niyetli olup olmadığının ortaya konulması gerekir. Bir şirketten gayrimenkul alan tacirlerin, aldıkları gayrimenkulü kimden aldıklarını ve satan kişinin yetkili şahıs olup olmadıklarını basiretli tacir ilkesi uyarınca araştırmaları gerekir. Davalı Ekrem S.'ın, davcı şirketin devir tarihinde tek taşınmazı olup, şirketin faaliyetini sürdürdüğü ve üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi yükümleri bulunan taşınmaz hissesini davacı şirket müdürü fer'î müdahil Özcan Şimsek ile şirket adına yaptığı satış sözleşmesi ile devir aldığı, taşınmazı devraldıktan kısa süre sonra fer'î müdahil şirket ortağı olan Özcan Ş.'in kardeşi Hasan Ş.'in yetkilisi olduğu F. yapı şirketine inşaat sözleşmesi karşılığı devretme taahhüdünde bulunduğu, ayrıca taşınmazın satışına karşılık yapıldığı belirtilen ödemelerin sadece makbuzlar gösterilerek delillendirildiği ve bir şirketten gayrimenkul alan tacirlerin de aldıkları gayrimenkulü kimden aldıklarını ve satan kişinin yetkili şahıs olup olmadıklarını basiretli tacir ilkesi uyarınca bilmeleri gerekmesine göre ve ilk derece mahkemesinin karar gerekçesinde belirtilen nedenlerle, bu konuda davalı Ekrem S.'ın iyiniyet iddiasında bulunması mümkün görülmemiştir. Bu nedenlerle, aksi yöndeki istinaf nedenlerinin reddi gerekmiştir.

TMK'nın 1023. maddesi uyarınca, tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunacağından, davalı Ekrem S.'dan, davadan sonra bağımsız bölüm alan dâhili davalıların iyi niyet iddialarının değerlendirilmesi gerekir:

Dâhili davalı Dia...Şirketi'ne yapılan devirlerin davalı Ekrem'in üzerine kayıtlı olan bağımsız bölümler ile ilgili şirketin üzerine kayıtlı bağımsız bölümlerin trampa edilmesi şeklinde gerçekleştiği, devir tarihinde diğer dâhili davalılardan farklı olarak, taşınmaz bağımsız bölümleri üzerinde herhangi bir "davalıdır" şerhinin olmadığı anlaşılmakla birlikte, Dia...Şirketi'nin F. yapı ve T. şirketleri ile üçlü ortaklık ilişkisi kurarak faaliyetlerini yürüttüğü, bu ortaklık nam ve hesabına işlemlerin ve devirlerin yapıldığı, ticaret sicili ve nüfus kayıtlarına göre F. yapı şirketi ortağının Hasan Ş. olup, Hasan Ş.'in F. şirketinin % 97,5 oranında hâkim ortak ve yöneticisi olduğu, ilgilinin dosyada feri müdâhil sıfatlı olan ve davacı şirket adına devir yapan Özcan Ş. ile öz kardeş oldukları anlaşılmaktadır. Tapu kayıtları ve kat karşılığı inşaat sözleşmeleri incelendiğinde, dava konusu taşınmazın şirket tarafından devredildikten kısa bir süre sonra davacı şirket ile olan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin feshedildiği, ilgili F. yapı şirketinin de ortağı olduğu adi ortaklıkla davalı arasında yeni inşaat sözleşmesi yapıldığı ve dava konusu muvazaalı devri yapan Özcan Ş.'in kardeşinin yöneticisi olduğu F. yapı şirketinin menfaat sağladığı, ortaklık hesabına yapılan dava konusu bağımsız bölümlerin Dia'ya devirlerinin de iyi niyetli devirler olarak kabul edilemeyeceği sonucan varılmıştır. Bu nedenle, dâhili davalı Dia şirketine yapılan devirler bakımından yolsuz tescil niteliğindeki devir işleminde, dâhili davalı Dia'nın iyi niyetli kabul edilemeyeceği yönündeki ilk derece mahkeme kararı isabetli olup dâhili davalı Dia şirketi vekilinin ortaklar kurulu kararı bulunmamasının müvekkilinin hukuki durumunu etkilemeyeceği, devirlerin aradan geçen uzun süre sonra trampa yoluyla yapılmış olması da dikkate alındığında müvekkilinin TMK'nın 1023. maddesi uyarınca iyi niyetli hamil olduğunun kabulü gerekeceği yönündeki istinaf nedenleri yerinde görülmemiştir.

Diğer dâhili davalılar yönünden yapılan değerlendirmede; bir hususun tapu siciline şerh edilmesi, şerh edilen olguyu alenileştirir. TMK'nın 1010. maddesinin son fıkrası uyarınca, tapuda işlem yapanlar ve tapuya kayıtlı taşınmaz üzerinde mülkiyet veya diğer bir hak iktisap edenler, tapu kaydına şerh düşülen bir hususu bilmediklerini ileri süremezler. Böylece çekişmeli hakların, sonradan hak iktisap edenlere karşı da ileri sürülmesi mümkün hâle gelir. Somut olayda, davaya konu bir kısım bağımsız bölümlerin dâhili davalılara devredildiği iddiasıyla HMK'nın 125. maddesi uyarınca devralanlara dava teşmil edilmiş, mahkeme bu talebi kabul etmiş ve bu kişiler dâhili davalı sıfatıyla davada taraf haline gelmişlerdir. Davanın ilk açıldığı tarihte her ne kadar arsa mahiyetinde olsa da davanın reddine dair ilk verilen hükmün kesinleşmesi sonrasında, dava konusu taşınmaz hissesi üzerinde yapılan bağımsız bölümlerin büyük kısmının dâhili davalılara devredildiği görülmektedir. Bu devirlerin incelenmesinde, dâhili davalı Dia şirketi haricindekilere, yargılamanın iadesi talepli açılan aynı mahkemenin 2016/449 esas sayılı dosyasında 09/01/2017 tarihinde verilen ve tapuya şerh edilen "davalıdır" şerhinden sonra dâhili davalılarca bağımsız bölümlerin devir alındığı görülmektedir. Bu durumda, TMK'nın 1010. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca dâhili davalıların, iş bu devirler sırasında taraflar arasındaki davayı bilmedikleri iddiasının ve buna dayalı olarak ileri sürülen iyi niyet iddiasının kabulü mümkün görülmemiştir. Mahkemenin 2016/449 E sayılı davasında tapuya konulan "davalıdır" şerhinin devir tarihinde tapu kayıtlarında fiilen mevcut olduğu gözetildiğinde; dâhili davalı vekillerinin aksi yönündeki istinaf başvuru nedenleri yerinde görülmemiştir. Zira davalıların taşınmaz satın aldığı tarihte tapu sicilinde "davalıdır" şerhinin bulunması iyi niyet iddiasını ortadan kaldırmaya yeterli olup anılan davanın sonraki aşamaları, davalıları iyi niyetli hâle getirmez.

Yargılama sürecinde davaya dâhil edilenlerden Dia...Şirketi'nin davaya dâhil edilme kararından sonra icra edilen 01.10.2019 tarihli oturama vekili vasıtasıyla katıldığı, yine dâhili davalı Nurettin Ö. ve altı arkadaşının vekilleri tarafından aynı tarihli oturumda temsil olundukları ve tedbir kararına itirazlarını da içeren beyanlarını bildirdikleri, sonraki aşamalarda da dâhili davalıların yargılama süreci boyunca vekillerince temsil olunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, mahkemece dâhili davalılara delil sunma ve tanık dinletme olanağı sunulmadığı, bu kapsamda adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına dayalı istinaf nedenleri yerinde görülmemiştir.

Eldeki dava, AYM tarafından yargılamanın yeniden yapılması kararı verilmesi üzerine görülmekte olduğundan mahkemece nispi harç ve nispi vekalet ücreti esas alınmak suretiyle yargılama yapılıp hüküm kurulmuş olması isabetlidir. Ayrıca mahkemece davanın başında harç alınıp, yargılama sürecinde mahkemece davacı tarafından eksik harcın ikmali sağlanarak yargılama sürdürüldüğü anlaşılmakla, davalı Ekrem S. vekili ile dâhili davalı Berrin S. ve altı arkadaşı vekilinin, mahkemece maktu harç ve vekalet ücretine hükmetmesi gerektiği ve yine davanın eksik harç ile görülmesi nedeniyle usulden reddi gerektiği yönündeki istinaf nedenleri yerinde görülmemiştir.

Davalı Ekrem S. vekili ile dâhili davalı Dia vekili istinaf başvurusunda, kat karşılığı inşaat sözleşemesi uyarınca dava konusu taşınmaz hissesine 49,42 adet daire isabet ettiğini, ancak mahkemece davacının dava konusu yaptığı 69,76 adet daire yönünden hüküm kurulduğunu, bu hususun davacıyı sebepsiz zenginlenştirdiğini ileri sürmüştür. Dava konusu bağımsız bölümlerin, şirket yöneticisi fer'î müdâhil tarafından davalı Ekrem S.'a yolsuz tescil edildiği sonucuna ulaşılan taşınmaz hissesi karşılığında davalı Ekrem S.'a, ondan da diğer dâhili davalılara geçen bağımsız bölümler olduğu anlaşılmakla, bu yöndeki davalı Ekrem S. vekili ile dâhili davalı Dia vekilinin istinaf başvurusu yerinde görülmemiştir.

Yine aynı gerekçeyle, davaya ve iptal kararına konu bağımsız bölümlerin dâhili davalı Dia' ya davalı Ekrem ile yapılan trampa sonucu geçen daireler olduğu, trampa nedeniyle davalı Ekrem 'e geçen dairelerin de hüküm sonucuna göre müvekkili Dia adına tescili gerektiği ancak mahkemece bu durumun dikkate alınmadığı yönünde dâhili davalı Dia vekilinin istinaf nedeni de yerinde görülememiştir. Kaldı ki bu hususta, Dia'nın iç ilişki kapsamında davalı Ekrem S.'a karşı yasal yollara müracaat muhtariyeti bulunmakta olup bu konu eldeki davanın konusu değildir. Bu nedenle Dia vekilinin bu konudaki istinaf nedeni yerinde görülmemiştir.

İlk Derece Mahkemesince kurulan hükümde tapu kaydının iptaline ve davacı şirket adına tapuya tesciline karar verilen 86 nolu bağımsız bölümün dosyadaki tapu kayıtlarına göre 1/2'sinin dâhili davalı Dia şirketine ait olduğu anlaşılmaktadır. Davacılar tarafından sunulan dâhili dava dilekçesinde, dâhili davalı Dia şirkete davalı Ekrem S. tarafından devredilen 250, 251, 252, 253, 320, 321, 322, 323, 324, 325, 326 nolu bağımsız bölümlerin dava ve talep konusu yapıldığı görülmektedir. Buna göre 86 nolu bağımsız bölümün dâhili davalı Dia...Şirketi adına olan 1/2 hissenin dava konusu edilmediği anlaşılmaktadır. Bu 1/2 payın davalı Ekrem S.'dan geçmediği anlaşılmaktadır. İş bu davada 86 nolu bağımsız bölümün Dia...Şirketi'ne ait olmayan diğer 1/2'si davanın konusu olup bu paylar; dâhili davalı Nurettin Ö. adına kayıtlı 29/130 pay ile dâhili davalı Bilal Can D. adına kayıtlı 36/130 paydır. Bu iki payın toplamı 65/130 olup bu sayı sadeleştirildiğinde 1/2 yapmaktadır. Bu nedenle ilk derece mahkemesince 86 nolu bağımsız bölüm yönünden sadece Nurettin Ö. ve Bilal Can D. adına kayıtlı hisselerin iptaline karar verilmesi gerekirken, her hangi bir ayrım yapılmadan ve dâhili davalı Dia şirketi adına kayıtlı dava dışı 1/2 payı da kapsar şekilde iptal kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur. Bu nedenle, dâhili davalı Dia...Şirketi vekilinin bu yöne ilişkin istinaf başvurusu yerinde görülmüş ve HMK'nın 353/1.b.2 maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi hükmünün bu yönden düzeltilmesi gerekmiştir.

Davacılar vekili, 12.07.2019 tarihli dava dilekçesinde Nurdan D.'a da husumet yönelterek, Ekrem S. tarafından devredilen 195 nolu bağımsız bölümün tapu kaydının iptalini istemiştir. Dâhili davalının beyanına ve tapu kaydına göre, 195 nolu bağımsız bölümü Osman T.'na devretmiş olduğu, bu devrin dâhili dava dilekçesinden önce gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Ancak davacı tarafından 43 nolu bağımsız bölümün de dâhili dava dilekçesiyle dava konusu edildiği, Kadıköy Tapu Sicil Müdürlüğünün 15.12.2020 tarihli cevabi yazısı içiriğinden 43 nolu bağımsız bölümün tamamının Nurdan D. adına kayıtlı olduğunun anlaşıldığı, mahkemece de kurulan hükümde 43 nolu bağımsız bölümün tapusunun da iptali ile davacı adına tesciline karar verildiği gözetildiğinde, ilk derece mahkemesinin 43 nolu bağımsız bölüme ilişkin gerekçesinin bu şekilde düzeltilmesi ile yetinilmiştir. Esasen, dahili davalı Nurdan yönünden bu hususa ilişkin bir istinaf nedeni de ileri sürülmemiştir.

Davacı vekili ile davacı G.O... Şirketi kayyımının istinaf başvuru nedenlerinin incelenmesinde;

İlk derce mahkemesi gerekçesinde de işaret edildiği üzere, dava konusu yapılan dâhili davalı Dia şirketine yapılan ve yolsuz tescil niteliğinde olduğu ileri sürülen taşınmaz bağımsız bölümlerinden 250 ve 251 nolu bağımsız bölümlerin dava dışı üçüncü bir şahsa satıldığı, davacı yanca bu taşınmazlar yönünden yapılan devir bedeli mukabilinde tazminat talebinin ileri sürüldüğü anlaşılmaktadır. Mahkemece bu bağımsız bölümler yönünden bilirkişi raporunda dava tarihindeki değeri üzerinden tazminat talebinin kısmen kabulü ile 677.952,38 TL'nin anılan şirketten alınarak davacı şirkete verilmesine, fazla talebin reddine karar verildiği, kısmen ret kararının esasına yönelik bir istinaf sebebinin ileri sürülmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda, tazminat talebinin reddedilen kısmı yönünden davacılar aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle, davacılar tarafından tahsili talep edilen tutar bakımından reddedilen kısım yönünden dâhili davalı Dia lehine nispi vekalet ücretine hükmedilmesi isabetli olup, davacıların aksi yöndeki istinaf nedenleri yerinde görülmemiştir.

Mahkemece kurulan hükümde dâhili davalı Zakir K. lehine 4.080,00 TL maktu vekalet ücretine hükmedildiği anlaşılmaktadır. Dosyanın incelenmesinde, davacılar tarafından bu dâhili davalıya devredilen 261, 262, 263 ve 264 nolu bağımsız bölümlerin tümünün tapusunun iptali talep edilmiş, mahkemece 261, 262 ve 263 nolu bağımsız bölümler için davanın kabulüne, 264 nolu bağımsız bölüm için ise davanın kısmen (bu bağımsız bölümün 19960157901/206922265293 hissesi yönünden) kabulüne karar verilmiş, bu bağımsız bölüme ilişkin fazla talebin reddine karar verilmiştir. Hükmün bu bağımsız bölüme ilişkin kısmının esasına yönelik bir davacı istinafı bulunmamaktadır. Bu dâhili davalı yönünden 264 nolu bağımsız bölüme yönelik fazla talebin reddine karar verildiğine ve bu kararın esasına yönelik bir istinaf nedeni de ileri sürülmediğine göre, dâhili davalı yararına avukatlık ücreti tayin edilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, davacıların bu yöne ilişkin istinaf başvurusu yerinde görülmemiştir.

Açıklanan bu gerekçelerle, Mahkememizin 2021/1305 E- 2022/451 K sayılı, 14.04.2022 tarihli kararında direnilmesine ve sonuçta, davacıların istinaf başvurularının esastan reddine; dahili davalı Dia şirketi dışındaki dahili davalıların ve davalı Ekrem S. ile davalı yanında feri müdahilin istinaf başvurularının sadece muvazaaya ilişkin gerekçe yönünden kabulü ile hükmün gerekçesinin yukarıda açıklanan şekilde düzeltilmesine, diğer istinaf sebeplerinin esastan reddine; HMK'nın 353/1.b.2 maddesi uyarınca dahili davalı Dia şirketi vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılarak davanın esası hakkında Dairemizce yeniden hüküm kurulmasına dair aşağıdaki hüküm kurulmuştur..." şeklindeki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir.

IX. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar

Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Ltd. Şti vekili, dahili davalı Semra S. vekili, dahili davalılar Ahmet A., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Nurettin Ö., Recep Y., Zakir K. vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili ve fer'î müdahil vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri

1. Davalı Ekrem S. vekili; önceden kesinleşen karara aykırı karar verilemeyeceğini, yapılan işlemin fer'î müdahil yönetici ortağın yetkisi dahilinde yapıldığını, şirketin iştigal konusu itibariyle dava konusu devir işleminin geçerli olduğunu, 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesinin uygulama alanı bulmayacağını, şirketin gayrimenkul olmaksızın da faal olabileceğini, Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen ihlâllerin ortadan kaldırılmasıyla sınırlı olarak hüküm verilmesi gerektiğini, müvekkilinin iyiniyetli olup bu hususun sorgulanamayacağını, satış bedelinin kadri maruf olduğunu, taşınmazda hacizlerin bulunduğunu, davacı şirketin dava konusu taşınmaz dışında da faaliyetleri olduğunu, ortaklar kurulu kararı hususunun genel yaklaşıma ve öğretiye aykırı olduğunu, hayati olduğu söylenen mal varlığının da müdür tarafından satabileceğini, satışın şirketin mutat işlerinden olduğunu, ortaklar kurulu kararına ihtiyaç bulunmadığını, taşınmazın şirket ihtiyacı sebebiyle satıldığını, iyiniyet kurallarının yanlış uygulandığını, davacı şirketten müvekkiline geçmeyen bağımsız bölümlerin de hatalı olarak hükme katıldığını, bu durumun sebepsiz zenginleşmeye neden olacağını, hükmün hatalı kurulduğunu belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.

2. Dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T. ve Nurdan D. vekili; Anayasa Mahkemesi kararı öncesi kesinleşen hususlara aykırı karar verildiğini, müvekkillerinin davaya dahil edilmesinin hatalı olduğunu, müvekkillerinin taşınmazları alırken iyiniyetli olduklarını, Anayasa Mahkemesi kararının yetkisini aştığını, 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesinin uygulanamayacağını, iyiniyetin kararda tartışılamayacağını, satın alınan bağımsız bölümlere ait bedellerin ödendiğini, dava konusu dışındaki bağımsız bölümler yönünden taşkın hüküm kurulduğunu belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.

3. Dahili davalı Ahmet A., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Nurettin Ö., Recep Y. ve Zakir K. vekili; Anayasa Mahkemesi kararının kapsamı aşan hususlarla alakalı olduğunu, HMK’nın 125. maddesinin uygulanamayacağını, müvekkillerinin iyiniyetli olduklarını, 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesinin uygulanamayacağını, kesinleşmiş hususlara aykırı karar verildiğini, iyiniyetin yeniden değerlendirilemeyeceğini, müvekkillerinin davaya dahil edilmelerinin hatalı olduğunu, müdürün yetkisinin müvekkillerini bağlamayacağını, taşınmazların bedelleri karşılığında alındığını belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.

4. Dahili davalı Semra S. vekili; müvekkilinin kesinleşmiş karara güvenerek iyiniyetli olarak taşınmazları devraldığını, HMK’nın 125. maddesi kapsamında davaya dahil edilmesinin doğru olmadığını, kesinleşmiş hususlarda karar verilemeyeceğini, bedeli ödenerek taşınmazların devralındığını, muvazaa ve iyiniyetin tartışılamayacağını, 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesinin uygulama alanı bulunmadığını, müvekkilinin davacı şirketten geçtiği belirtilen hissenin dışında edinilen taşınmazların da hatalı olarak hükme konu edildiğini belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.

5. Dahili davalı D. Danışmanlık. Ltd. Şti. vekili; Anayasa Mahkemesi kararı ile çizilen sınırların dışına çıkıldığını, iyiniyetin tartışılamayacağını, kesinleşmiş hususların kapsam dışında bırakılması gerektiğini, müvekkilinin tüm davaların sonuçlanmasından sonra taşınmazda inşaat yapan adi ortaklıkta hissedar olduğunu, basiretli hareket ettiğini, tescil edilen taşınmazların ortaklıktan hakkına düşen bağımsız bölümler olduğunu, 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesine aykırı bir durumun olmadığını, iyiniyete dair bir eksikliğin bulunmadığını, HMK’nın 125. maddesinin uygulanarak müvekkilinin davaya dahil edilmesinin hatalı olduğunu, müvekkili şirketin iyiniyetli olduğunu belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.

6. Fer'î müdahil vekili; Anayasa Mahkemesi kararı ile çizilen sınırın aşıldığını, kazanılmış haklara aykırı karar verildiğini, 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesinin uygulama alanı bulunmadığını, dava konusu devrin yetki çerçevesinde yapıldığını, şirketin yararına hareket edildiğini, hayati niteliği haiz bir mal varlığı devrinin söz konusu olmadığını, devir ile şirketin iflastan kurtulduğunu belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.

C. Gönderme kararı

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/5. maddesi gereğince verilen Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.02.2024 tarihli ve 2024/200 Esas, 2024/1118 Karar sayılı kararı ile; "... Taraflar arasındaki tapu iptal ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabul kararı verilmiştir.

Kararın davalı Ekrem S., dahili davalı D. Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D., dahili davalılar Nurettin Ö., Recep Y., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Zakir K., Ahmet A., Semra S. vekilleri ile fer'i müdahil Özcan Ş. ve davacı vekilince ve davacı şirket kayyımı tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Ekrem S., dahili davalı D. Danışmanlık Hizmetleri Limited Şirketi, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D., dahili davalılar Nurettin Ö., Recep Y., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Zakir K., Ahmet A., Semra S. vekilleri ile fer'i müdahil Özcan Ş. tarafından temyiz edilmiş ve Dairemizin 23.02.2023 tarihli, 2022/4855 E. ve 2023/1071 K. sayılı kararı ile bozulmuştur.

Dairemiz bozma kararına Bölge Adliye Mahkemesince direnilmesi üzerine karar davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti. vekili, dahili davalı Semra S. vekili, dahili davalılar Ahmet A., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Nurettin Ö., Recep Y., Zakir K. vekilleri, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekilleri, davalı yanında fer'i müdahil Özcan Ş. vekili tarafından temyiz edilmekle 6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu’nun 373 üncü maddesinin beşinci fıkrası gereğince Dairemizce yapılan incelemede;

23.02.2023 tarihli, 2022/4855 E. ve 2023/1071 K. sayılı bozma kararının usul ve kanuna uygun olduğu ve direnme kararının genişletilen gerekçe çerçevesinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından değerlendirilmesi gerektiği anlaşıldığından dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar vermek gerekmiştir..." şeklindeki gerekçeyle dosyanın Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine oy birliğiyle karar verilmiştir.

D. Uyuşmazlık

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu taşınmaz hissesinin devrinin davacı şirketin varlığını sona erdirerek şirketin tasfiye sürecine girmesine neden olacak niteliği haiz önemli miktarda bir mal varlığı devri olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre dava konusu taşınmaz hissesinin devri yönünden 6762 sayılı TTK’nın 443/2. maddesi kapsamında ortaklar kurulunca karar alınmasının gerekli olup olmadığı ve dolayısıyla anılan devrin davacı şirket müdürünün 6762 sayılı TTK'nın 542. maddesindeki yollamayla limited şirketlerde de uygulanacak olan aynı Kanun’un 321. maddesi anlamında olağan temsil yetkisi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

1. İlgili Hukuk

1. 6762 sayılı TTK'nın 321, 443, 542, 546, 549, 552 ve 546. maddeleri,

2. 6103 sayılı Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un (6103 sayılı Kanun) 2. maddesi.

2. Değerlendirme

1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenleme ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.

2. Limited şirketlerin kanunen bulunması zorunlu organları, ortaklar kurulu ve müdürlerdir. Müdürler, limited şirketin iç işlerinde yönetim organı, dış ilişkilerinde ise temsil organı olarak görev yaparlar. Müdürün temsil yetkisi, şirketin üçüncü kişilere karşı borçlanmasını yahut üçüncü kişilerden alacaklı olmasını ifade eden yazılı ve sözlü her tür hukuki işlemin yapılması ve takibini ifade eder. Bu anlamda temsil yetkisini haiz limited şirket müdürünün organ sıfatıyla ve şirketi temsilen üçüncü kişilerle yapacağı sözleşmeler, şirket için bağlayıcı olacaktır. Bu kapsamda limited şirket müdürlerinin organ sıfatını haiz olmaları, şirketin haksız fiil ve sözleşmeye dayalı sorumluluğu bakımından önem taşımakta olup müdür tarafından akdedilen sözleşmenin ifa edilmemesinden bizzat şirket sorumlu olacağı gibi müdürün organ olarak şirket görevlerini ifası sırasında işlediği haksız fiillerden de kural olarak şirket sorumludur (Işık Özer, Şirketler Hukuku Şerhi, Editör: Kemal Şenocak, Cilt IV, Ankara, 2023, s. 4625).

3. Limited şirket müdürünün temsil yetkisinin kapsam ve sınırları, 6103 sayılı Kanun'un 2. maddesi gereğince somut olayda uygulama alanı bulan 6762 sayılı TTK'nın 542. maddesine göre belirlenecektir. Bu belirlemede ise anılan hükümde yapılan yollamayla aynı Kanun'un 321. maddesi çerçevesinde bir değerledirme yapılması gerekir. Buna göre şirketi temsile yetkili olanlar, şirketin maksat ve mevzuuna dahil her tür iş ile hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanma hakkını haizdirler. Bu anlamda temsil yetkisinin sınırları, şirketin işletme konusuna göre belirlenecektir. Zira ortaklığın haklardan yararlanma ehliyeti konularıyla sınırlı olup yararlanma ehliyetinin bulunmadığı hâllerde kullanma ehliyetinden söz edilemeyeceğinden konu dışında yapılan işlemler yok hükmündedir.

4. Dolayısıyla şirketin maksat ve mevzuu dahilinde şirkete ait mal varlığına dahil değerlerin müdürlerce münferiden tasarruflara konu edilerek devredilmesi yahut bu kapsamdaki mal varlığının devralınması mümkündür. Limited şirketin amaçlarına ulaşması ve hayatiyetini devam ettirmesi için mal varlığının idaresi ve 6762 sayılı TTK'nın 546. maddesi kapsamında şirket sermayesinin korunması ile görevlendirilen müdürlerin, şirket adına yapabilecekleri iş ve işlemlerin sınırlarının tayini amacıyla şirketin işletme konusunun yorumu sırasında, kanunun amacı ile şirketin menfaatlerine uygun değerlendirme yapılması yerinde olur.

5. Bu bağlamda müdürlerin, limited şirket idaresi sırasında yapmaya yetkili oldukları iş ve işlemlerin sınırlarının belirlenmesi için şirketin amaç ve işletme konusunun değerlendirilmesi sırasında geniş yorum yapılması gerekir. Başka bir anlatımla; şirketin ana sözleşmesinde gösterilen işletme konusu dahilinde faaliyette bulunarak kazanç elde edip bunun paylaşımı için gerekli olan bütün işlemlerin şirketin maksat ve mevzuu içerisinde olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla piyasa koşullarına göre şirketin amacı ile işletme konusunun gerçekleşmesi için yapılması gereken iş ve işlemlerin beraberinde getirdikleri diğer iş ve işlemler de şirketin işletme konusu dahilindedir. Bu itibarla şirket yönetimi sırasında anılan türdeki iş ve işlemlerin yapılması da 6762 sayılı TTK'nın 542. maddesindeki yollamayla uygulanan aynı Kanun'un 321. maddesi anlamında şirket müdürlerinin temsil yetkileri kapsamındadır.

6. Bu çerçevede, müdürün şirketi ve faaliyetlerini idaresi sırasında yapmış olduğu bir işlem, alınan risk ile orantılı olarak şirketin amacına ulaşması ve hayatiyetini devam ettirmesi yönünden yarar sağlayacaksa, yapılan işlemin şirketin işletme konusu içerisinde kaldığı kabul edilebilir. Zira aksinin kabulü; müdürlerin temsil yetkilerinin, şirket menfaatlerine aykırı olacak düzeyde sınırlandırılması, bu suretle her işlem öncesinde ortaklar kurulundan karar almak suretiyle şirket faaliyetlerinin yavaşlaması ve şirketin yönetim organı ile diğer organları arasındaki dengenin zarar görmesi sonucunu doğurur.

7. Öte yandan şirketin sahip olduğu mal varlığı ile faaliyetini önemli düzeyde etkileyebilecek tasarrufların, şirketin mal varlığının korunmasına dair amaç kapsamında şirket yöneticilerinin yetki alanı dışına alınıp ortaklar kurulunun yetkisine dahil edilmesi gerekliliği doktrin ve içtihatlarda değerlendirilmiştir (Özlem Akıncı Albayrak, Anonim Şirketler Hukukunda Şirket Malvarlığının Korunması, İstanbul, 2022, s. 488; HGK 27.09.2023 tarih, 2022/11-1004 Esas, 2023/860 Karar ve 06.04.2011 tarih, 2010/4-650 Esas, 2011/67 Karar). Zira bir şirketin mal varlığı, sınırlı sorumluluk ile mal varlığının ve dolayısıyla sermayenin korunması ilkeleri uyarınca hem şirketin hayatiyeti, hem de ortaklar ve alacaklılar gibi şirketle ilgili menfaat sahipleri için önem arz eden bir kavram olup şirketin hukuki ve ekonomik devamlılığı ile doğrudan bağlantılıdır (Damla Songur, Anonim Şirketlerde Önemli Miktarda Malvarlığı Üzerine İşlemler, İstanbul, 2021, s. 4).

8. Bu bağlamda yöneticilerin yetkileri, şirketin amacı ve işletme konusu çerçevesinde gerçekleştirilecek olağan işlerle sınırlı olup şirketin fiilen tasfiye aşamasına girmesine neden olacak düzeydeki şirket mal varlığı devrinin şirket yöneticilerinin olağan temsil yetkisi kapsamında olduğu söylenemez. Başka bir ifadeyle; şirket yöneticilerinin yetkileri, işletme konusunun elde edilmesi için gereken olağan işlemlerle sınırlı olup şirketin hayatiyeti ile alakalı olan olağanüstü işlemlerde karar yetkisi ortaklar kuruluna aittir (Oğuz İmregün, Anonim Ortaklıklar, İstanbul, 1968, s. 156, 157).

9. Bu bağlamda şirket faaliyetini sona erdirecek, şirketin geleceği üzerinde önem arz eden etkiler doğuracak iş ve işlemler bakımından kanunen şirketin feshine karar verebilecek olan (6762 sayılı TTK m. 549) ortaklar kurulunun yetkili olması, müdürler yönünden anılan türden işlemler için bu yönde onay veren bir ortaklar kurulu kararına ihtiyaç duyulması, hem şirketin hem de şirketle ilgili menfaat sahipleri ile şirketin gelecekteki faaliyetlerinin teminatı olan şirket mal varlığının korunması amacına uygun düşer. Zira şirket mal varlığı üzerinde gerçekleştirilecek toptan devirler, kimi zaman şirketin işletme konusunu gerçekleştirme olanağını ortadan kaldırabileceği gibi şirkette yapısal değişikliğe de neden olabilecek ve nihayetinde şirketin sona ermesine sebebiyet verecek etkiler doğurabilir.

10. Bu sebeple şirketin işletme konusu dahilindeki olağan işlemler dışında yer alan nitelikteki bir tasarruf, şirketin mevcudiyeti ve devamlılığına etkisi bakımından hayati önemi haiz olağanüstü bir işlem olduğundan, bu türdeki bir işlemin icrasına karar verme yetkisi de ortaklar kuruluna ait olmalıdır. Zira ortaklar kurulu, şirketlerde önemli kararların alındığı bir organ niteliğini haiz olması sebebiyle şirketin sona ermesi sonucunu doğuracak nitelikteki kararlar, münhasıran ortaklar kurulu tarafından alınmalıdır (6762 sayılı TTK md. 549). Bu durum aynı zamanda, şirketin sağlıklı işleyebilmesi için organlar arasında kanun tarafından tesis edilen dengenin gereğidir.

11. Buradan hareketle, limited şirket müdürlerinin, şirketin faaliyetinin devamlılığını sona erdirerek şirketin fiilen tasfiye aşamasına girmesine neden olacak düzeydeki bir mal varlığı devrini gerçekleştirebilmeleri, bu hususta verilmiş bir ortaklar kurulu kararının varlığını gerektirir. Bu çerçevede limited şirketlerde tasfiyenin icrası yönünden 6762 sayılı TTK’nın 552. maddesi atfıyla uygulanacak olan aynı Kanun’un 443/2 hükmünün, tasfiye aşamasında olmamakla birlikte şirketin faaliyetini sona erdirip fiilen tasfiyesine neden olacak nitelikte bir mal varlığı devri sırasında kıyasen limited şirketlerde de uygulanması mümkündür. Dolayısıyla şirketin üzerinde faaliyetini devam ettirdiği ve aktiflerinin tamamını oluşturan tek mal varlığı olan taşınmaz ve yahut başka tür bir mal varlığının devrinde yetkinin ortaklar kuruluna ait olduğu kabul edilmelidir.

12. Önemle belirtilmelidir ki; şirketin üzerinde faaliyetini devam ettirdiği tek mal varlığını oluşturan taşınmaz yahut başka bir mal varlığı değerinin devrinde, şirket müdürlerinden ziyade 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesi anlamında ortaklar kurulunun yetkili olduğuna dair kabul; bu tür bir devrin "aktiflerin toptan satılması" niteliğini haiz olmasını gerektirir. Başka bir anlatımla; şirkete ait tek bir taşınmazın devri, şirketin mali durumu ve faaliyet alanı nazara alınarak "aktiflerin toptan satılması" olarak kabul edilemeyecek nitelikte ve şirketin işletme konusu kapsamında olağan bir devir niteliğini haiz olması hâlinde, 6762 sayılı TTK’nın 443/2 hükmünün uygulama alanı içerisine girmez. Zira 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesinin ilk cümlesindeki "Aktiflerin toptan satılabilmesi için umumi heyetin kararı gereklidir." şeklindeki düzenleme göz önüne alındığında; maddedeki düzenlemenin uygulama koşullarından biri de "aktiflerin toptan satılması" niteliğini haiz bir devrin varlığıdır.

13. Bunun yanında limited şirkete ait bir mal varlığının şirket müdürü tarafından devri sırasında, 6762 sayılı TTK’nın 443/2 hükmünün tasfiye öncesi uygulama koşullarından bir diğeri ise; "aktiflerin toptan satılması" niteliğindeki bu devrin, somut olayda şirketin faaliyetini sona erdirerek şirketin fiili veya hukuki anlamda tasfiye sürecine girmesine neden olacak düzeyde bir devir niteliğine sahip olmasıdır. Ancak bu iki koşulun kümülatif olarak varlığı durumunda tasfiyeden önceki bir aşamada şirket müdürü tarafından yapılacak devir, anılan hususta 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesi anlamında ortaklar kurulunun bu yöndeki bir kararını gerektirir.

14. Bu yaklaşım, limited şirket müdürlerinin şirketin mal varlığını idaresi sırasında yetkilerini, özen ve sadakat yükümlülüğü kapsamında sermayenin korunması ilkesine (6762 sayılı TTK m. 546) uygun olarak kullanmaları gerektiğine dair göreviyle uyumlu olduğu gibi 6762 sayılı TTK'nın 549. maddesi gereğince şirketin feshine karar verme yetkisi gibi önemli bir yetkiyi organ olarak bünyesinde bulunduran ortaklar kurulunun, şirket içerisindeki konumunu belirleyen kanuni düzenlemeye de uygun düşer. Ayrıca şirket organlarının nitelikleri ile aralarındaki menfaat dengesine uygun olarak yapılan yetki dağılımına zarar verecek ve şirketin varlığını sona erdirecek düzeyde önem arz eden devirler için münhasıran karar alma yetkisi, şirketin en önemli karar mercii olan ortaklar kuruluna ait olmalıdır.

15. Netice itibariyle tasfiye aşamasından önceki faaliyetleri kapsamında bir limited şirkette, "aktiflerin tamamının toptan satılması" niteliğini haiz olup şirketin faaliyetini sona erdirerek şirketin tasfiye sürecine girmesine neden olacak düzeyde hayati önemi haiz bir mal varlığı değeri olan tek taşınmazın şirketin müdürü tarafından, bu yönde bir ortaklar kurulu kararı olmaksızın devrine dair hukuki işlem, yukarıda sayılan yasal düzenlemeler ve kabul edilen ilkeler gereğince batıldır. Öte yandan limited şirket müdürlerince, işletme konusu dahilinde gerçekleştirilen yönetim faaliyetleri sırasında, şirketin amacı çerçevesinde yapılan mal varlığı devirleri ile bu devrin beraberinde getireceği olağan iş ve işlemler yönünden ise müdürler, 6762 sayılı TTK'nın 542. maddesindeki yollamayla uygulanan aynı Kanun'un 321. maddesi anlamında şirketi temsile yetkilidirler. Bu bağlamda müdürlerin temsil yetkisi dahilinde şirket adına gerçekleştirdikleri iş ve işlemlerin geçerliliği ise bu yönde bir ortaklar kurulu kararının varlığına bağlı değildir.

16. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı şirketin iki ortaklı bir yapıya sahip olduğu, her bir ortağın şirkette %50 oranında pay sahibi oldukları, bu ortaklardan birinin davacı Kamil D., diğer ortağın ise fer'î müdahil Özcan Ş. olduğu, davacı şirket bünyesinde alınan 13.10.2005 tarihli ve 3 numaralı karar ile on yıl için her bir ortağın münferiden davacı şirketi temsil ve ilzama yetkili müdür olarak tayin edildikleri hususları uyuşmazlık konusu değildir.

17. Dava konusu taşınmaz hissesinin mülkiyeti ise 06.07.2009 tarihine kadar davacı şirkete ait olup bu hissenin tedavüllerine dair tapu kayıtları ile dosyaya sunulan bilirkişi raporları üzerinde yapılan inceleme sonucunda; anılan hissenin bir kısmının kat karşılığı inşaat yapılmak üzere, bir kısmının ise bedel karşılığı davacı şirket tarafından devralındığı belirlenmiştir. Bu devralma sonrasında arsa payı malikleri ile dava dışı Süleyman G. arasında akdedilen gayrimenkul satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğan tüm hak ve borçlar, davacı şirket tarafından tüm yetki ve yükümlülükleriyle beraber, bir kısım arsa payı maliklerinin de muvafakatleri ile temlik alınmış, yine davacı şirket tarafından diğer bir kısım arsa payı malikleri ile de ayrıca gayrimenkul satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmeleri akdedilmiştir.

18. Bahsi geçen süreç sonrasında ise dava konusu taşınmaz hissesi, şirketi münferiden temsil ve ilzama yetkili müdür olan fer'î müdahil Özcan Ş. tarafından 06.07.2009 tarihinde davalı Ekrem S.'a, hissenin tapu kaydı üzerindeki tüm icrai haciz şerhleri ve tapu kaydına şerh edilen kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğan yükümlülükler ile birlikte devredilmiştir. Anılan devir sırasında dava konusu taşınmazın tapu kaydında şirket borçları sebebiyle muhtelif tarihli 12 farklı icrai haciz şerhi mevcut olup bahse konu icra dosya borçlarının toplam miktarı, bilirkişi raporlarında 645.425,42 TL olarak belirlenmiştir. Bunun yanında dava konusu taşınmaz hissesinin tapudaki devir senedinde; devir bedeli 820.000,00 TL gösterilmiş olmakla birlikte, davacı şirket kayıtlarına göre anılan devre dair fatura edilip davalı Ekrem S.'dan tahsil edilen tutar 967.600,00 TL olarak gösterilmiştir. Dosyada mevcut bilirkişi raporuna göre ise dava konusu taşınmaz hissesinin devir tarihindeki değeri ise 2.377.347,21 TL olarak belirlenmiştir.

19. Davacı şirketin ana sözleşmesindeki "Gaye ve Konusu" başlıklı kısımda, somut uyuşmazlıkla ilgili olarak; "Yurt içinde ve yurt dışında müteahhitlik, mühendislik, mimarlık, teknik müşavirlik hizmetleri yapmak, her türlü inşaat işleri ve bununla ilgili etüd, plan, proje ve taahhüt işleri yapmak, çalışma konusu ile ilgili olarak her türlü ihale ve taahhütlere girmek, .....Her türlü gayrimenkul almak, satmak, ipotek vermek, ipotek almak, kiralamak, kiraya vermek, komisyonculuğunu yapmak, ... Maksat ve mevzuu ile ilgili her türlü menkul, gayrimenkul mal ve hakları iktisab etmek, işletmek, kiraya vermek, almak, satmak,..." şeklindeki ifadelerle şirketin maksat ve mevzuu belirlenerek şirket müdürlerinin temsil yetkilerinin sınırları tayin edilmiştir.

20. Bunun yanında davacı şirketin kuruluşundan bu yana şirket ile ilgili düzenlenip dosya arasına alınan 1995, 1999, 2006 ve 2007 gibi muhtelif yıllara ait yapı ruhsatları ile yine dosyada mevcut bağımsız bölüm yahut diğer gayrimenkul devirlerini gösterir dava dışı tapu kayıt belgelerine göre; davacı şirketin iştigal sahasının büyük oranda inşaat sektörü ve gayrimenkul alım/satım işleri ile ilgili olduğu, kat karşılığı inşaat sözleşmeleri ile diğer bir kısım taahhütler kapsamında gayrimenkul alım/satım işlemleriyle faaliyetlerini devam ettirdiği anlaşılmaktadır.

21. Bu kapsamda davacı şirketin amaç ve konusu ile şirketin kuruluşundan bu yana fiili olarak aktif olduğu gayrimenkul alım/satımına ilişkin alanlarda faaliyet göstermesi, dava konusu taşınmaz hissesinin davalı Ekrem S. tarafından taraflar arasında belirlenen bedel karşılığında tapu kaydında yer alan icrai haciz borçları ve kat karşılığı inşaat sözleşmesinden doğan yükümlülükleri ile birlikte devralınmış olması, devri gerçekleştiren müdür (fer'î müdahil) Özcan Ş.'in devir tarihinde şirketi münferiden temsil ve ilzama yetkili olması hususları bir arada nazara alındığında; anılan satışın şirketin ana sözleşmesindeki amaç ve konusu dahilinde, davacı şirketin geçmiş dönemlerde gerçekleştirdiği gayrimenkul alım/satımına dair faaliyetlerine benzer olarak gerçekleştirilen olağan bir işlem olduğu anlaşılmaktadır.

22. Her ne kadar tapu sicil müdürlüğünden gönderilen müzekkere cevaplarında dava konusu taşınmaz hissesi dışında davacı şirkete ait başkaca taşınmazın bulunmadığı belirtilmiş ise de; 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesinin uygulama koşullarından ilki, bir şirketin tek taşınmazının satışından ziyade "aktiflerin tamamının toptan satılması" niteliğini haiz bir devrin varlığıdır. Bu bağlamda devre konu mal varlığı değerinin şirketin tek taşınmazı olmasının herhangi bir önemi bulunmamakta olup önem arz eden husus, bu devrin şirketin sona ermesine neden olacak düzeyde, aktiflerin toptan satışı niteliğini haiz olup olmamasıdır.

23. Dava konusu taşınmaz yönünden üstlenilen kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğan yükümlülükler ile devir tarihine kadar aynı taşınmazın tapu kaydına eklenen 12 farklı icrai haciz şerhlerine dair toplam borç miktarı, davacı şirket yönünden olumsuz bir durum ortaya çıkarmıştır. Davacı şirketin satış tarihi itibariyle içinde bulunduğu bu durum sebebiyle dava konusu taşınmaz hissesinin devri, alınan risk ile orantılı olarak şirketin faaliyetlerini devam ettirebilmesi yönünden üstlenilen borç ve yükümlülüklerin de devriyle birlikte, şirketin geçmiş dönemlerinde gerçekleştirilen işlemlere benzer bir taşınmaz satışı olarak kabul edildiğinden anılan işlemin, devri gerçekleştiren müdürün temsil yetkisi kapsamında olağan bir işlem olduğu açıktır. Zira müdürün şirket faaliyetlerini idaresi sırasında yapmış olduğu bir işlem, alınan risk ile orantılı olarak şirketin amacına ulaşması ve hayatiyetini devam ettirmesi yönünden yarar sağlama ihtimali taşıyorsa, yapılan işlemin şirketin işletme konusu içerisinde kaldığı ve bu suretle müdürün temsil yetkisinin içerisinde olduğu kabul edilmelidir. Önemle belirtmek gerekir ki; şirket müdürünce yapılan bu türden bir işlemin yerindeliği ise eldeki davada yargılama yetkisinin kapsamı dışında kalmaktadır.

24. Bunun yanında davacı şirket faaliyetlerinin geleceğinin, dava konusu taşınmaz hissesine bağlı olarak devam edeceğine dair bir durum da dosya kapsamı itibariyle söz konusu değildir. Ayrıca fer'î müdahil müdür tarafından yapılan satış sonrasında elde edilen gelir ile satın alan davalı Ekrem S.'a devredilen icrai haciz borçları ve kat karşılığı inşaat sözleşmelerine ilişkin şerhten doğan yükümlülüklerin yekünü nazara alındığında; dava konusu satış işleminin davacı şirket yönünden aktiflerin tamamının toptan satışı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Nitekim dava konusu satış sonrasında davacı şirket tarafından üstlenilen kat karşılığı inşaat sözleşmeleri, arsa pay sahipleriyle birlikte düzenlenen protokoller kapsamında feshedilmiş, taraflar bu fesihlerle birlikte birbirlerini gayri kabili rücu ibra etmişlerdir. Bir anlamda şirket yönetimi, hem pasiflerinde yer alan icra dosyaları kapsamındaki borçlarından hem de kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerinden doğan riskleri dava konusu devir yoluyla tasfiye etme yönündeki inisiyatif ile şirketin hayatiyetini devam ettirmeyi tercih etmiştir.

25. Bu hususlar yanında dava konusu satış sonrasında davacı şirketin herhangi bir sona erme yahut fiili tasfiye sürecine girdiğine dair somut bir durum da dosyada mevcut bilgi ve belgelerden anlaşılamamaktadır. Nitekim dosya kapsamına göre davacı şirketin hâlihazırda faaliyetine devam ettiği, şirkete kayyım atandığı, herhangi bir tasfiye sürecinde olmadığı ve ayrıca terkin edilmemiş olduğu sabittir. Buradan hareketle; dava konusu taşınmaz hisse devrinin davacı şirketin faaliyetini sona erdirerek şirketin fiilen tasfiye sürecine girmesine neden olacak nitelikte bir satış niteliğini haiz olmadığından şirket için hayati önem arz eden bir mal varlığı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla dava konusu devir yönünden, 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesinin uygulama koşullarından diğeri olan şirketin faaliyetini sona erdirerek fiilen tasfiye sürecine girmesine neden olacak nitelikte bir mal varlığı devri koşulu, somut olayda mevcut değildir. Bu yönden de devredilen taşınmazın şirketin tek gayrimenkulü olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır. Zira tek taşınmaz olsa dahi bu mal varlığının satışının davacı şirketi sona erdirdiği, fiilen tasfiye sürecine girmesine neden olduğu hususu dosya kapsamı itibariyle açıkça ispatlanamamış, davacı şirketin hayatiyeti ve geleceğinin devredilen mal varlığı değerine bağlılığı tereddüte mahal bırakmayacak düzeyde ortaya konulamamıştır.

26. Bu itibarla, dava konusu taşınmazdaki hisse satışının, davacı şirketin varlığını sona erdirerek şirketi fiilen tasfiye sürecine sokacak niteliği haiz hayati bir mal varlığı devrinden ziyade şirketin işletme konusu ile iştigal sahası kapsamında geçmiş dönemlerde yapılan iş ve işlemlerden farklı olmayan, anılan taşınmaz hissesinin davacı şirket tarafından satın alınmasından sonraki süreçteki işleyişte taşınmaz hissesine icrai haciz şerhleriyle yansıyan şirket içi olumsuzluklar ve bahse konu olumsuzluklar yanında taşınmaza ilişkin olarak üstlenilen kat karşılığı inşaat taahhütlerinden doğan yükümlülükler bakımından ortaya çıkabilecek olası risklerin bertaraf edilmesi kapsamında, davacı şirketin mal varlığını korumaya yönelik olarak şirket idaresince alınan inisiyatif ile gerçekleştirilen bir satış olduğu anlaşılmaktadır. Bu çerçevede yapılan işlemin, devri gerçekleştiren müdürün olağan temsil yetkisi kapsamında bir işlem olduğu görülmekle, 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesinin uygulama koşulları, dava konusu devir yönünden somut uyuşmazlıkta mevcut değildir.

27. Netice itibariyle; dava konusu taşınmaz hissesinin davalı Ekrem S.'a satışının, davacı şirketin varlığını sona erdirerek davacı şirketi tasfiye sürecine sokacak niteliği haiz önemli miktarda bir mal varlığı devri olarak nitelendirilemeyeceği, bu sebeple anılan devrin 6762 sayılı TTK'nın 321. maddesi anlamında devri gerçekleştiren müdürün olağan temsil yetkisi kapsamında olduğu açıktır.

28. Bu çerçevede, dava konusu taşınmaz hissesinin satışı geçerli olup bu satışın geçerliliği, 6762 sayılı TTK'nın 443/2. maddesi kapsamında davacı şirket nezdinde ortaklar kurulu kararı alınmasına bağlı değildir. Dolayısıyla fer'î müdahil müdür tarafından gerçekleştirilen hisse satışı, 6762 sayılı TTK'nın 321. maddesi anlamında müdürün olağan temsil yetkisi dahilinde gerçekleştirilen geçerli bir devir olarak kabul edilmelidir.

29. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; dava konusu taşınmaz hissesinin davacı şirketin aktiflerinin tümünü oluşturan bir mal varlığı değeri olduğu, şirketin üzerinde faaliyet gösterdiği tek taşınmazı olduğu, taşınmazın devir bedelinin şirket aktifine dahil edildiğinin dosya kapsamı itibariyle ortaya konulmadığı, dava konusu satış sonrasında şirketin faaliyetlerinin sona erdiği ve fiili olarak tasfiye sürecine girdiği, ortaklar arasındaki ihtilaflar neticesinde davacı şirkete kayyım atandığı, bu sebeple dava konusu hisse satışının davacı şirket için hayati önemi haiz bir mal varlığı olarak kabulünün gerektiği, hisse üzerindeki hacizlerin taşınmazın şirket için arz ettiği hayati önemi ortadan kaldırmayacağı, taşınmaz hissesinin cebri icra yoluyla satılmasının önlenmesi amacıyla da olsa ortaklar kurulu kararı olmaksızın fer'î müdahil şirket müdürü tarafından satışını hukuka uygun hâle getirmeyeceği, bu sebeplerle dava konusu taşınmaz hissesinin bu yönde bir ortaklar kurulu kararı olmaksızın, şirketi temsil ve ilzama yetkili diğer ortağın bilgisi ve onayı dışında satışının hukuken geçerli bir satış olarak kabul edilmeyeceği, bu durumun aynı zamanda fer'î müdahil müdürün diğer ortak ve müdür olan davacı Kamil D. ile diğer davacı şirkete yönelik sadakat yükümlülüğüyle bağdaşmadığı, bu sebeplerle Bölge Adliye Mahkemesince verilen direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

30. Hâl böyle olunca; direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.

X. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

Davalı Ekrem S. vekili, dahili davalı D. Ltd. Şti vekili, dahili davalı Semra S. vekili, dahili davalılar Ahmet A., Ali M., Alpaslan A., Hüseyin F., Nurettin Ö., Recep Y., Zakir K. vekili, dahili davalılar Berrin S., Talat A., Eylem E., Osman K., Bilal Can D., Osman T., Nurdan D. vekili ve fer'î müdahil vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle 6100 sayılı Kanun’un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,

Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

İlk görüşmede yeterli yasal çoğunluk sağlanamadığından, 22.10.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

"K A R Ş I  O Y"

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen olayda uyuşmazlık, bir şirketin tüm mal varlığını oluşturan taşınmaz hisselerinin ortaklar kurulu kararı olmadan satışının geçerli olup olmadığına ilişkindir.

Dava konusu olayda davacı gerçek kişi ile fer'î müdahil; davacı G.O Yapı Grup Endüstri San. Tic. Ltd. Şti'nin (Şirket) %50'şer paylı ortakları olup her iki ortak münferit olarak Şirketi temsil yetkisine sahiptir.

Şirketin İstanbul ili Kadıköy ilçesi S. Mahallesinde bulunan 8.8 ada 21 parsel sayılı taşınmazdaki tüm hisseleri, fer'î müdahil tarafından 06.07.2009 tarihinde davalı Ekrem S.'a satılmıştır.

Bunun üzerine Şirket ortakları olan davacı gerçek kişi ile fer'î müdahil arasında bir dizi hukuki uyuşmazlık ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda davacı gerçek kişi ve Şirket; söz konusu satışın muvazaalı olduğu ve ayrıca ortaklar kurulu kararı olmadan yapılan satışın geçerli olmadığı iddialarıyla eldeki tapu iptali ve tescil istemli davayı açmıştır.

İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; anılan hüküm, temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay 11. Hukuk Dairesince onanmıştır. Bu karara yönelik karar düzeltme istemi de Daire tarafından oy çokluğuyla reddedilmiştir. Dairenin bu kararının gerekçesinde "... 6762 sayılı Kanun'un 443/2. maddesinin davacının iştigal konusu gözetildiğinde uygulanamayacak olmasına ..." değinilmiştir. Karara katılmayan üyelerin karşı oy yazılarında özetle, ortaklar kurulu kararı olmaksızın yönetici ortak tarafından davacı Şirketin tek taşınmazının satışının geçersiz olduğu belirtilmiş; bir karşı oy yazısında ayrıca muvazaa iddiasının ispatlandığına da vurgu yapılmıştır.

Davacı gerçek kişi ve Şirket bunun üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Mahkeme, başvuruya konu yargılamada davacıların muvazaa ve yetkisizlik sebebiyle satışın geçersiz olması nedenlerine dayandıklarını, muvazaa iddiası bakımından yargılama mercilerinin gerekçelerinin yeterli olduğunu, buna karşılık başvurucuların "Şirketin tek taşınmazı yönünden ortaklar kurulu kararı bulunmadan yapılan satışın geçersiz olduğu" iddiası yönünden yeterli bir gerekçe ortaya konulmadığını ifade etmiştir. Mahkeme bu nedenle mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirilmediği sonucuna varmış ve mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine hükmetmiştir. Mahkemece ihlâlin giderilmesi için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir (Kamil D. ve G.O Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2015/12563, 24/5/2018).

Anayasa Mahkemesinin hak ihlâli kararı sonrasında İlk Derece Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucunda; söz konusu satışın muvazaalı olduğu ve ayrıca ortaklar kurulu olmadan yapılan satışın geçersiz olduğu kabul edilerek davanın kabulüne hükmedilmiştir.

Anılan hükme yönelik istinaf istemini inceleyen Bölge Adliye Mahkemesince, Anayasa Mahkemesinin ihlâl kararının satışın yetkisizlik nedeniyle geçersiz olduğu iddiasına ilişkin olduğuna vurgu yapılarak İlk Derece Mahkemesinin muvazaa yönünden yeniden değerlendirme yapmasının mümkün olmadığının altı çizilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, fer'î müdahilin -ortaklar kurulu kararı olmadan- Şirkete ait tek taşınmazdaki tüm hisseleri satmasının hukuka uygun olmadığını belirterek davanın kabulüne karar vermiştir.

Bu hükmün temyiz incelemesini yapan Yargıtay 11. Hukuk Dairesince, şirketi temsile yetkili olanların şirketin maksat ve konusuna dahil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haiz oldukları, eldeki davada davacı Şirketin iştigal konusu gereği taşınmaz mal alımı ve satımı yapabileceği, Şirket temsilcisinin bu kapsamda yaptığı dava konusu işlemin geçerli olduğu vurgulanmış ve Bölge Adliye Mahkemesince verilen hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi, dava konusu taşınmazın davacı Şirketin tek taşınmazı olması ve faaliyetini devam ettirebilmesi için hayati öneme haiz bulunması nedeniyle Şirketi temsilen ortaklar kurulu kararı olmaksızın satış yapan Şirket müdürünün yetkisiz olduğunu belirterek önceki kararında direnmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca yapılan temyiz incelemesi sonucunda Sayın Çoğunluk, Bölge Adliye Mahkemesinin direnme hükmünün bozulmasına karar vermiştir. Aşağıda açıklamış olduğumuz nedenlerle Sayın Çoğunluğun bu görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır:

Yukarıda da değinildiği üzere somut olayda çözüme kavuşturulması gereken temel uyuşmazlık, davacı Şirketin %50 pay sahibi ortağı olan ve Şirketi münferiden temsil yetkisi bulunan fer'î müdahilin yaptığı arsa satışının geçerli olup olmadığı hususudur.

Söz konusu satış işlemi 06.07.2009 tarihinde yapılmıştır. Bu satışın hukuka uygun olmadığı iddiasına dayalı eldeki dava da 20.07.2009 tarihinde açılmıştır. Bu itibarla eldeki uyuşmazlığın çözümünde (mülga) 6762 satılı Türk Ticaret Kanunu (6762 satılı TTK) hükümleri dikkate alınmalıdır. Zira hâlen yürürlükte bulunan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 13.01.2011 tarihinde kabul edilmiş ve sonradan yürürlüğe girmiştir.

6762 sayılı TTK'nın 542. maddesinin 1. fıkrasında limited şirketlerde müdürlerin temsil salahiyetinin kapsamına ilişkin olarak "Müdürlerin haiz oldukları temsil salahiyetinin şümul ve tahdidi hakkında, anonim şirketin idare meclisine dair olan 321 inci madde hükmü tatbik olunur." denilmiştir. Anılan Kanun'un 321. maddesinin 1. fıkrasında ise "Temsile salahiyetli olanlar şirketin maksat ve mevzuuna dahil olan her nevi işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haizdirler." hükmüne yer verilmiştir.

Bu itibarla kanun koyucunun şirket müdürlerini, şirketin amacına ve faaliyet alanına ilişkin işleri ve hukuki muameleleri yapmakla yetkili kıldığı görülmektedir. Dolayısıyla şirketi temsile yetkili müdürlerin bir işlemi yapmaya yetkili olup olmadıklarının tespitinde ilk olarak o işlemin şirketin "maksat ve mevzuuna" dahil olup olmadığının dikkate alınması gerekmektedir. Bu kapsamda şirketin amaç ve konusu dahilinde şirkete ait mal varlığı içinde olan değerlerin müdürlerce münferiden tasarruflara konu edilerek devredilmesi mümkündür. Ancak şirket müdürlerinin (yöneticilerin) bu yetkileri, şirketin amaç ve konusu çerçevesinde gerçekleştirilecek olağan işlerle sınırlı görülmelidir.

Bunun ötesinde şirketin fiilen tasfiye aşamasına girmesine neden olacak düzeyde şirket mal varlığının devrinin şirket yöneticilerinin yetkisi kapsamında olduğu söylenemez. Zira şirket yöneticilerinin yetkileri, işletme konusunun elde edilmesi için gereken olağan işlemlerle sınırlı olup şirketin hayatiyeti ile alakalı olan olağanüstü işlemlerde karar yetkisi ortaklar kuruluna aittir. Belirtilen türdeki bir tasarruf, şirketin mevcudiyeti ve devamlılığına etkisi bakımından hayati önemi haiz olağanüstü bir işlem olduğundan bu türdeki bir işlemin ortaklar kurulunun yetkisi kapsamında olması gerekir.

Nitekim kanun koyucu 6762 sayılı TTK'nın 434. maddesinde anonim şirketlerin münfesih olacağı hâlleri sayarken 9. bentte "umumi heyetçe feshe karar verilmiş olması"na yer vermiştir. Buna göre ortaklar kurulu, şirketlerde önemli kararların alındığı bir organ olup şirketin sona ermesi sonucunu doğuracak nitelikteki kararlar, münhasıran ortaklar kurulu tarafından alınabilir. Bu durum aynı zamanda, şirketin sağlıklı işleyebilmesi için organlar arasında tesis edilmesi gereken dengenin gereğidir (HGK'nın 27.09.2023 tarihli ve E.2022/11-1004, K.2023/860 sayılı kararı).

Bu bağlamda limited şirketlerin tasfiyesine ilişkin olarak 6762 sayılı TTK'da yer alan düzenlemelere de değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Anılan Kanun'un 552. maddesinde "Anonim şirketin, tasfiye memurlarını tayin ve azilleri, tasfiyenin icrası, ticaret sicilindeki kaydın silinmesi ve ticari defterlerin saklanması hakkındaki hükümleri limited şirketlerde dahi tatbik olunur." hükmü yer almaktadır.

Öte yandan anonim şirketlere ilişkin olarak 6762 sayılı TTK'nın 443. maddesinin 2. fıkrasında "Aktiflerin toptan satılabilmesi için umumi heyetin kararı gereklidir." denilmiştir. Kanun koyucu tarafından anonim şirketler yönünden getirilen bu düzenlemenin mahiyetine uygun düştüğü ölçüde limited şirketler bakımından da kıyasen uygulanması mümkündür. Buna göre limited şirket müdürlerinin, şirketi fiilen tasfiye aşamasına sokacak nitelikte bir mal varlığı devri için şirket ortaklar kurulundan özel bir yetki almaları gerekir.

Bir başka anlatımla tasfiye aşamasında olmamakla birlikte şirketin faaliyetini sona erdirip fiilen tasfiyesine neden olacak nitelikte bir mal varlığı devri sırasında ortaklar kurulundan karar alınmasını zorunlu kılan -anonim şirketlere ilişkin- kanun hükmünün kıyasen limited şirketlerde de uygulanması imkan dahilindedir. Dolayısıyla şirketin üzerinde faaliyetini devam ettirdiği tek mal varlığını oluşturan taşınmazın devrinde yetkinin ortaklar kuruluna ait olduğu kabul edilmelidir (aynı yöndeki değerlendirmeler için bkz. HGK'nın 06.04.2011 tarihli ve 2010/4-650 Esas, 2011/67 Karar sayılı ve 27.09.2023 tarihli ve 2022/11-1004 Esas, 2023/860 Karar sayılı kararları).

Somut olayda Anasözleşmesinin "Maksat" başlığını taşıyan 3. maddesi uyarınca davacı Şirket, iştigal konusu gereği taşınmaz mal alımı ve satımı yapabilecek bir tüzel kişiliktir. Bununla birlikte burada bahse konu edilen taşınmazlar, şirketin olağan iştigal konusu ve faaliyetleri arasındaki işlerle ilgili taşınmazlar olup davacı Şirketin üzerinde faaliyet sürdürdüğü ve tüm mal varlığını oluşturan tek taşınmazının (taşınmazdaki tüm hissesinin) bu kapsamda olduğu söylenemez (aynı yöndeki değerlendirmeler için bkz. HGK'nın 06.04.2011 tarihli ve2010/4-650 Esas, 2011/67 Karar sayılı ve 27.09.2023 tarihli ve 2022/11-1004 Esas, 2023/860 Karar sayılı kararları).

Esasında davacı Şirkete ait olup fer'î müdahil tarafından satışı yapılan arsa vasıflı taşınmazdaki tüm hisseler, şirketin aktif mal varlığını tümünü oluşturan niteliğe sahiptir. Somut olayda bu taşınmazın satışı sonrasında Şirketin başkaca herhangi bir taşınmaz ya da ekonomik değeri olan başkaca bir mal aldığı yönünde bir olgu dosyaya yansımamıştır. Dahası taşınmazın satış bedelinin Şirket aktifine dahil edildiği (hesaplarına yatırıldığı) de ortaya konulabilmiş değildir. Aksine söz konusu satış işlemi sonrasında şirketin faaliyetlerinin sona erdiği, fiili olarak tasfiyeye sürüklendiği, ortakları arasındaki hukuki ihtilaflar neticesinde Şirkete kayyım atandığı görülmektedir.

Dolayısıyla somut olayın koşullarında dava konusu taşınmazın Şirketin varlığı ve faaliyetlerini sürdürme bakımından hayati öneme haiz bir varlık olarak kabulü gerekmektedir. Taşınmazın şirkete ait tek mal varlığı değerini oluşturması ve satış sonrasında Şirketin fiilen tasfiyeye sürüklenmesi de bu olguyu doğrulamaktadır. Söz konusu satış işleminin yapıldığı sırada taşınmazdaki Şirkete ait hisseler üzerinde hacizler bulunması, taşınmazın Şirketin varlığını ve faaliyetlerini sürdürme bakımından hayati öneme haiz olma niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Şirketin taşınmazdaki hisselerinin cebri icra yoluyla satışının önlenmesi gayesiyle de olsa ortaklar kurulu kararı olmadan şirket müdürü (temsile yetkili bir ortağı) tarafından satılmış olması, bu satışı yukarıda değinilen kanun hükümleri karşısında hukuka uygun hâle getirmez.

Öte yandan her şirket ilişkisinde ortakların müşterek bir amacı ve bu amaca ulaşmak için çaba sarf etme iradeleri (affectio societatis) bulunmaktadır. Bu açıdan tüm ortaklar müşterek amacın gerçekleşmesine engel olacak ve şirkete zarar verecek faaliyetlerden kaçınmakla yani sadakatle yükümlüdür. Buradaki sadakat yükümlüğü ortakların hem birbirlerinin haklarını korumayı hem de ortağı oldukları Şirketin varlığını ve faaliyetlerini sürdürmesi için onun mal varlığını korumayı kapsamaktadır. Sadakat yükümlülüğü sözleşme ilişkilerinde taraflardan beklenen bir davranış kuralı olup, bu yükümlülüğün varlığı ve içeriği esas itibariyle her hukuki ilişkinin niteliğine göre belirlenmelidir.

Şirketlerin hukuki yapısına göre de bu yükümlülüğün içeriği ve yoğunluğu değişiklik gösterebilmektedir. Kanunda açıkça belirtilmese de kaynağını dürüstlük kuralından alan sadakat yükümlülüğü, şahıs şirketlerinde olduğu kadar yoğun olmasa da limited şirketlerde pay sahipleri için de geçerlidir. Bu itibarla limited şirketlerde şirketi temsile yetkili olan ortaklar dürüstlük kuralı çerçevesinde bir araya gelme amacının gerçekleşmesini engellememeli ve amaca zarar verici hareketlerden kaçınmalıdır. Bu şekilde dürüstlük kuralına uygun hareket edilmesi ve sadakat yükümlülüğü yüklenmesi bir ek yükümlülük olmayıp, herkesin uyması gereken genel bir davranış kuralıdır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. HGK'nın 07.10.2020 tarihli ve 2017/11-2345 Esas, 2020/739 Karar sayılı kararı).

Yapılan bu açıklamalar ışığında davacı Şirketin %50 paylı ortağı olan ve şirketi temsile yetkisi bulunan fer'î müdahilin ortaklar kurulu kararı olmadan (Şirketin %50 paylı diğer ortağı olan ve şirketi temsile yetkisi de bulunan davacı gerçek kişinin bilgi ve onayı dışında) Şirkete ait tek taşınmaz olan ve Şirketin varlığını ve faaliyetlerini sürdürmesi bakımından hayati öneme haiz bulunan söz konusu arsadaki tüm hisseleri satma yönünde tesis ettiği işlemin Şirketin fiilen tasfiyeye sürüklenmesine neden olması sebebiyle hukuken geçerli olmadığı ve bu tür bir satış işleminin fer'î müdahilin diğer ortağı olan davacı gerçek kişiye ve ortağı olduğu Şirkete yönelik sadakat yükümlülüğüyle bağdaşmadığı sonucuna varılmalıdır.

Bu itibarla eldeki davada Bölge Adliye Mahkemesince verilen hükmün onanması gerektiği düşüncesinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyorum.

Üye
Aydın Ş.

BİLGİ : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda bulunan 25 üyenin 16’sı BOZMA, 9’u ise ONAMA yönünde oy kullanmışlardır.