KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları ve Türk Patent Enstitüsü kapsamında koruma altındadır. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın kullanımından doğabilecek zararlar için KARAMERCAN HUKUK Bürosu hiçbir sorumluluk kabul etmez. www.karamercanhukuk.com/yargitay-kararlari/ internet adresinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın link verilmeden bir başka anlatımla www.karamercanhukuk.com internet adresinden alındığı belirtilmeksizin kopyalanması, paylaşılması ve kullanılması YASAKTIR. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesini ziyaret etmekle, yukarıda belirtilen kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız.
Yazdır

MAL REJİMİNİN TASFİYESİNDE SÜRÜM DEĞERİNE İLİŞKİN HÜKÜM, EMREDİCİ HUKUK KURALI NİTELİĞİNDE OLDUĞUNDAN USÛLÎ KAZANILMIŞ HAK OLUŞMAZ.

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ

Esas No       : 2024/2350
Karar No      : 2025/9092

T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                       : 
Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
SAYISI                                 : 2023/2386 E., 2023/2434 K.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı vekili tarafından katılma alacağı talebi ve faiz yönünden; davalı vekili tarafından ise kabul edilen kısımlar ve faiz yönünden temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacı vekilinin aşağıdaki paragrafın kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2. Davacı vekili; dava konusu ziynet eşyalarının erkek tarafından bozdurulduğunu ve davacı kadına iade edilmediğini, dava konusu Niğde İli Bor İlçesi 108 ada 298 parsel 17 numaralı bağımsız bölüm ile 51 KV 4.9 plaka sayılı aracın edinilmiş mal olduğunu ve davalı erkek tarafından davacı kadının katılma alacağını azaltmak amacıyla devredildiğini iddia ederek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL ziynet alacağı bedeli ve 1.000,00 TL katılma alacağı bedelinin yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili ise tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, evlilik birliğinin sona ermesinde sadakat yükümlülüğünü ihlal eden davacı kadının tam kusurlu olduğunu, davacı kadının ziynetlerini bozdurduğunu ziynet alacağı talebinin reddine karar verilmesi gerektiğini, dava konusu ev ile araba üzerinde de katılma alacağı hakkı olmadığını iddia ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. İlk Derece Mahkemesi ilk kararında, davanın kabulü ile 131.791,25 TL katılma alacağının; 1.000,00 TL'sinin boşanma kararının kesinleştiği tarih olan 08.11.2018 tarihinden itibaren, kalan 130.791,25 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine, 39.908,00 TL ziynet alacağının; 1.000,00 TL'sinin dava tarihi olan 25.01.2019 tarihinden itibaren işleyecek, kalan 38.908,00 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine karar verilmiş, karar davalı erkek vekili tarafından istinaf edilmiş ve istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesi tarafından eksik inceleme sebebiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve karar gerekçesinde belirtilen eksikler giderilmek üzere dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi ikinci kararında, davanın kabulü ile 441,853,45 TL katılma alacağının tasfiye (karar) tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine, 39.908,00 TL ziynet alacağının; 1.000,00 TL'sinin dava tarihi olan 25.01.2019 tarihinden itibaren işleyecek, kalan 38.908,00 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine karar verilmiş, karar davalı erkek vekili tarafından istinaf edilmiş ve istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesi tarafından İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen ilk kararın davalı erkek vekili tarafından istinaf edildiğini ve Bölge Adliye Mahkemesi gönderme kararı sonrası İlk Derece Mahkemesince ikinci kararda davalı erkek yararına oluşmuş usuli kazanılmış hakka aykırılık oluşturacak şekilde karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle, davalı erkek vekilinin istinaf itirazının kısmen kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının tamamen kaldırılmasına, katılma alacağı talebinin kısmen kabulü ile toplam 131.791,25 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, ziynet alacağı talebinin kabulü ile toplam 39.908,00 TL ziynet alacağının; 1.000,00 TL'sinin dava tarihi olan 25.01.2019 tarihinden itibaren işleyecek, kalan 38.908,00 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına ödenmesine, davalı erkek vekilinin diğer yönlere ilişkin istinaf itirazlarının ise esastan reddine karar verilmiş, karar taraf vekillerince yukarıda belirtildiği şekilde temyiz edilmiştir.

Dava; katılma alacağı ve ziynet alacağı istemine ilişkindir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 227 inci maddesinin birinci fıkrası hükmü "Eşlerden biri diğerine ait bir malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuşsa, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur ve bu alacak o malın tasfiye sırasındaki değerine göre hesaplanır; bir değer kaybı söz konusu olduğunda katkının başlangıçtaki değeri esas alınır.", aynı Kanun'un 235 nci maddesinin ikinci fıkrası hükmü ise "Edinilmiş mallara hesapta eklenecek olanların değeri, malın devredildiği tarih esas alınarak hesaplanır." içeriklerini haiz olup 4721 sayılı Kanun'da mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davalarına dair yapılacak hesaplamalar ile ilgili "tasfiye anı", "tasfiye sırası" terimlerinin sıklıkla kullanıldığı, tasfiyeden kaynaklı alacağın hesaplanmasında esas alınması gereken ölçütlerden biri olduğu ve bu tabirlerden dava konusu malın değerinin belirlenmesi gereken tarihin mahkeme kararına en yakın tarih olduğu anlaşılmaktadır. Hâkim, uyuşmazlığın çözümü için gerekli diğer delilleri topladıktan sonra karar vermeye yakın tarihte değer belirlemesini yaptırmalıdır. Tasfiyede önem arz eden bir diğer husus ise "sürüm değeri" terimidir. 4721 sayılı Kanun'un 232 nci maddesi hükmü "Mal rejiminin tasfiyesinde malların sürüm değerleri esas alınır." içeriğini haiz olup tasfiye alacağı miktarının belirlenmesi için, tasfiyeye konu malın karara en yakın tarihteki sürüm değerinin esas alınması gerektiği, sürüm değerinin ekonominin oluşturduğu arz ve talep kurallarına göre malın belirlenen pazar, piyasa veya rayiç değeri olarak tanımlanabileceği, yukarıda belirtilen Kanun maddeleri hükümlerinin emredici hukuk kuralı niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan açıklama kapsamında; Bölge Adliye Mahkemesince, Kanun'da emredici olarak düzenlenen ve yukarıda içerikleri belirtilen 4721 sayılı Kanun maddesi hükümlerine aykırı olarak şekilde, İlk Derece Mahkemesinin ilk kararının davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmediği, İlk Derece Mahkemesi tarafından Bölge Adliye Mahkemesi gönderme kararından sonra verilen ikinci kararda davalı erkek yararına oluşan usuli kazanılmış hakka aykırı olacak şekilde karar verilmesinin hatalı olduğundan bahisle davalı erkek vekilinin istinaf itirazının kısmen kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğu, mal rejiminden kaynaklanan alacak davalarında malın sürüm değerinin (karar tarihine en yakın tarih) dikkate alınarak karar verilmesi gerektiğine dair emredici hukuk kuralı gereği davalı erkek yararına usuli kazanılmış hak oluşmadığı ve mahkemece kadın yararına dava konusu malların güncel değerleri üzerinden katılma alacağına hükmedilmesi gerekirken bu yön gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerekmiştir.

KARAR

Açıklanan sebeplerle;

1. Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, katılma alacağının güncel değerinin hesaplanması yönünden davacı kadın yararına BOZULMASINA,

2. Davalı erkek vekilinin tüm, davacı kadın vekilinin ise sair temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozmanın kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,

Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden davalıya yükletilmesine,

Peşin alınan harcın istek halinde yatıran davacıya geri verilmesine,

Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

21.10.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

Başkan                 Üye                      Üye                  Üye                 Üye
M. Kasım Çetin     Seydi Kahveci      Çetin Durak     Sevil Kartal      Harun Can
                                                                                   (muhalif)

K A R Ş I  O Y  Y A Z I S I

Bir davada, mahkemenin veya tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine (diğeri aleyhine) doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakka, usule ilişkin kazanılmış hak denir. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Konu, yargı içtihadı ile gelişmiştir. Bu kurum davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. Usuli kazanılmış hakkın bazı istisnaları mevcut olup bu istisnalara bazı örnekler verilecek olursa; Mahkemenin bozmaya uymasından (usuli müktesep hakkın doğmasından) sonra bir içtihadı birleştirme kararı çıkması durumunda bu yeni içtihadı birleştirme kararının henüz mahkemelerde ve Yargıtay'da görülmekte olan bütün işlere uygulanması gerekir; yani sonradan çıkan bir içtihadı birleştirme kararına karşı usuli kazanılmış hak iddiasında bulunulamaz. Bozmadan sonra, o konuda yürürlüğe giren bir "yeni kanun" karşısında, usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımaz. Yeni kanun maddesinin uygulanması gerekir. Görev konusu, usuli kazanılmış hakkın istisnasıdır. Bunun gibi, karar tartışmasız ve çok açık bir maddi hataya dayanıyorsa usuli kazanılmış hak kuralına dayanılamaz. Kesin hüküm de usuli kazanılmış hakkın istisnasını oluşturmaktadır. Somut olayda; İlk Derece Mahkemesi ilk kararında, davanın kabulü ile 131.791,25 TL katılma alacağının; 1.000,00 TL'sinin boşanma kararının kesinleştiği tarih olan 08.11.2018 tarihinden itibaren, kalan 130.791,25 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine, 39.908,00 TL ziynet alacağının; 1.000,00 TL'sinin dava tarihi olan 25.01.2019 tarihinden itibaren işleyecek, kalan 38.908,00 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine karar verilmiş, karar davalı erkek vekili tarafından istinaf edilmiş ve istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesi tarafından eksik inceleme sebebiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve karar gerekçesinde belirtilen eksikler giderilmek üzere dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi ikinci kararında, davanın kabulü ile 441,853,45 TL katılma alacağının tasfiye (karar) tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine, 39.908,00 TL ziynet alacağının; 1.000,00 TL'sinin dava tarihi olan 25.01.2019 tarihinden itibaren işleyecek, kalan 38.908,00 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına verilmesine karar verilmiş, karar davalı erkek vekili tarafından istinaf edilmiş ve istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesi tarafından İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen ilk kararın davalı erkek vekili tarafından istinaf edildiğini ve Bölge Adliye Mahkemesi gönderme kararı sonrası İlk Derece Mahkemesince ikinci kararda davalı erkek yararına oluşmuş usuli kazanılmış hakka aykırılık oluşturacak şekilde karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle, davalı erkek vekilinin istinaf itirazının kısmen kabulüne, İlk Derece Mahkemesi kararının tamamen kaldırılmasına, katılma alacağı talebinin kısmen kabulü ile toplam 131.791,25 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, ziynet alacağı talebinin kabulü ile toplam 39.908,00 TL ziynet alacağının; 1.000,00 TL'sinin dava tarihi olan 25.01.2019 tarihinden itibaren işleyecek, kalan 38.908,00 TL'sinin ıslah tarihi olan 01.11.2021 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı erkekten alınarak davacı kadına ödenmesine, davalı erkek vekilinin diğer yönlere ilişkin istinaf itirazlarının ise esastan reddine karar verilmiş, karar taraf vekillerince yukarıda belirtildiği şekilde temyiz edilmiştir. Davacının işbu davada istemlerinden birinin katılma alacağı olduğu, 4721 sayılı Kanun'un 232 nci ve 235 inci maddeleri hükümleri gereği dava konusu malların tasfiye tarihindeki değerlerinin esas alınması gerektiği, bu tarihin ise karar tarihine en yakın tarih olduğu, Yargıtay'ın bozma kararı veya Bölge Adliye Mahkemesi gönderme kararından sonra dava konusu malların değerlerinin güncelliğini yitireceği ve mahkemece malların tekrardan güncel değerlerinin tespitinin isabetli olduğu, ancak Bölge Adliye Mahkemesi karar gerekçesinde de belirtildiği üzere İlk Derece Mahkemesi ilk kararının davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmediği ve ilk kararda kadın yararına hükmedilen katılma alacağının "miktar" yönünden davalı erkek yararına usuli kazanılmış hak oluşturduğu ve Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun aksi görüşüne katılamıyorum.

Üye
Sevil Kartal

İÇTİHAT YORUMU : Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 25 Mayıs 2022 tarihli (2021/5404 E. - 2022/4863 K. sayılı) kararında “bozmaya konu edilmeyen dava konusu diğer malvarlıklarının güncel değerleri tespit edilemez”, 22 Nisan 2025 tarihli (2024/5008 E. - 2025/4219 K. sayılı) kararında “taraflar arasında ihtilaflı olmayan edinme değerine göre artık değere katılma alacağının belirlenmesi gerekir” ve 05 Mayıs 2025 tarihli (2025/1709 E. - 2025/4537 K. sayılı) kararında “tasfiye konusu taşınmazın ilk derece mahkemesi karar tarihindeki güncel olan değerinin esas alındığı, kararın bu yönden (taşınmaz değerinin güncelliğini yitirdiğine yönelik) davacı-davalı kadın tarafından temyiz edilmediğinden davalı-davacı erkek lehine usûlî kazanılmış hak oluşmuştur” görüşünde iken tespit edebildiğimiz kadarı ile 21.10.2025 tarihinden itibaren ise “mal rejiminin tasfiyesinde sürüm değerine ilişkin hüküm, emredici hukuk kuralı niteliğinde olduğundan usûlî kazanılmış hak oluşmaz” şeklinde "daha önceki görüşümüzden dönülerek" veya "içtihat değişikliğine gidilerek" ifadelerini kullanmadan görüş değişikliğine gitmiştir.

Her ne kadar, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun m. 15/2-c hükmü gereği, Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse Yargıtay Hukuk Genel Kurulu veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na başvurması gerekiyor ise de, günümüz koşullarında Yargıtay’ın iş yükü nedeni ile ilgili hüküm uygulanamaz duruma gelmiştir. İsviçre Federal Mahkemesi ve Almanya Federal Mahkemesi, önceki görüşünden dönerek içtihat değişikliğine gittiğinde hukukî güvenlik ve istikrar ilkeleri gereği, internet sitelerinde bu değişikliği basın bülteni şeklinde ivedilikle paylaşmaktadır.

Örnek olarak, Almanya Federal Mahkemesi'nin 14 Kasım 2024 tarihli kararı ile gittiği içtihat değişikliğinin duyurulduğu yine aynı tarihli 14 Kasım 2024 tarihli basın bülteni için bkz.

http://bit.ly/4o0hNX4

Yine örnek olarak, İsviçre Federal Mahkemesi'nin 22 Ekim 2024 tarihli kararı ile gittiği içtihat değişikliğinin duyurulduğu 21 Kasım 2024 tarihli basın bülteni için bkz.

http://bit.ly/4lBi94J

En azından olması gereken, Yargıtay’ın da, basın bülteninde içtihat değişikliklerini ivedilikle paylaşması gerektiği kanaatindeyiz.

Anayasa Mahkemesi’nin bu konuya ilişkin görüşleri ise şu şekildedir:

“… 71. Dairelerin kararları arasındaki farklılık, birbirine benzer davalarda sağlık raporu delilinin değerlendirilmesinden ve bununla ilintili biçimde ispat yükünün yöneltilmesinden kaynaklanmıştır. Dolayısıyla, 2797 sayılı Kanun’un 15. maddesinin ikinci fıkrasının (b) veya (c) bendi uyarınca Yargıtayın ilgili dairesinin konuyu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulundan ziyade, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne getirmesi ve yeknesak bir uygulamanın sağlanması mümkün olabilirdi. Bununla birlikte, Yargıtay daireleri bu gibi durumlarda kendiliğinden içtihatlarını değiştirme yoluna gittiğinden, yasada belirtilen yolun teoride kaldığı ve etkili bir çözüm sunamadığı anlaşılmaktadır.” (B. No: 2013/6932, 06.01.2015, § 71)

Anayasa Mahkemesi’nin 06.01.2015 tarihli kararı için bkz.

https://bit.ly/3NKAnzh

“… 64. Yukarıda da değinildiği üzere bir hukuk sisteminde bölgesel veya görevsel yetki farklılıkları sebebiyle yargı içtihatlarında farklılıklar oluşabilmesi doğaldır. Bu yargısal içtihat farklılıklarının hukuk güvenliği ve hukuki belirlilik ilkelerini zedelememesi için en önemli görev yüksek mahkemelere düşmektedir. Esas itibarıyla hukuk kurallarını yorumlama ve uygulama yetkisine sahip olan Yargıtay Dairesinin içtihat değişikliğine gitmiş olması tek başına adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul edilemez ise de somut olayda bu içtihattan sonraki kararlarında da aynı Dairenin eski içtihadını sürdürdüğü dikkate alınmalıdır. Diğer bir deyişle başvurucunun açtığı davada verilen karar Yargıtayın önceki içtihadına uygun olmadığı gibi bu karardan sonraki tarihlerde verilen içtihada da uygun değildir. Dolayısıyla içtihat farklılığının bizzat bu farklılıkları önlemekle görevli Yargıtay Dairesi kararlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

65. Diğer taraftan Yargıtay Dairesinin kararında önceki içtihattan farklı karar verilmekle niçin bu içtihattan ayrıldığına dair herhangi bir açıklamada bulunulmamış, buna dair bir gerekçe gösterilmemiştir.

66. Son olarak söz konusu içtihat farklılığını giderebilecek bir mekanizmanın işletilmemiş olmasına da dikkat çekilmelidir. Somut olayda başvurucunun karar düzeltme talebinde bulunduğu ancak bu talebin de Yargıtay Dairesi reddedildiği anlaşılmaktadır. Buna göre önceki içtihattan farklı karar verilmesi durumunda karar düzeltme aşamasında bu hususun değerlendirilebilmesinin mümkün olduğu, Yargıtay Dairesi kendi içtihadı arasındaki farklılığı bu aşamada giderebileceği gibi önceki içtihattan ayrılma gerekçelerini de açıklayabileceği hâlde somut olayda bu imkânın da değerlendirilmediği görülmüştür.

67. Dolayısıyla somut olaya özgü olduğu anlaşılan içtihadın aynı uyuşmazlıklar yönünden yine aynı Daire ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından benimsenmediği, en üst dereceli mahkeme sıfatıyla Yargıtay nezdinde tutarlı ve yeknesak bir uygulamanın sağlanmadığı saptanmıştır. Bu durum ise hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters düşeceği gibi bireylerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına güvenini de sarsmaktadır.

68. Sonuç olarak somut olayda görülen davada Yargıtayın aynı dairesinin diğer içtihadıyla çelişecek şekilde karar verilmesi söz konusu olup makul bir gerekçe de ortaya konulmadan ve sonrasında istikrarlı bir şekilde uygulanmadan benzer nitelikteki uyuşmazlığın zıttı olacak şekilde davanın neticelenmesi hukuki belirsizliğe yol açmıştır. Başvurucu için öngörülemez nitelikte olan bu uygulama nedeniyle yargılamanın hakkaniyetinin zedelendiği sonucuna ulaşılmıştır.

69. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.” (B. No: 2015/17453, 22.01.2019, § 64-69)

Anayasa Mahkemesi’nin 22.01.2019 tarihli kararı için bkz.

https://bit.ly/3nXMYVn

“… maddî hukuk hükümleri uygulanırken usûl hükümleri de gözetilmelidir. Ne var ki, kitabımızın 6. baskısında yer verdiğim İsviçre Federal Mahkemesi’nin 14.09.2010 tarihli Kararı’nda (BGer 5A_387/2010, 5A_405/2010 D.b.) ve E. 3.1. kısımları için bkz. KIRKBEŞOĞLU, Nagehan; KARAMERCAN, Fatih, Edinilmiş Mallara Katılma Rejiminin Tasfiyesinde Şirket Değerlemesi ile İlgili İsviçre Federal Mahkemesi’nin 5A_387/2010, 5A_405/2010 No.’lu Kararının Çevirisi ve Genel Bir Değerlendirme, SDÜHFD, C: 9, Y: 2019, S: 2, s. 135, 139 - https://bit.ly/4mGs8ai) da, taraflar anlaşarak katılma alacağına konu olanlardan konut yönünden katılma alacağının hesabında sürüm değeri yerine vergi değerinin esas alınmasını talep etmiştir. İlk derece mahkemesi bu yönde değer tespiti yapmış ve Bölge Adliye Mahkemesi ile Federal Mahkeme de bunu hesaplamayı uygun görmüştür. Ayrıca, İsviçre Federal Mahkemesi’nin 27.09.2022 tarihli (BGer 5A_253/2022 E. 7.1.) Kararı’na göre, mal rejiminin tasfiyesinin hukukî bir süreç kapsamında gerçekleşmesi durumunda kararın tarihi veya buna mümkün olduğunca yakın bir tarih belirleyici olacaktır. Ancak doktrin ve içtihatlar (30.06.2021 tarihli BGer 5A_1048/2019 E. 3.2; 27.01.2017 tarihli BGer 5A_346/2015 E. 3) taraflar arasındaki anlaşma yoluyla bu ilkeden sapmalara izin verir. Değerlendirme için farklı bir zaman noktasına ilişkin anlaşma zımnî olarak da yapılabilir.

Mal rejiminin tasfiyesi davalarının kamu düzenini ilgilendiren bir dava olmadığı da gözetildiğinde, TMK m. 235 hükmü ancak davadaki konuma göre davacı ve/veya karşı davacı tarafın daha fazla hak talep etmesi sonucunda karşı tarafın buna itiraz etmesi durumunda veyahut tarafın konumuna göre hükümde kendi lehine daha az hak tanınması sonucu ilgili tarafın yine buna itiraz etmesi durumunda (karşı tarafın hangi tarihin esas alınmasını belirtmesine gerek kalmaksızın) re’sen gözetilebilir. Örneğin, TMK m. 235/1 hükmü açısından, karar tarihinden daha sonraki bir değerin gözetilmesi davacı tarafından ileri sürüldüğünde ve karşı tarafın bu talebe itiraz etmesi durumunda hâkim TMK m. 235/1 hükmünü re’sen uygulayabilir.” (KARAMERCAN, Fatih, Katkı - Değer Artış Payı & Katılma Alacağı Davaları, Güncellenmiş ve Genişletilmiş 11. Baskı, Ankara, 2026, s. 640)

“TMK 232. maddesi, 'Mal rejiminin tasfiyesinde malların sürüm değerleri esas alınır' ve TMK 235/1 maddesi ise 'Mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar, tasfiye anındaki değerleriyle hesaba katılırlar' hükmünü içermektedir. Eşler, malların hangi andaki değerlerini esas alacağını serbestçe kararlaştırabilirler. Bu nedenle, TMK 235. maddesinin birinci fıkrası, eşler tasfiyede anlaşamadıkları hâllerde önem taşır.” (KILIÇOĞLU, Ahmet M., Katkı - Katılma Alacağı Davaları, Gözden Geçirilmiş - Genişletilmiş 10. Baskı, Ankara, 2025 s. 133; ZEYTİN, Zafer, Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Tasfiyesi, Güncellenmiş ve Genişletilmiş 6. Baskı, Ankara, 2025, PN. 753)

Görüldüğü üzere, İsviçre Federal Mahkemesi uygulaması ve doktrini ile birlikte katıldığımız Türk Hukuk doktrinindeki görüşlere göre taraflar, “sürüm değeri” konusunda serbestçe hareket edebilmektedir. Bu yüzden, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin “sürüm değeri” açısından emredici hukuk kuralı niteliği yapmasının hukukî dayanağı bulunmamaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin bu içtihat değişikliğinin benimsenmesi durumunda, başka bir ifadeyle, sürüm değerinin emredici hukuk kuralı olduğunun kabul edilmesi durumunda, anlaşmalı boşanma protokolünde, eşlerin tasfiye konusu olabilecek malların sürüm değeri konusunda anlaşmaları yetmeyecek, anlaşmalı boşanma protokolündeki tasfiye konusu olabilecek malların sürüm değerleri mahkemece re'sen tespit ettirilmek zorunda kalınacaktır. Hele ki, tasfiye konusu olabilecek mallar içerisinde şirket hissesi bulunması durumunda, anlaşmalı boşanma dosyaları en iyi ihtimalle 3-6 ay aralığında sonuçlanacaktır. Anlatmak istediğimiz, bir içtihat değişikliği yaparken yol açabileceği diğer hukukî sonuçlar da detaylıca düşünülmeli ve hesaplanmalıdır.

 

AYNI YÖNDE KARAR:

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ

Esas No       : 2024/6615
Karar No      : 2025/10316

T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                       : 
Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
SAYISI                                 : 2024/696 E., 2024/1270 K.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre, davacı kadın vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2. Davacı kadın vekilinin tasfiye konusu malların değerine yönelik temyiz itirazlarının incelemesinde;

Dava, katılma alacağı istemine ilişkindir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 227 inci maddesinin birinci fıkrası "Eşlerden biri diğerine ait bir malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuşsa, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur ve bu alacak o malın tasfiye sırasındaki değerine göre hesaplanır; bir değer kaybı söz konusu olduğunda katkının başlangıçtaki değeri esas alınır.", aynı Kanun'un 235 nci maddesinin ikinci fıkrası hükmü ise "Edinilmiş mallara hesapta eklenecek olanların değeri, malın devredildiği tarih esas alınarak hesaplanır." şeklinde düzenlenmiş olup 4721 sayılı Kanun'da mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davalarına dair yapılacak hesaplamalar ile ilgili "tasfiye anı", "tasfiye sırası" terimlerinin sıklıkla kullanıldığı, tasfiyeden kaynaklı alacağın hesaplanmasında esas alınması gereken ölçütlerden biri olduğu ve bu tabirlerden tasfiye konusu malın değerinin belirlenmesi gereken tarihin Mahkeme kararına en yakın tarih olduğu anlaşılmaktadır. Hâkim, uyuşmazlığın çözümü için gerekli diğer delilleri topladıktan sonra karar vermeye yakın tarihte değer belirlemesini yaptırmalıdır. Yargıtay ve Dairemizin uygulamalarına göre tasfiye tarihi de, karar tarihi olup Bölge Adliye Mahkemesince tasfiyenin yapılması halinde karar tarihi Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihidir.

Tasfiyede önem arz eden bir diğer husus ise "sürüm değeri" terimidir. 4721 sayılı Kanun'un 232 nci maddesi hükmü "Mal rejiminin tasfiyesinde malların sürüm değerleri esas alınır." içeriğini haiz olup tasfiye alacağı miktarının belirlenmesi için, tasfiyeye konu malın karara en yakın tarihteki sürüm değerinin esas alınması gerektiği, sürüm değerinin ekonominin oluşturduğu arz ve talep kurallarına göre malın belirlenen pazar, piyasa veya rayiç değeri olarak tanımlanabileceği, yukarıda belirtilen Kanun maddeleri hükümlerinin emredici hukuk kuralı niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler uyarınca; İlk Derece Mahkemesince, Kanun'da emredici olarak düzenlenen ve yukarıda içerikleri belirtilen hükümlere aykırı olacak şekilde, İlk Derece Mahkemesinin ilk kararının davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmediğinden İlk Derece Mahkemesi tarafından Bölge Adliye Mahkemesi gönderme kararından sonra verilen ikinci kararda davalı erkek yararına oluşan usuli kazanılmış hakka aykırı karar verilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle karar verilmesinin hatalı olduğu; mal rejiminden kaynaklanan alacak davalarında malın sürüm değerinin (karar tarihine en yakın tarih) dikkate alınarak karar verilmesi gerektiğine dair emredici hukuk kuralı gereği davalı erkek yararına usuli kazanılmış hak oluşmayacağı anlaşılmaktadır.

Ayrıca davanın 07.08.2015 tarihinde, şimdilik bir dava değeri gösterilmek suretiyle belirsiz alacak davası niteliğinde açıldığı anlaşılmakla; davacı tarafça sunulan 03.07.2018 tarihli dilekçe ıslah dilekçesi değil, talep açıklama dilekçesi olduğu kabul edilmelidir.

O halde, İlk Derece Mahkemesince, davanın belirsiz alacak davası niteliğinde olduğu, davacının ıslah için süre talebinin olduğu ve davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşmadığı hususları gözetilerek, davacıya ıslah için süre ve imkan verilerek tasfiye konusu malların güncel sürüm değerleri üzerinden katılma alacağına hükmedilmesi gerekirken bu hususlar göz ardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir.

KARAR

Açıklanan sebeplerle;

1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda (2) bentte açıklanan sebeplerle BOZULMASINA,

3. Davacı kadın vekilinin bozma kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine,

Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine,

Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

26.11.2025 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

Başkan V.           Üye                   Üye                      Üye                   Üye
Çetin Durak         Sevil Kartal       Erdem Şimşek     Hatıran Alper     Şaban Kazdal
                            (muhalif)

K A R Ş I  O Y  Y A Z I S I

Bir davada, mahkemenin veya tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine (diğeri aleyhine) doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakka, usule ilişkin kazanılmış hak denir. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Konu, yargı içtihadı ile gelişmiştir. Bu kurum davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. Usuli kazanılmış hakkın bazı istisnaları mevcut olup bu istisnalara bazı örnekler verilecek olursa; Mahkemenin bozmaya uymasından (usuli müktesep hakkın doğmasından) sonra bir içtihadı birleştirme kararı çıkması durumunda bu yeni içtihadı birleştirme kararının henüz mahkemelerde ve Yargıtay'da görülmekte olan bütün işlere uygulanması gerekir; yani sonradan çıkan bir içtihadı birleştirme kararına karşı usuli kazanılmış hak iddiasında bulunulamaz. Bozmadan sonra, o konuda yürürlüğe giren bir "yeni kanun" karşısında, usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımaz. Yeni kanun maddesinin uygulanması gerekir. Görev konusu, usuli kazanılmış hakkın istisnasıdır. Bunun gibi, karar tartışmasız ve çok açık bir maddi hataya dayanıyorsa usuli kazanılmış hak kuralına dayanılamaz. Kesin hüküm de usuli kazanılmış hakkın istisnasını oluşturmaktadır.

Somut olayda; İlk Derece Mahkemesince 22.11.2018 tarihli ilk kararda, davanın kısmen kabulü ile 20 A.F 96 plakalı araç yönünden 8.268,00 TL, 20 nolu bağımsız bölüm yönünden 94.062,50 TL, 6 nolu bağımsız bölüm yönünden 94.062,50 TL ve 8 nolu bağımsız bölüm yönünden 63.000,00 TL olmak üzere toplam 259.393,00 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiş, karar sadece davalı erkek vekili tarafından istinaf edilmiş ve istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesince 13.07.2020 tarihli karar ile eksik inceleme sebebiyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve karar gerekçesinde belirtilen eksikler giderilmek üzere dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince 20.12.2023 tarihli ikinci kararda, önceki kararın davacı kadın tarafından istinaf edilmemesi nedeniyle davalı erkek lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu, usuli kazanılmış hakkı ortadan kaldıracak şekilde ıslah da yapılamayacağı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile 20 A.F 96 plakalı araç yönünden 8.268,00 TL, 20 nolu bağımsız bölüm yönünden 94.062,50 TL, 6 nolu bağımsız bölüm yönünden 94.062,50 TL ve 8 nolu bağımsız bölüm yönünden 33.003,25 TL olmak üzere toplam 229.369,25 TL katılma alacağının ilk karar tarihi olan 22.11.2018 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiş, karar davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmiş ve istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesi tarafından başvurunun esastan reddine karar verilmiş, karar davacı kadın vekilince temyiz edilmiştir.

Davanın katılma alacağı istemine ilişkin olduğu, 4721 sayılı Kanun'un 232 nci ve 235 inci maddeleri hükümleri gereği dava konusu malların tasfiye tarihindeki değerlerinin esas alınması gerektiği, bu tarihin ise karar tarihine en yakın tarih olduğu, Yargıtay'ın bozma kararı veya Bölge Adliye Mahkemesi gönderme kararından sonra dava konusu malların değerlerinin güncelliğini yitireceği ve Mahkemece malların tekrardan güncel değerlerinin tespitinin isabetli olduğu, ancak İlk Derece Mahkemesi gerekçesinde de belirtildiği üzere İlk Derece Mahkemesinin ilk kararının davacı kadın vekili tarafından istinaf edilmediği ve ilk kararda kadın yararına hükmedilen katılma alacağının "miktar" yönünden davalı erkek yararına usuli kazanılmış hak oluşturduğu ve Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun aksi görüşüne katılamıyorum.

Üye
Sevil Kartal