KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları ve Türk Patent Enstitüsü kapsamında koruma altındadır. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın kullanımından doğabilecek zararlar için KARAMERCAN HUKUK Bürosu hiçbir sorumluluk kabul etmez. www.karamercanhukuk.com/yargitay-kararlari/ internet adresinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın link verilmeden bir başka anlatımla www.karamercanhukuk.com internet adresinden alındığı belirtilmeksizin kopyalanması, paylaşılması ve kullanılması YASAKTIR. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesini ziyaret etmekle, yukarıda belirtilen kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız.
Yazdır

TAŞINMAZIN DAVA DIŞI KİŞİ TARAFINDAN KULLANILDIĞI, DAVALININ BİR KULLANIMININ BULUNMADIĞI ANLAŞILDIĞINDAN DAVACININ MEN'İ MÜDAHALE TALEBİ YÖNÜNDEN DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLMELİDİR.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas No        : 2024/7-101
Karar No       : 2025/299

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                :
 İdil 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ                          : 01.06.2023
SAYISI                          : 2022/736 E., 2023/330 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 20.06.2022 tarihli ve 2022/1218 Esas,
                                        2022/4307 Karar sayılı BOZMA kararı

1. Taraflar arasındaki çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi ve ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İdil Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine dair 01.06.2023 tarihli ve 2022/736 Esas, 2023/330 Karar sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi

2. Davacı vekili; müvekkilinin kayden paydaşı olduğu Şırnak ili İdil ilçesi Atakent Mahallesinde bulunan 1.1 ada 51 parsel sayılı taşınmazı davalının uzun bir süreden beri haksız olarak kullandığını belirterek, dava konusu taşınmaza davalı tarafından yapılan müdahalenin men'ine ve dava tarihinden geriye doğru hesaplanacak olan on yıllık ecrimisil tazminatının dava tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabı

3. Davalı vekili; dava konusu taşınmazın tapuda davacı adına kayıtlı olmasına rağmen aslında müvekkili ve kardeşleri adına alındığını, söz konusu yerin işletmesini oğlu Kenan E.'in yaptığını, ecrimisil tazminatında beş yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı

4. İdil Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.05.2015 tarihli ve 2011/175 Esas, 2015/203 Karar sayılı kararı ile; taraflar arasında daha önceden kurulmuş adi ortaklığın bulunduğu işletilen değirmenin başlangıçtan itibaren tarafların birlikte rızası ile faaliyetlerine devam ettiği ve herhangi bir haksız el atmanın oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı

5. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.

6. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 07.07.2020 tarihli ve 2018/15974 Esas, 2020/4603 Karar sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın kayden davacıya ait olduğu, davalının kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir hakkının bulunmadığı, davalının taşınmazı muvafakate dayalı olarak tasarruf ettiği, dava açılmış olmakla muvafakatin geri alındığının kabulüyle taşınmaza davalının müdahalesinin önlenmesine karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle karar bozulmuştur.

İlk Derece Mahkemesince Verilen İkinci Karar

7. İdil Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.05.2021 tarihli ve 2020/784 Esas, 2021/325 Karar sayılı kararı ile; bozma ilâmına uyularak, ecrimisil talebinin reddine, el atmanın önlenmesi talebinin kabulü ile dava konusu taşınmaza davalının müdahalesinin önlenmesine karar verilmiştir.

Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı

8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 20.06.2022 tarihli ve 2022/1218 Esas, 2022/4307 Karar sayılı kararı ile;

“… 1- Yapılan yargılamaya, toplanan delillere, dosya kapsamına göre davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2 -Davalı vekilinin sair temyiz itirazlarına gelince;

Dosyada bulunan İdil Belediyesi yazı cevabına göre, dava konusu 1.1 ada 51 parsel sayılı taşınmazın üzerinde bulunan un değirmeninin 24.08.2004 tarihli 507 numaralı ruhsat ile Kenan E. adına kayıtlı olduğunun belirtildiği, yine tanık beyanlarının bu durumu doğruladığı; dava konusu taşınmazın dava dışı Kenan E. tarafından kullanıldığı, davalı Ramazan E. tarafından kullanılmadığı anlaşıldığından davacının meni müdahale talebi yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerekirken, meni müdahale talebinin kabulü doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

İlk Derece Mahkemesince Verilen Üçüncü Karar

10. İdil Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.06.2023 tarihli ve 2022/736 Esas, 2023/330 Karar sayılı kararı ile; bozma kararına uyulması suretiyle yapılan yargılama sonunda; davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Dairenin Üçüncü Kararı

11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.

12. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 20.11.2023 tarihli ve 2023/4973 Esas, 2023/5540 Karar sayılı kararı ile;

“… 1. Taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu olan taşınmaza dayalı el atmanın önlenmesi davası yönünden mahkemenin verdiği davanın reddine yönelik kararın Yargıtay 8. Hukuk Dairesince "davanın kabulüne karar verilmesi" gerektiği belirterek bozulduğu, mahkemece bozmaya uyularak davanın kabulüne karar verilmesi üzerine bu kez Dairemizce "davanın reddine karar verilmesi" gerektiği belirtilerek ikinci kez bozulduğu, mahkemece bu bozma kararına da uyularak davanın reddedildiği anlaşılmaktadır.

2. 29.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6460 sayılı Kanun'un 1 inci maddesi ile 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 373 üncü maddesinin beşinci fıkrasından, 18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 439 uncu maddesinin beşinci fıkrasından ve 1086 sayılı Kanun'un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'un 16 ıncı maddesi ile değiştirilmeden önceki 429 uncu maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen; "Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her halde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca yapılır." düzenlemesi getirilmiştir. Bu durumda temyiz incelemesi yapmak görevi Hukuk Genel Kurulu'na aittir…” gerekçesiyle dava dosyasının Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.

II. ÖZÜ

13. Davanın özü; talep edilen el atmanın önlenmesi istemi yönünden davanın reddine karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. ÖN SORUN

14. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce ilk derece mahkemesinin son kararına yönelik temyiz itirazlarını inceleme görevinin, Hukuk Genel Kuruluna mı yoksa Özel Daireye mi ait olduğu hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir.

15. Öncelikle belirtilmelidir ki; 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle, 18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Kanun'un 439. maddesinin 5. fıkrasından ve 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 16. maddesi ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin 3. fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen fıkra:

“Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır” hükmünü haizdir.

16. Anılan maddenin gerekçesinde ise; “Madde ile, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren kesin bozmaya uyularak tesis olunan kararların mevzuatta bir değişiklik olmadığı hâlde, önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine ilk derece mahkemesince verilen hükmün temyiz incelemesinin Yargıtay’ın ilgili dairesi yerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması öngörülmektedir. “Kesin Bozma”, denetim mahkemelerinin yargılama hukukuna kazandırdığı bir kavramdır. Bu kavram, ilk derece mahkemelerinin davanın kabulüne ilişkin hükmünün reddedilmesini yahut davanın reddine ilişkin hükmünün kabul edilmesini öngören bozmaları içermektedir. Denetim mahkemesinin, aynı dava hakkında, verilerde değişme olmadan, birden fazla ve birbirine zıt kesin bozma kararı vermesi, başlı başına hukuk güvenliği sorununa işaret eder. İkinci kesin bozma kararı üzerine verilen ilk derece mahkemesi kararlarının temyiz incelemesinin, veriler değişmediği hâlde, birbirleriyle çelişen bozma kararlarını veren dairece değil, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması, hem sorunun doğasının, hem de adil yargılama hakkının bir gereğidir…” denilmektedir.

17. Yapılan bu değişiklikle kanun koyucu tarafından Hukuk Genel Kuruluna yeni bir görev verilmiş; davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine ilk derece mahkemesince verilen kararın temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda yapılması öngörülmüştür (Hukuk Genel Kurulunun 18.10.2022 tarihli ve 2020/(15)6-461 Esas, 2022/1301 Karar; 29.03.2023 tarihli ve 2022/(23)6-686 Esas, 2023/273 Karar sayılı kararları).

18. Öte yandan Hukuk Genel Kurulunun görevi, davanın esastan reddini veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararlarla sınırlı bulunmaktadır.

19. Bu nedenle “nihaî karar” kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır.

20. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 294/1. maddesinde mahkemelerin usule veya esasa ilişkin bir nihaî kararla davayı sona erdireceği belirtilmektedir. Bilindiği gibi hâkimin davadan el çekmesini gerektiren, davayı sonuçlandıran kararlarına nihaî kararlar denilmektedir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekir ise; nihaî karar (son karar); bir anlaşmazlığı sonuca bağlayan ancak, istinaf ve temyiz yoluna başvurma olanağı bulunan yargı kararlarıdır (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 661-662).

21. Nihaî kararlar, usule ilişkin nihaî kararlar veya esasa ilişkin nihaî kararlar (hükümler) olmak üzere ikiye ayrılır. Uyuşmazlığı esastan çözmemekle birlikte davaya görülmekte olan mahkemede son veren kararlar usule ilişkin nihaî karar olarak nitelendirilir. Usule ilişkin nihaî kararlar davanın esasına yönelik olmadığından maddi anlamda kesinleşmeye elverişli değildirler. Bu karar şekli anlamda kesinleşmiş olsa bile, maddi anlamda kesinleşmeye elverişli olmadığından söz konusu eksiklikleri gidererek aynı tarafların aynı konuda ve aynı sebeplere dayanarak yeniden bir dava açması mümkündür (Hakan Pekcanıtez, Muhammet Özekes, Mine Akkan, Hülya Taş Korkmaz: Medenî Usûl Hukuku, İstanbul, Mart 2017, C. III, s. 1973-1974). Mahkemece verilen görevsizlik, yetkisizlik, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar usule ilişkin nihaî kararlar olduğu gibi dava şartı yokluğu nedeni ile verilen usulden ret kararları (6100 sayılı Kanun md.115/2) da, usule ilişkin nihaî kararlardır.

22. Esasa ilişkin nihaî kararlar (hüküm) ise hâkimin maddi hukuk kurallarını uygulayarak uyuşmazlığın esasını inceleyerek verdiği kararlardır (6100 sayılı Kanun md. 294/1). Yani davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk açısından incelenerek esas bakımından kabul veya reddine ya da kısmen kabul ve kısmen reddine ilişkin kararlardır. Esasa ilişkin nihaî karar ile taraflar arasındaki uyuşmazlık esastan sona erer ve hüküm kesinleşince (kesin hüküm ortaya çıkınca), artık o dava konusu uyuşmazlık hakkında, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak yeni bir dava açılamaz; açılırsa, kesin hükümden dolayı reddedilir.

23. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; mahkemece davalının taşınmazı muvafakate dayalı olarak tasarruf ettiği, herhangi bir hukuksuz el atma olmadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen birinci kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 07.07.2020 tarihli kararı ile; dava konusu taşınmaza davalının müdahalesinin önlenmesine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece Özel Dairenin birinci bozma kararına uyulduktan sonra ecrimisil talebinin reddine, el atmanın önlenmesi talebinin kabulü ile davalının müdahalesinin önlenmesine karar verilmiştir.

24. Bu karara karşı taraf vekilleri tarafından temyiz talebinde bulunulması üzerine; davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin diğer temyiz itirazları reddedildikten sonra Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 20.06.2022 tarihli kararı ile; dava konusu taşınmazın davalı tarafından kullanılmadığı, davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle yeniden bozulmuştur.

25. Görüleceği üzere sonradan verilen Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin bozma kararı önceki bozmayı ortadan kaldıracak niteliktedir. Böyle olunca, mahkemece verilen son kararın temyiz inceleme görevinin Özel Daireye değil, Hukuk Genel Kuruluna ait olduğuna oy birliğiyle karar verilip ön sorun aşılmış ve işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

IV. GEREKÇE

26. Uyuşmazlığın çözümünde müdahalenin meni davaları bağlamında mülkiyet hakkıyla ilgili kavram ve düzenlemelere kısaca değinilmelidir.

27. Öncelikle belirtilmelidir ki, Türk Hukuk Lûgatında "bireylerin bir şey üzerindeki egemenliği" olarak kısaca açıklanan ancak mevzuatta tanımı yapılmayan mülkiyet hakkı, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli, kendine özgü bir haktır (Türk Hukuk Lûgatı: Türk Hukuk Kurumu, Ankara 2021, C.1, s. 828).

28. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 35. maddesinde;

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz" düzenlemesine yer verilerek mülkiyet hakkının varlığı Anayasal bir hak olarak belirlenmiş ve ancak kamu yararı ve kamu düzeni amacı ile sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır.

29. Mülkiyet hakkının içeriği ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) "Mülkiyet hakkının içeriği" başlıklı 683. maddesinde düzenlenmiştir. TMK'nın 683. maddesinde;

"Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.

Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir" hükmü bulunmaktadır.

30. Anılan madde hükmü dikkate alındığında; mülkiyetin sağladığı aktif yetkiler (mülkiyetin müspet unsuru), “o şeyde hukuk düzeninin sınırları içinde dilediği gibi tasarruf etme hakkı” dır. Bu tasarruf malın fiilen kullanılması, semerelerin toplanması, malda değişiklik yapılması, malın tahrip ve tağyir edilmesi gibi fiili tasarrufları içine aldığı kadar malı başkasına devretme, üzerinde hak tesis etme gibi hukuki tasarrufları da içine alır. Mülkiyeti koruyucu yetkiler (mülkiyetin menfi unsurları) kapsamında malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini dava edebilir. Bu talepler mülkiyet hakkından kaynaklanır ve varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler (M.Kemal Oğuzman /Özer Seliçi / Saibe Oktay Özdemir : Eşya Hukuku, İstanbul 2020, s. 313 vd.).

31. Mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır. Mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin malik tarafından gereği gibi kullanılmasını önleyen ve üçüncü kişilerden gelen etkilere karşı korunma aracı olarak haksız el atmanın önlenmesi, taşkınlığın giderilmesi ve durdurulması için, el atmanın önlenmesi davası hakkı tanınmıştır.

32. Mülkiyet hakkına yönelik saldırıların önlenmesine ilişkin davaların büyük çoğunluğu dayanağını TMK'nın 683. maddesinden almakta ise de bu madde kapsamı dışında kalan ve özel maddeler ile düzenlenen mülkiyeti korumaya yönelik çeşitli davalar da (zilyetlikten doğan davalar, taşınır davası, komşuluk hukukundan doğan davalar gibi) mevcuttur. Kanun'un genel nitelikli bu maddesi ve öteki özel hükümler ile mülkiyet hakkının her türlü zarar verici davranışlara karşı korunması amaçlanmıştır.

33. El atma, doğrudan doğruya bir insan fiili ile meydana gelebileceği gibi davalının kendi iradesiyle yarattığı bir durum ile malikin mülkiyet hakkını kısıtladığı bir hâl olarak da görünebilir (M.Kemal Oğuzman/Özer Seliçi/ Saibe Oktay Özdemir, s. 322). Başka bir ifade ile yapma veya yapmama şeklinde insan fiiline dayanmakla birlikte insanın sorumlu olduğu durumdan (yok etme veya önleme yükümlülüğünün yerine getirilmemesi gibi) da kaynaklanabilir. Burada önemle vurgulanmalıdır ki, kanun hükmünde haksız el atmadan söz edilmiş olması karşısında, bütün bu müdahalelerin haksız olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla müdahale yasadan veya sözleşmeden kaynaklanan aynî ya da şahsi bir hakka dayanmamalıdır. İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulununun 25.05.1938 tarihli ve 1937/29 Esas, 1938/10 Karar sayılı kararında da haksız işgal "Fuzulî işgal denilen şeyin hukukî bakımdan mahiyeti bir hakka, zımnî veya sarih bir akte müstenit olmaksızın gayrin malını izinsiz ve rızasız işgal veya istimal etmekten veyahut başkasının zilyetliğini gasp ve ona tecavüz eylemekten ibarettir. O gayr veya zilyedin bundan mutazarrır olup olmaması müsavidir…" şeklinde tanımlanmıştır.

34. Öğretide el atma, doğrudan el atma ve dolaylı el atma olarak ikiye ayrılmaktadır (Fikret Eren: Mülkiyet Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2016, s. 44-45). Doğrudan el atma, eşyanın özüne etki eden ve doğrudan doğruya davacının eşyasında ortaya çıkan, davalının fiilinden veya sorumlu olduğu bir durumdan ileri gelen el atma (davacının taşınmazına sürekli olarak çöp dökülmesi, moloz yığılması, taşkın yapı vb..), dolaylı el atma ise davalının taşınmazındaki fiillerinin davacının taşınmazında kendisini göstermesi şeklinde oluşan el atma olarak ifade edilmesi mümkündür. Dolaylı el atmalar da, kendi içinde olumlu ve olumsuz el atmalar olarak ikiye ayrılırlar. Davalının taşınmazındaki fiillerin davacının taşınmazında kendisini göstermesi olarak ifade edebilecek olan olumlu el atmalar, maddi veya manevi olabilir (dolaylı maddi el atma; duman, buğu, toz veya koku çıkarmak, pis su akıtılması vb.., manevi dolaylı el atma; kişide korku, kaygı vb. duruma neden olma). Olumsuz el atmalar, davalının taşınmazından kaynaklanan sebeplerle, davacının taşınmazında bir yoksunluğa yol açılması (manzara, hava, su, güneş, ışık vb..yoksunluk) şeklindedir.

35. El atmanın önlenmesi davası, mülkiyet hakkına elatılan taşınır veya taşınmaz malın maliki tarafından eşyaya haksız olarak elatan kişiye karşı açılır. Davanın açılabilmesi için taşınır veya taşınmaz üzerindeki aynî hakka el atmanın mevcut veya gelecekte doğacak olması ve davacının el atmaya katlanma yükümlülüğünün bulunmaması gereklidir. El atmanın önlenmesi davasında, ispat yükü davacıdadır (TMK m. 6, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 190/1). Bu anlamda davacı, aynî hakkını ve davalının aynî hakka elattığını ispatla yükümlüdür. Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını, engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir. Davalı, aynî hakka el atmadığını veya el atmakla birlikte el atmasının haksız olmadığını (davacının el atmaya katlanmakla yükümlü olduğunu) ispatla yükümlüdür.

36. El atmanın önlenmesi davasının amacı, aynî hakka el atmanın sona erdirilmesi veya el atma tehlikesinin önlenmesidir. El atmanın önlenmesi davası sonucunda davalı, el atmayı sona erdirecek davranışları yapmaya veya el atmaya yol açacak davranışlardan kaçınmaya mahkûm edilir. El atmanın önlenmesi davasının amacı da, davalıyı yapmaya veya yapmamaya mahkûm eden hükmün icrası ile gerçekleşir.

37. Nitekim aynı hususlar Hukuk Genel Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 2020/8-720 Esas, 2021/802 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.

38. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmaz tapuda davacı ve dava dışı şahıs adına müşterek mülkiyet üzere kayıtlı olup, davacının mülkiyet hakkı bulunmaktadır. Davacı kayden paydaşı olduğu taşınmazı davalının uzun bir süreden beri kullandığını ileri sürerek davalı tarafından yapılan müdahalenin men'ine ve ecrimisil tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, davalı dava konusu taşınmazın tapuda davacı adına kayıtlı olmasına rağmen aslında davalı ve kardeşleri adına alındığını, söz konusu yerin işletmesini oğlu Kenan E.'in yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme davalının taşınmazı muvafakate dayalı olarak tasarruf ettiği gerekçesiyle davayı reddetmiş; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi dava açılmış olmakla muvafakatin geri alındığı, davanın reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle kararı bozmuştur. Mahkeme bozma ilâmına uyarak, ecrimisil talebinin reddine, el atmanın önlenmesi talebinin kabulüne karar vermiş; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi dava konusu taşınmazın dava dışı Kenan E. tarafından kullanıldığı, davalı tarafından kullanılmadığı anlaşıldığından davacının men'i müdahale talebi yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Görüleceği üzere temyiz incelemesi yapan Özel Daireler tarafından dava konusu taşınmazın fiilen davalı tarafından kullanılıp kullanılmadığı hususunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır.

39. Oysaki dosyada bulunan İdil Belediyesi'nin 17.09.2012 tarihli yazı cevabından, dava konusu 1.1 ada 51 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan un değirmeninin 24.08.2004 tarihli 507 numaralı ruhsat ile dava dışı Kenan E. adına kayıtlı olduğu anlaşıldığı gibi bu hususun 08.01.2015 tarihli duruşmada dinlenen mahalli bilirkişi Hayreddin B.'un dava konusu taşınmazda bulunan değirmenin dava dışı Kenan E. tarafından işletildiği yönündeki beyanı ile de doğrulandığı anlaşılmaktadır. Tüm bu hususlar karşısında dava konusu taşınmazın dava dışı Kenan E. tarafından kullanıldığı, davalı Ramazan E.'in bir kullanımının bulunmadığı anlaşıldığından davacının men'i müdahale talebi yönünden davanın reddine ilişkin olarak verilen karar isabetlidir.

40. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalının cevap dilekçesindeki beyanları, mahalli bilirkişi ve tanık beyanları dikkate alınarak fiili durumun tespit edilmesi gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

41. Hâl böyle olunca, mahkemece davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun olduğundan karar onanmalıdır.

V. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan İdil Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.06.2023 tarihli ve 2022/736 Esas, 2023/330 Karar sayılı kararının ONANMASINA,

Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,

 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

14.05.2025 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

"K A R Ş I  O Y"

Karşı oyumuzu ve gerekçelerini dört başlık altında açıklamak gerekmiştir.

1-USULİ KAZANILMIŞ

"Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir, meğer ki bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli müktesep hak yahut usule ait müktesep hak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki usule ait müktesep hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş bulunması bakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununun dayandığı ana esaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir.

Mahkemenin doğru bularak uyduğu veyahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul ve kanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul ve kanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice asla kabul edilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmen Temyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya usule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul hükümleriyle hedef tutulan iktikrarı zedeler ve hatta kararlara karşı umumi güveni dahi sarsar." (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 09.05.1960 gün ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar sayılı kararı).

Taraflardan biri lehine doğan usuli kazanılmış hakkın kamu düzenine ilişkin olduğu, Mahkemenin ve Yargıtayın da buna uymak zorunda olup usuli kazanılmış hakka aykırı karar veremeyeceği, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 04.02.1959 gün ve 1957/13 Esas, 195959 Karar sayılı kararında da belirtilmiş olup şöyle ifade edilmiştir:

"Temyizce bir kararın bozulması ve mahkemenin bozma kararına uyması hâlinde bozulan kararın bozma sebeplerinin şumulü dışında kalmış cihetlerinin kesinleşmiş sayılması, davaların uzamasını önlemek maksadiyle kabul edilmiş çok önemli bir usuli hükümdür. Bir cihetin bozma kararının şumulü dışında kalması da iki şekilde olabilir. Ya o cihet, açıkca bir temyiz sebebi olarak ileri sürülmüş fakat dairece itiraz reddedilmiştir. Yahudda onu hedef tutan bir temyiz itirazı ileri sürülmemiş olmasına rağmen dosyanın Temyiz Dairesince incelediği sırada dosyada bulunan yazılardan onun bir bozma sebebi sayılması mümkün bulunduğu hâlde o cihet dairece bozma sebebi sayılmamıştır. Her iki hâlde de o konunun bozma sebebi sayılmamış ve başka sebeplere dayanan bozma kararına mahkemece uyulmuş olması, taraflardan birisi lehine usuli bir mükteseb hak meydana getirir ki, bu hakkı ne mahkeme, ne de Temyiz Mahkemesi halele uğratabilir. Zira usuli mükteseb hakkın tanınması da amme intizamı düşüncesiyle kabul edilmiş bir esastır."

Yukarıda belirtilen hususlar içtihadı birleştirme kararlarının künyelerine de yer verilmek suretiyle Yargıtay hukuk daireleri ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yeni tarihli pek çok kararında usuli kazanılmış hakkın varlığına ve uyulması zorunluluğuna ilişkin gerekçe olarak yazılmak suretiyle benzer uygulama sürdürülmektedir (Örnek Yargıtay HGK'nun 26.11.2019 Tarih 2017/2337 Esas 2019/1200 Karar, 24.02.2022 Tarih 2019/783 Esas 2022/202 Karar, 24.04.2024 Tarih, 2023/918 Esas 2024/202 Karar sayılı kararları).

Bu içtihadı birleştirme kararları, taraflar lehine diğer bir ifadeyle taraflar nezdinde doğan usuli kazanılmış hakkın kamu düzenine ilişkin olduğunu, hem mahkemenin hem Yargıtayın usuli kazanılmış hakka aykırı karar veremeyeceğini açıkça belirtmektedir. Bu içtihadı birleştirme kararlarından sonra bu esaslardan ayrılmayı gerektirir yeni bir kanun çıkmamıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) da aksine bir düzenleme getirmemiştir. O hâlde bu içtihadı birleştirme kararlarında belirtilen esaslardan ayrılmayı gerektiren bir neden bulunmamaktadır.

6100 sayılı HMK 373/6. maddede; "Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır" hükmü bulunmaktadır. Benzer bir hüküm Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa da eklenmiştir. Bu hüküm HMK'ya 2013 yılında yapılan değişiklikle eklenmiş olup bu yeni hükmün Mahkeme veya Yargıtay için usuli kazanılmış hakka uyma zorunluluğunu ortadan kaldırıp kaldırmadığı üzerinde de durulmalıdır.

Bu hüküm ile usuli kazanılmış hakka aykırı karar verilebileceğine dair bir hüküm getirilmiş olmayıp temyiz incelemesinin özel dairece değil Hukuk Genel Kurulunca yapılacağı şeklinde genel kuraldan ayrılan ve temyiz incelemesini yapacak kurulu gösteren hüküm konulmuştur.

Belirtilen maddelere eklenen fıkrayla ilgili olarak Adalet Komisyonu Raporunda şu açıklamalara yer verilmiştir:

Dairenin birinci kesin bozmasından, bozmaya uyma kararından sonra dönmesi (2. kez bozması) üzerine alt mahkemece verilen kararın yargı yolu denetiminin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması, ikinci kesin bozmaları gereklilik sınırlarına indirecek bir hukuk disiplinini de beraberinde getirir. Sözgelimi, birinci bozmadan dönme formülü olarak sıkça kullanılan “maddi hata” gerekçesinin somut olay bağlamında realizasyonu, görüş ve içtihat farkı mı? Farklı delil değerlendirmesi mi? Bu bağlamda usule ilişkin kazanılmış hakkın ihlali mi? Yoksa usule ilişkin kazanılmış hakkın istisnası olan ve tipik tarifine uygun maddi hata mı?” sorularını ele alan bir yaklaşımla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca gerçekleştirilecektir. Nitekim benzeri olaylarda ikinci kesin bozmaya karşı direnme kararlarının temyizinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca aynı realizasyon yapılmaktadır. Model, bu yönüyle, usuli kazanılmış hak kurumunda tereddütlere yol açması bir yana, onu pekiştirmektedir. Çünkü ikinci bozma, genellikle uyma kararı ile teşekkül eden usuli kazanılmış hakkı bertaraf etmeye yönelik olarak kurulmaktadır. Yargıtay kararları üzerinde yapılacak ampirik incelemeler, usuli kazanılmış hak sonrası ikinci bozmaya karşı oluşturulan direnme kararlarının birinci bozma doğrultusunda (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca); uyma kararlarının ise ikinci bozma doğrultusunda (özel dairece) genel olarak onandıklarını göstermektedir. Bu veri, bizatihi sorun alanının varlığına delalet etmektedir. Bu bağlamda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun hakemliğine başvurmak, bir yargılama hukuku zaruretidir. Bu tür bir sistem dönüşümü, yargılama hukuku bakımından pozitif bir önem taşımaktadır. Yeni usul, içtihat istikrarı bakımından da işlevseldir. Bu gibi hâllerde bozma kararını ittihaz eden daire veya daireler yönünden işe bakma yasağı derpiş edilmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yapacağı inceleme, hiçbir şekilde bozma dairesince gerçekleştirilemeyecektir. Buradaki derecelendirme, hukuk güvenliği noktasından da anlamlıdır (Anayasa md. 2). Ayrıca model iki zıt bozmanın taraflarda meydana getirebileceği güven erozyonunu giderme ve objektif tarafsızlık yönünden yeni yapı oluşturma işlevini de görmektedir.

Alt komisyon, mevzuat değişikliğine dayalı ikinci kesin bozmaların dahi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda incelenmesi sonucuna varmış, usuli kazanılmış hakkın korunması duyarlılığına dayalı bu formül, esas komisyonca da benimsenmiştir. Esas komisyon, tasarıdakinin aksine yeni sistemi yalnızca şu anda uygulanan usul kanununa özgü olarak değil, bölge adliye mahkemeleri döneminde uygulanacak usul kanunu bakımından da benimsemiştir.

Vurgulanmalıdır ki, yeni sistem, birinci veya ikinci kesin bozma kararı lehine bir doğruluk veya kesinlik karinesi ihdas etmemektedir. Başta usuli kazanılmış hak olmak üzere, hukuk ve somut olay ekseninde iki zıt bozma kararından hangisinin uygun olduğuna, yahut bunların dışında başka bir çözüm seçeneğinin bulunup bulunmadığına -üçüncü defa özel daire değil Yargıtay Hukuk Genel Kurulu karar verebilecektir. Bu model, üçüncü kararların türlerine bakılmaksızın temyizen incelenmesi yönünden direnme kararlarındaki rejimi bu kararlara da bir tür teşmil etmektedir.

Bu gerekçelere karşı olarak, yeni düzenlemenin hukuk güvenliğini yok edeceği, usuli hak kurumunu örseleyeceği, içtihat istikrarı için tehlike oluşturacağı ileri sürülmüştür. Aynı görüşler, alt ve esas komisyon raporlarına düşülen muhalefet şerhlerinde de dile getirilmektedir. Yukarıda ortaya konduğu üzere yeni düzenleme, tam da bu görüşlerde ortaya konan semptomları bertaraf edecek yapı özelliğini taşımaktadır.

Raporda yer alan bu açıklamalar da getirilen yeni hükmün usuli kazanılmış hakka bir istisna olarak getirilmeyip özellikle ortada usuli kazanılmış hak mı bulunduğu yoksa usuli kazanılmış hakkın istisnası olan açık maddi hata mı bulunduğu hususunun zıt iki kararı vermiş dairece değil, Hukuk Genel Kurulunca incelenmesi için getirildiğini ortaya koymaktadır. Usuli kazanılmış hakkın korunması duyarlılığına dayalı bu formülün benimsendiğinin belirtilmiş olması da değişiklik gerekçesinin bir özeti olarak yeni hükmün usuli kazanılmış hakka bir istisna oluşturmadığını ortaya koymaktadır.

Mahkeme çelişkili ikinci bozmaya uyarak karar vermiş ise ilk bozmaya dayalı usuli kazanılmış hakkın oluşmayacağı kabul edilirken, mahkemenin çelişkili ikinci bozmaya uymayıp direnmesi hâlinde usuli kazanılmış hakkın oluştuğu belirtilerek değerlendirme yapılması da çelişkili bir uygulama olacaktır. Zira böyle bir uygulama usuli kazanılmış hakkın varlığını ve yokluğunu Yargıtayın çelişkili ikinci bozma kararı verip vermemesinde dahi değil, derece mahkemesinin çelişkili ikinci bozmaya uyup uymama iradesinde aramış olacaktır.

Oysa ki hak kavramı medeni hukuk anlamında olup, meşru beklenti düzeyini dahi aşmış, varlığı açıkça belirmiş, taraflardan biri nezdinde gerçekleşmiş bir hakkın, sahibi dışında bir irade tarafından ortadan kaldırılabileceğinin kabulü hukuk düzeni içindeki hak kavramı ile de bağdaşmaz. Bu nedenledir ki içtihadı birleştirme kararlarında da belirtildiği üzere ilk bozma kararına uymakla kazanılmış bir hak doğmuş ise ne mahkemenin ne de Yargıtayın, bu hakkı berteraf etmeye neden olacak ve hukuk güvenliğini de sarsacak şekilde farklı bir bir karar vermeye yetkisi yoktur. 6100 sayılı HMK 373/6 madde hükmünün de Yargıtaya usuli kazanılmış hakkı ortadan kaldıracak şekilde çelişkili ikinci bozma kararı verme yetkisi tanıyan bir hüküm olarak getirildiğini kabul edebilmek mümkün değildir.

Usuli kazanılmış hak ilkesinin istisnaları da vardır. Öğretide ve Yargıtay kararlarında da benimsendiği üzere açık maddi hata, geriye etkili kanun değişikliği, sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararı bulunması bu istisnalar arasındadır.

İstisnalar arasında saydığımız açık maddi hatadan söz edebilmek için, hukuki değerlendirme veya delil takdiri dışında tamamen maddi olgulara yönelik olarak ilk bakışta açık ve belirgin olarak anlaşılabilen bir hatanın bulunması gerekir. Ayrıca bu hatanın yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen yanlışlıklar içermesi gerekmektedir. Bu durumda karşı taraf lehine usule ilişkin kazanılmış hak doğmayacak, bu tür açık hatalarda maddi gerçek gözardı edilemeyecek ve usuli kazanılmış hakkın gerçekleşmiş olmadığı kabul edilebilecektir. Ancak bu şekilde yapılacak müdahalenin de sınırı, açık maddi hata adı altında delillerin değerlendirilmesi ve hukuki nitelendirilmede hata yapıldığı gerekçesine dayanılamayacak olmasıdır.

Yukarıda yapılan açıklamalarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; mahkemece verilen önceki kararın temyizi üzerine verilen Yargıtay bozma kararında; çekişme konusu taşınmazın kalden davacıya ait olduğu, davalının kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir hakkının bulunmadığı, davalının taşınmazı muvafakate dayalı olarak tasarruf ettiğinin dosya kapsamıyla sabit olduğu, ancak dava açılmış olmakla muvafakatin geri alındığının kabulü gerektiği, mülkiyet hakkına üstünlük tanınmak suretiyle davalının müdahelesinin önlenmesine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle reddina karar verilmesinin doğru olmadığı belirtilmiştir.

Mahkeme bu ilk bozma kararına uymakla usuli kazanılmış hak doğmuştur. Bu kararın maddi hata niteliğinde olduğu da düşünülemeyeceğine göre davanın uyulan ilk bozma kararına uyulmakla oluşan usuli kazanılmış hak nedeniyle el atmanın önlenmesi davasının kabulüne karar verilmesi gerektiğinden hükmün bozulması gerekir.

2-ECRİMİSİL TALEBİ YÖNÜNDEN KESİNLEŞEN OLGULAR

Mahkemece verilen birinci karar rızaya dayalı kullanım bulunduğu için ecrimisil ve el atmanın önlenmesi taleplerinin reddi yönünde olup bu karar davalı tarafından temyiz edilmemiştir. Davacının ecrimisile yönelik temyiz talebi ise davalının bu yeri kullanmasının rızaya daya olmasına ve bu nedenle kötüniyetinden bahsedilemeyeceği belirtilerek reddedilmiştir. Bu karar gerekçesinin düzeltilmesi yönünden temyiz edilmediğinden davalının bu yeri kullanmak suretiyle taşınmaza el atmasının bulunduğu sabit olmuştur.

Ecrimisil talebi yönünden sabit kabul edilen ve varlığı kesinleşen bu vakıa belirlemesinin el atmanın önlenmesi davası yönünden de bağlayıcı olacağının kabulü gerekir.

3-DOSYAKİ BEYAN VE DELİLLER

Davalı davaya cevabında taşınmaz ile taşınmaz üzerindeki değirmenin davacı, kendisi ve Ahmet olmak üzere üç kardeşe ait olduğunu, 2004 yılında birlikte alındığını, karşılıklı güven ilişkisi içinde tapusunu davacı üzerine yaptıklarını, değirmenin işletmesiyle üç kardeşin nam ve hesabına Kenan E.’in hareket ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı bu beyanlarıyla tapusu üzerinde olmasa da taşınmazda hak sahibi olduğunu, oğlu Kenan’ın kendi ve kardeşleri nam ve hesabına taşınmaz üzerindeki değirmeni işlettiğini beyan ettiğinden oğlunun taşınmazı kullanmasının kendi nam ve hesabına da olduğunu ikrar etmiştir. İkrar kesin delildir. Davalının ikrar niteliğini taşıyan bu beyanlarıyla taşınmaza müdahalesinin varlığı ispatlanmıştır. Taşınmaz üzerindeki değirmenin ruhsatı davalının oğlu adına olsa da bu davalının varlığını iddia ettiği hakka bağlı bir kullanımı bulunduğunu ikrar etmiş olması nedeniyle dosya kapsamındaki mevcut deliller de davalının taşınmaza el atmasının önlenmesine karar verilmesini gerektirmektedir.

4-SONUÇ

Öncelikle ilk bozma kararına uymakla oluşan usuli kazanılmış hak nedeniyle davalının el atmasının önlenmesine karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekir.

Bir an için çoğunluk görüşünce kabul edildiği gibi usuli kazanılmış hak bulunmadığı kabul edilse dahi ecrimisil talebi yönünden sabit kabul edilen ve varlığı kesinleşen vakıalar dahi el atmanın önlenmesi davasının kabulünü gerektirmektedir. Öte yandan dosya kapsamındaki beyan ve deliller ile de davalının taşınmaza müdahalesinin varlığı ispatlanmış iken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan hükmün onanması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Üye
Zeki Gözütok