KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları ve Türk Patent Enstitüsü kapsamında koruma altındadır. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın kullanımından doğabilecek zararlar için KARAMERCAN HUKUK Bürosu hiçbir sorumluluk kabul etmez. www.karamercanhukuk.com/yargitay-kararlari/ internet adresinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın link verilmeden bir başka anlatımla www.karamercanhukuk.com internet adresinden alındığı belirtilmeksizin kopyalanması, paylaşılması ve kullanılması YASAKTIR. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesini ziyaret etmekle, yukarıda belirtilen kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız.
Yazdır

DAVA KONUSU TAŞINMAZIN ÜZERİNDE DAVACI TARAFINDAN TALEP EDİLEN AYNÎ HAKKIN TBK 183 HÜKMÜNE GÖRE DEVRİ HUKUKEN MÜMKÜN DEĞİLDİR.

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2022/1-851
KARAR NO   : 2022/1557

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L A M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ               :
 Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
TARİHİ                         : 03/11/2021
NUMARASI                 : 2021/1483 - 2021/1561
DAVACILAR                : 1- A.D. (Temlik Alan: S.D.)
                                       2- E.D. 3- F.Z.D. vekilleri Av. S.B.
DAVALILAR                 : 1- G.G. 2- M.B. vekilleri Av. Kerim U.
DAHİLİ DAVALILAR   : H.D. Mirasçıları; 1- D.D. 2- H.D.
                                       3- H.D. vekilleri Av. M.A.

1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil ile ecrimisil, olmadığı takdirde tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi tarafından davacılar ile temlik alan davacı Sadık D. vekilinin istinaf talebinin kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak, davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar, davalı Hayri D. mirasçıları vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalı Hayri D. mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HKM) 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden davalı Hayri D. mirasçıları vekilinin duruşma isteminin reddine oy birliğiyle karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacılar İstemi:          

4. Davacılar vekili 13.07.2011 harç tarihli dava dilekçesinde; davacıların dedesi Hüseyin D.’ın 84 yaşında vefat ettiğini, babaları olan Atila D.’ın ise muristen önce 26.07.1990 tarihinde öldüğünü, davalı Hayri D.'ın da murisin oğlu olduğunu ve tüm mal varlığı ile onun ilgilendiğini, muris Hüseyin D.'ın dava konusu 476, 1120 ve 1121 parsel sayılı taşınmazlarını satış göstermek suretiyle bedelsiz ve muvazaalı olarak davalı Hayri D.’a devrettiğini, asıl amacının mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu, davalının 476 parseldeki hissesini diğer davalı Mustafa B.’a devrettiğini, 12.05.2011 tarihli imar uygulaması sonucunda ise taşınmazın 516 ada 1 ve 515 ada 2 parsellere dönüştüğünü, 1120 numaralı parselin de ifraz sonucunda 2892 ve 2893 parsel numaralı taşınmazlar olduğunu, bu taşınmazlardan 2892 parselin 16.08.2005 tarihinde davalı Galip G.'na satıldığını, 2848 parselin de Maliye Hazinesi adına kayıtlı iken müvekkili Fatma Zehra D.'in muvafakati olmadan davalı Hayri D. üzerine geçirildiğini, bu taşınmazda imar uygulaması yapıldığını ve bu parselle ilgili dava haklarını saklı tuttuklarını, diğer yandan davalı Hayri D.’ın sürekli olarak murisin yanında kaldığını ve onu etkileyerek taşınmazların muvazaalı şekilde temlikini sağladığını, davalının taşınmazların bulunduğu beldede belediye başkanlığı yaptığını, daha sonra da milletvekili seçildiğini, bunun aile içerisinde nüfuz kullanımını gösterdiğini, davalının müvekkillerine miras haklarını adil olarak vermediğini, müvekkillerinin bu taşınmazların varlığından ve muris dedeleri tarafından davalıya satıldığından haberlerinin olmadığını, tapuda gözüken bedel ile gerçek değer arasında belirgin bir fark olduğunu, beldede Hüseyin Ağa olarak bilinen murisin maddi durumunun son derece iyi olduğunu, terekesinden satış bedellerinin çıkmadığını, murisin ölmeden 3 yıl önce bu taşınmazları sattığını, satışı yapmasını gerektirecek bir sebep, borç ya da sağlık sorunu olmadığını, bütün taşınmazlarının gerek sağlığında gerekse öldükten sonra davalı tarafından kullanıldığını, satılan taşınmazların yeni maliklerinin de aynı belde de olmaları nedeniyle satışın muvazaalı olduğunu bilmeleri gerektiğini, yapılan satış işlemlerinin tamamının muvazaalı olduğunu ileri sürerek, 1121 parsel, 2892 parsel, 2893 parsel, 516 ada 1 ve 515 ada 2 parsel numaralı taşınmazların tapu kayıtlarının müvekkillerinin hissesi oranında iptali ile adlarına tesciline, ayrıca fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL ecrimisilin taşınmazları haksız ve muvazaalı olarak kullanan Hayri D.’dan tahsiline, olmadığı takdirde ise taşınmazların rayiç/gerçek bedellerinin müvekkillerinin hisseleri oranında işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalı Hayri D.'dan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar Cevabı:

5. Davalı Hayri D. vekili cevap dilekçesinde; babası Hüseyin D.’dan birtakım taşınmazları aldığını, ancak bu devirlerin diğer mirasçılardan mal kaçırmaya yönelik olmadığını, gerekli araştırma yapıldığında murisin iradesinin hak dengesini gözeten ve tüm mirasçıları kapsayan bir paylaşım yapmaya yönelik olduğunun ortaya çıkacağını, murisin ölmeden önce sözlü olarak tüm mirasçılarını kapsayan bir paylaştırma yaptığını, bunu ölümünden sonra uygulanmak üzere yine tüm mirasçılarına açıkladığını, mirasçılarının da buna göre muristen kalan yerleri paylaştıklarını, muris vefat edene kadar tüm işlerini kendisinin yaptığını, murisin aklı başında, ne yaptığını bilen, başkası tarafından kandırılamayacak ve siyasetle ilgilenmiş biri olduğunu, aynı zamanda müvekkiline paylaşıma uyması ve diğer mirasçılara gerekli ferağları vermesi talimatını verdiğini, müvekkilinin de bu doğrultuda 50.000m2 büyüklüğündeki 54 parselde muristen gelen hak ve hisselerinin tamamından diğer mirasçılar lehine vazgeçerek aralarında davacıların da bulunduğu diğer mirasçılara bedelsiz olarak devrettiğini, bu taşınmazın içerisinde muristen kalan seralar bulunduğunu ve tarım geliri son derece yüksek bir yer olduğunu, ayrıca müvekkilinin taksim yapılana kadar muristen devraldığı taşınmazlardaki gelir ve semerelerden davacılara düşen payları teslim ettiğini, davacıların babası Atilla D.’ın ölmeden önce işlerinin kötü gittiğini, bu sebeple oluşan borçları ile ödeyemediği ev kiraları ve tüm faturalarının muris tarafından karşılandığını, davacıların babasının ölümü ile murisin tek erkek evladı olarak müvekkilinin kaldığını, gerek kendisi gerekse eşinin ölene kadar murisin her işine koştuğunu, bu nedenle murisin müvekkiline minnet ve vefa duyduğunu, müvekkilinin milletvekilliği döneminde murisin hastalığı sebebiyle eşinin Ankara'ya yerleşemediğini, murisin yanında kalarak bakımı ile ilgilendiğini, 2848 parselin de müvekkili tarafından Maliye Hazinesinden satın aldığını, davacıların bu taşınmazda hak ve hisselerinin bulunmadığını, diğer yandan tapuda malik olunmadan ecrimisil talep edilemeyeceğini, davacıların doğmamış bir mülkiyet hakkına dayanarak ecrimisil isteyemeyeceğini, diğer davalılara yapılan satışların tamamen gerçek satışlar olduğunu, sözde muvazaayı bildiklerine ilişkin iddianın gerçek dışı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

6. Davalılar Mustafa B. ve Galip G. vekili cevap dilekçesinde; müvekkillerine karşı açılan davanın haksız olduğunu, dava değerinin son derece düşük gösterildiğini, bu nedenle eksik harcın dava değerine uygun olarak tamamlatılması gerektiğini, müvekkillerinin Oba Beldesi nüfusuna kayıtlı olup hâlen bu beldede ikâmet ettiklerini, diğer davalı Hayri D.’ı da aynı belde halkından olması, ayrıca geçmişte belediye başkanlığı ve milletvekilliği yapması sebebiyle tanıdıklarını, aralarında herhangi bir akrabalık bağı veya yakın dostluk bulunmadığını, beldedeki herhangi bir insanı tanıdıkları gibi davalı Hayri D.’ı da tanıdıklarını, müvekkili Galip G.'nun 2892 parseli 16.08.2005 tarihinde davalı Hayri D.’dan bedelini ödeyerek satın aldığını, taşınmazın zilyetliğini de aynı zamanda devraldığını, o tarihten beri taşınmazı ekip diktiğini, danışıklı bir işlem yapmadığını, müvekkili Mustafa B.'ın da 476 parsel sayılı taşınmazın bir kısım hisselerini 14.07.2009 tarihinde davalı Hayri D.’dan bedelini ödeyerek satın aldığını, bu taşınmazın sadece davalı Hayri D.’a ait olmadığını, 14.07.2009 tarihinde de diğer hissedarlara ait payları pazarlık yaparak satın aldığını, taşınmazın zilyetliğini de aynı zamanda devralıp o tarihten beri kullandığını, muvazaalı bir işlemin bulunmadığını, müvekkillerinin iyi niyetli üçüncü kişi konumunda olduklarını ve tapu kütüğündeki resmî kayıtlara itibar ederek taşınmazları satın aldıklarını, satın aldıkları taşınmazların davalı Hayri D. tarafından nasıl edinildiği konusunda herhangi bir bilgi sahibi olmadıklarını, bilgi sahibi olmalarının da gerekmediğini belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

7. Alanya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.04.2018 tarihli ve 2011/519 E., 2018/252 K. sayılı kararı ile; muris Hüseyin D.’ın ölmeden evvel mirasçıları arasında bir paylaşım yaptığı, oğlu olan davalı Hayri D.'a öldükten sonra diğer mirasçılara haklarının verilmesini söylediği, davalı Hayri D.'ın da muris öldükten sonra mirasçıları topladığı ve murisin belirlediği şekilde taşınmazları taksim ettiği, davalının muris tarafından kendisine verilen taşınmazlar karşılığında üzerinde cam sera bulunduğu için daha değerli olan 50 dönüm büyüklüğündeki tarlada kendisine ait olan miras payından vazgeçtiği ve aralarında davacıların da bulunduğu diğer mirasçılar lehine tapuda bedelsiz şekilde ferağ verdiği, bu paylaşım sırasında davacıların bir itirazda bulunmadıkları, yine muris Hüseyin D.’ın sağlığında davacıların babası Atilla D.’ın ölümünden sonra davacılara ikamet etmeleri için bir daire satın aldığı, oğlunun ölümünden sonra ortaya çıkan bir kısım borçlarını ödediği, ayrıca murisin ölmeden evvel davalı Hayri D. ile birlikte ikamet ettiği, murisle davalı Hayri D. ve eşinin ilgilendiği, bilirkişi raporuna göre davacıların miras hisselerinin davalı Hayri D. tarafından devredilen miras hissesinden düşük olduğu, tüm bu hususlar dikkate alındığında murisin yaptığı paylaşımda hak dengesinin kabul edilebilir ölçüde olduğu, asıl irade ve amacının mirasçılardan mal kaçırmaya yönelik olmadığı, diğer davalılar Mustafa B. ile Galip G. yönünden de davacıların muvazaa iddiasına dayanmalarının mümkün olmadığı, kaldı ki davacıların bu davalılar bakımından sadece aynı beldede yaşıyor olmaları nedeniyle muvazaayı bilmeleri gerektiğinin ileri sürüldüğü, bu hususun tek başına muvazaayı bildiklerini ispata yeterli olmadığı, ecrimisil istemi bakımından ise toplanan delillere göre muris muvazaası iddiası kabul edilmediğinden davalı Hayri D.’ın kötü niyetli şagil sayılamayacağı, dolayısıyla ecrimisil talebinin de kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi Kararı:           

8. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacılar ile temlik alan Sadık D. vekili tarafından istinaf talebinde bulunulmuştur.

9. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesinin 08.03.2019 tarihli ve 2018/1118 E., 2019/330 K. sayılı kararı ile; davalı Hayri D. vekili tarafından denkleştirme savunmasında bulunulmuş ise de tüm mirasçıları kapsamayan denkleştirme savunmasına itibar edilemeyeceği, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre mirasbırakan tarafından oğlu Hayri D.’a satış yoluyla yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, ancak ikinci el konumundaki diğer davalıların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2 ve 1023. maddeleri anlamında iyi niyetli oldukları, ecrimisil istemi bakımından ise temlik ve dava tarihi gözetildiğinde davalı Hayri D.’ın uzun süreli kullanımına muvafakat edildiği ve davanın açılması ile muvafakatin geri alındığı, ayrıca adı geçen davalı tarafından elde edilen gelirin mirasçılara paylaştırıldığı gerekçesiyle istinaf istemi kısmen kabul edilerek, ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmış ve dava konusu 1121 ve 2893 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının miras payları oranında iptaliyle temlik alan ve diğer davacılar adına tesciline; terditli alacak talebinin ise dava konusu 2892 parsel ile 515 ada 2 ve 516 ada 1 parsel sayılı taşınmazlar bakımından kabulüyle taşınmazların dava tarihindeki rayiç değerleri üzerinden belirlenen miras paylarına isabet eden tutarın temlik alan ve diğer davacılara ödenmesine, dahili davalılar hakkındaki ecrimisil istemi ile davalılar Mustafa B. ve Galip G. hakkında açılan davaların ayrı ayrı reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

10. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı Hayri D. mirasçıları vekili tarafından süresi içinde temyiz isteminde bulunmuştur.

11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.06.2021 tarihli ve 2019/2440 E., 2021/3528 K. sayılı kararı ile;

“… Mirasbırakanın paylaştırma amacıyla hareket ettiği gerekçesiyle davanın reddine ilişkin mahkeme kararına karşı davacılar tarafından yapılan istinaf başvurusu Bölge Adliye mahkemesince kısmen yerinde görülerek Hayri D. mirasçıları hakkındaki tapu iptali-tescil ve tazminat isteklerinin kabulüne karar verilmiş; karar, davalı Hayri D. mirasçıları tarafından temyiz edilmiştir.

Gerçekten de, mirasbırakan Hüseyin D.′ın, oğlu Hayri D. lehine yaptığı temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu dosya içeriği ve toplanan delillerle anlaşıldığından, muvazaa olgusu benimsenerek tapu iptali-tescile ve üçüncü kişilere satılan taşınmazlar bakımından tazminata karar verilmesinde kural olarak bir isabetsizlik yoktur.

Ne var ki; Adnan D.′ın eldeki davadan kaynaklanan 1/3 payına düşecek haklarını 04.01.2018 tarihli alacağın devri sözleşmesi ile Sadık D.′e temlik etmesi gerekçe gösterilip Sadık D. hakkında hüküm kurulmak suretiyle yanılgıya düşülmüştür.

Hemen belirtilmelidir ki, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 183. ve devamı maddelerinde düzenlenen ″alacağın temliki″ müessesesinde devri mümkün olan hak bir alacağa ilişkindir. Oysa, eldeki davada yapılan temlikin, koşulların gerçekleşmesi halinde mülkiyet hakkından kaynaklanan tapu iptali-tescil ve tazminata yönelik sonuç doğuracağı; başka bir deyişle, mülkiyetin nakline yol açacağı açıktır. Mülkiyetin nakline ilişkin Türk Medeni Kanunu′nun 706., Türk Borçlar Kanunu′nun 237. ve Tapu Kanunu′nun 26. maddeleri dikkate alındığında, taşınmazların mülkiyetinin devrini öngörecek nitelikteki 04.01.2018 tarihli temliknamenin yasal olduğunu ve hukuki sonuç doğuracağını söyleyebilme olanağı yoktur. Bu nedenle, temlik alan Sadık D.'in davada yasal açıdan sıfatının varlığı da kabul edilemez.

Uyuşmazlıkta HMK 125. maddesinin de uygulanması mümkün değildir. Şöyleki, şekli hukuk alanı olan usul hukuku, kural olarak maddi hukuku takip eder ve maddi hukukun belirlediği hak çerçevesinde yargılama gerçekleşir. Bu sebeple dava konusu yapılan şey, mal, alacak veya hak bakımından maddi hukuk anlamında bir devir söz konusu olmadığında veya görünüşte böyle bir devir ortaya çıkmakla birlikte maddi hukuk bakımından geçersiz sayılır ve dava konusunun devrine ilişkin hükümlerin uygulama alanı bulması mümkün olmayacaktır. Maddi hukukun kabul etmediği veya geçersiz saydığı devre usul hukukunda sonuç bağlanarak hareket edilemez. Örneğin maddi hukuk bakımından devri mümkün olmayan mal veya hak devredilmiş görünse dahi, dava konusunun devri hükümleri uygulanmamalıdır. Bilindiği gibi, dava hakkı asıl hakka bağlı bir hak olduğundan ancak asıl hakla birlikte kullanılabilir.

Hal böyle olunca, davacılardan Adnan D. hakkında da bir hüküm kurulması gerekirken, yukarıda değinilen ilke ve düzenlemeler göz ardı edilerek davada taraf sıfatı bulunmayan Sadık D. hakkında hüküm kurulması isabetsizdir,...” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur.

Direnme Kararı:

12. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesinin 03.11.2021 tarihli ve 2021/1483 E., 2021/1561 K. sayılı kararı ile; noterde yapılan temlik işleminin devir borcu yükleyen bir sözleşme olduğu ve mülkiyeti kazanma nedeni oluşturduğu, temlik alan Sadık D.’in tescilin yapılmasını isteme konusunda kişisel bir hak edindiği, devir borcundan kaçınılması durumunda TMK’nın 716/1. maddesine dayanarak mülkiyetin kendisine devri hususunda dava hakkına sahip olduğu, temlikname ile taşınmaz devri değil, devir borcu düzenlendiğinden bozma gerekçesine katılma olanağı bulunmadığı, ayrıca HMK’nın 125. maddesinin maddi hukuk anlamında geçerli bir temlik bulunup bulunmadığına bakmaksızın temlik alan kişiye davacı yerine geçme yetkisi verdiği, dava konusunu sadece alacak olarak sınırlamadığı, usul ekonomisine uygun olarak temlik alan lehine hüküm kurulmasının usul ve yasa hükümlerine uygun olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

11. Direnme kararı süresi içinde davalılardan Hayri D. mirasçıları tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

12. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, mülkiyet hakkına dayalı olarak tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteminde bulunulduğu, dava açıldıktan sonra davacılardan Adnan D.’ın eldeki davadan kaynaklanan tüm haklarını noterde düzenlenen 04.01.2018 tarihli alacağın devri sözleşmesi ile Sadık D.’e temlik ettiği gözetildiğinde, aynî haktan kaynaklanan dava konusunun alacağın temliki yoluyla devrinin hukuken mümkün olup olmadığı, varılacak sonuca göre temliknamenin hukukî sonuç doğurup doğurmayacağı, temlik alan Sadık D.'in HMK’nın 125. maddesi kapsamında davacı yerine geçtiği kabul edilerek hakkında hüküm kurulmasının isabetli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

13. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil ile ecrimisil, olmadığı takdirde ise tazminat istemine ilişkindir.

14. Tarafların ortak mirasbırakanı Hüseyin D. 31.05.1995 tarihinde ölmüş, eldeki dava muristen önce vefat eden oğlu Atila D.’ın çocukları olan Adnan D., Esra D. ve Fatma Zehra D. tarafından açılmıştır. Ancak ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama sırasında davacılardan Adnan D. bu davadan kaynaklanan tüm hak ve alacaklarının tamamını dava dışı Sadık D.’e Alanya 4. Noterliği tarafından düzenlenen 04.01.2018 tarihli ve 00277 yevmiye numaralı sözleşme ile devretmiş, anılan sözleşme 16.01.2018 tarihinde dava dosyasına ibraz edilmiştir. İlk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmiş ise de karar hakkında davacılarla birlikte temlik alan Sadık D. tarafından da istinaf talebinde bulunulması üzerine, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince istinaf talebi kısmen kabul edilmiş ve temlik alan lehine tapu iptali- tescil ile tazminata karar verilmiştir. Özel Daire ile Bölge Adliye mahkemesi arasındaki uyuşmazlık da temlik alan hakkında kurulan bu hükümden kaynaklanmakta olup, aynî nitelikte talep içeren eldeki davada alacağın temliki yoluyla dava konusunun devrinin mümkün olup olmadığına ilişkindir.

15. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle dava konusunun devri ile ilgili kavram ve yasal düzenlemeler irdelenmelidir.

16. Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonra da sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu mal veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur.

17. Dava konusu yapılmış olan mal veya hakkın başkasına devredilmesi ile o mal veya hakka bağlı olan dava hakkı da birlikte devredilmiş sayılır. Dava sırasında dava konusunu başkasına devreden tarafın, artık dava konusu üzerinde bir tasarruf yetkisi (hakkı) kalmaz. Başka bir anlatımla, dava konusu devreden tarafın, artık o davada taraf sıfatı kalmaz.

18. Davada sıfat, tarafın, dava konusu maddi hukuk ilişkisinin süjesi olup olmamasıyla ilgilidir. Taraf sıfatı (husumet), maddi hukuka göre belirlenen, bir subjektif hakkı dava etme yetkisini ya da bir subjektif hakkın davalı olarak talep edilebilme yetkisini gösteren bir kavramdır. Dava şartı olan taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde, taraf sıfatı dava konusu sübjektif hakka ilişkindir.

19. Davacı tarafta yer alan taraf için aktif dava sıfatı, davalı tarafta yer alan taraf için pasif taraf sıfatından söz edilebilir. Uygulamada, “sıfat” yerine “husumet” terimi de kullanılmaktadır. Sıfat dava şartı olmayıp, itirazdır. Çünkü bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Bu durumda ise dava esastan ret veya kabul edilir. Oysa, dava şartları davanın esasına girilmesini engelleyen niteliktedir. Ancak sıfat bir itiraz olduğundan, hâkim diğer itirazlar gibi taraf sıfatını da dava dosyasından anlayabildiği sürece kendiliğinden nazara alır (Kuru, Baki; Hukuk Muhakemeleri Usulü Cilt:I., s. 1157 vd.).

20. Yukarıda da değinildiği üzere, dava konusunu başkasına devretmiş olan tarafın, davaya taraf sıfatıyla devam etmesine veya kendisine karşı davaya (eski hâli ile) devam edilmesine olanak yoktur. Bununla birlikte, dava sırasında dava konusu malın veya hakkın bir üçüncü kişiye devredilmesi, bir taraf usul işlemi olarak, mevcut dava üzerinde ne şekilde etkileri olacağı usul hukukundaki “dava konusunun devri” ile çözüme kavuşturulması amaçlanmıştır. Medenî usul kanunlarında düzenlenmiş olan dava konusunun devri kurumu sayesinde, salt taraflardan birinin dava sırasında dava konusu malı veya hakkı bir üçüncü kişiye devretmesi hâlinde, davanın sıfat yokluğundan esastan reddedilmesinin önüne geçilmiştir (Börü, Levent: Dava Konusunun Devri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Özel Hukuk (Medeni Usul Ve İcra-İflâs Hukuku) Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Ankara 2012, s. 32- 37). Bu durum, devre kadar elde edilmiş hukukî sonuçlar da korunarak yargılamanın ucuz, basit ve çabuk olması ilkelerini kapsayan 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 141/4 ve HMK’nın 30. maddesinde yer verilen “usul ekonomisine” ilkesine de hizmet etmektedir.

21. Öte yandan dava konusunun devri kurumu, hukukî dinlenilme hakkı ile sıkı bir ilişki içindedir. Taraflara hukukî dinlenilme hakkı verilmesi anayasal bir haktır. Anayasa’nın 36. maddesine göre teminat altına alınan iddia ve savunma hakkı ile adil yargılanma hakkı, hukukî dinlenilme hakkını da içermektedir. Yine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinde de hukukî dinlenilme hakkı, adil yargılanma hakkı içinde teminat altına alınmıştır. Bu hakka, tarafın hâkime meramını anlatma hakkı ya da iddia ve savunma hakkı da denilmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, bu ifadeleri de kapsayan daha geniş bir anlama sahiptir (Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2020 tarihli ve 2017/4-1498 E., 2020/791 K. sayılı kararı).

22. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. maddesinde hukukî dinlenilme hakkı ayrıca düzenlenmiş olup; davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukukî dinlenilme hakkına sahiptirler. Bu hak; yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerir (HMK m. 27/2). Görüldüğü üzere, hukukî dinlenilme hakkı bilgilenme hakkı, açıklama hakkı, dikkate alınma hakkı unsurlarına sahip olup, dava konusunun devri kurumu, her üç unsurla da yakından ilişkilidir. Çünkü dava konusunun devri ile maddi ve usulî düzeyde değişiklikler gerçekleşeceğinden devralan (hukukî halefin), devredenin (selefin) ve karşı tarafın hukukî dinlenilme hakları ihlal edilmeden karar verilmelidir.

23. Usul hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş ve HMK’nın 125. maddesinde (HUMK m.186) dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki hâlinde yapılacak usulü işlemler düzenlenmiştir.

24. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125. maddesinde; “(1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir:

a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.

b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür.

(2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur” hükmüne yer verilmiştir.

25. Anılan madde hükmü, dava konusunun dava sırasında el değiştirdiği bütün hâllerde uygulanır. Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere, dava açıldıktan sonra iki taraftan biri dava konusunu bir başkasına devrettiği takdirde, bu devrin usul hukuku bakımından doğuracağı sonuçlar devreden tarafın hangi taraf olduğu esas alınarak ayrı ayrı düzenlenmiştir.

26. Dava görülmekte iken davalının dava konusunu üçüncü bir kişiye devrettiğini öğrenen mahkemenin, bunu kendiliğinden (re'sen) gözeterek, davacıya maddede belirtilen seçimlik haklarını hatırlatarak hangisini seçtiğini sorması ve davacının vereceği cevaba göre işlem yapması gereklidir. Dava sırasında davalının dava konusunu üçüncü bir kişiye devretmiş olmasına rağmen mahkemece HMK’nın 125. maddesinde belirtilen haklardan hangisini seçtiği davacıya sorulmadan ve ona seçimi yaptırılmadan, sanki devir yapılmamış gibi eski taraflar arasında davaya devam edilerek karar verilemez.

27. Bu seçimlik hakkının hatırlatılması kuralı, kamu düzenine ilişkindir ve kanun yolu dâhil yargılamanın her aşamasında yapılır (Yılmaz, Ejder: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012, s. 819).

28. Maddenin ikinci fıkrası gereğince davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilirse, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve davaya kaldığı yerden itibaren devam eder. Başka bir anlatımla HMK’nın 125/2. maddesinde, davacı tarafından dava konusunun üçüncü kişiye devredilmesi hâlinde, devralan üçüncü kişinin, hukuk gereği (ipso iure) davacı sıfatı ve buna bağlı olarak davayı takip yetkisi kazanacağı ve davanın yeni davacı ile süreceği kabul edilmiştir.

29. Davacının dava konusunu devretmesi durumunda, davalının tercihi aranmadan, devralan, davacının yerine kendiliğinden geçerek yargılama aşamasında her zaman davada taraf sıfatını kazanacaktır. Eş deyişle HMK’nın 125/2. maddesinde, davalıya birinci fıkradakine benzer seçimlik haklar tanınmamış; devir alan kişinin davacının yerine geçmek suretiyle davaya kaldığı yerden devam edeceği ilkesi getirilmiştir. Dava konusu hangi aşamada devredildiyse, o andan itibaren devralan kişi davanın tarafı hâline gelecektir.

30. Bu arada 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 183 ile 194. maddeleri arasında düzenlenen “alacağın devri (temliki)” konusuna da kısaca değinmekte fayda bulunmaktadır.

31. Alacağın devri, alacaklı ile onu devir alan üçüncü şahıs arasında; kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça, borçlunun rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen yazılı şekle bağlı sözleşme, kanun ya da kazaî kararla gerçekleşen tasarrufî bir muameledir. Alacağın devri kural olarak borçlunun rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen tasarrufî bir hukukî işlemdir, külli değil, cüz’i ve sınırlı bir halefiyet meydana gelmektedir. Burada alacaklının değişmesi söz konusudur (Uygur, Turgut.: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, C. 1, 3. Baskı, Ankara 2013, s. 1096).

32. Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde; “Kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir.

Borçlu, devir yasağı içermeyen yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı devralmış olan üçüncü kişiye karşı, alacağın devredilemeyeceğinin kararlaştırılmış bulunduğu savunmasını ileri süremez” şeklindeki düzenleme ile alacağın iradî devrinin mümkün olduğu durumlar hüküm altına alınmıştır.

33. Metinde yapılan sadeleştirme dışında, maddede, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 162. maddesine göre herhangi bir hüküm değişikliği yoktur. TBK’da “alacağın temliki” kavramı yerine “alacağın devri” ifadesi kullanılmıştır. TBK’nın 183. maddesinin birinci fıkrasına göre maddede sayılan hâller dışında kural olarak alacağın devrinde borçlunun rızasına gerek yoktur, sadece alacağı talep hakkı devredilmektedir. Diğer bir anlatımla alacağın devrinde borcun özü muhafaza edilmekte, sadece şahıslarda değişiklik olmaktadır.

34. Kural olarak, bütün alacaklar temlik edilebilir. Böylece hâlen iktisap edilmiş (kazanılmış) bir alacak kadar ileride iktisap olunacak bir alacak da; keza muaccel bir alacak kadar bir vadeye veya şarta bağlanmış olan alacaklar da temlik olunabilir. Alacağın hukukî muameleden, haksız fiilden, sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan doğruya kanundan doğmuş olmasının da bir önemi yoktur (Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2019 tarihli ve 2017/11-2630 E., 2019/328 K. sayılı kararı).

35. Alacağın iradî devrinde (sözleşmeye dayanan devir); bu devrin geçerli olabilmesi için sözleşme taraflarının fiil ve tasarruf ehliyetinin bulunması, geçerli bir sözleşmenin olması, alacaklı ile üçüncü kişi arasında TBK’nın 184. maddesi gereğince yazılı devir sözleşmesinin yapılması, devredilen alacak hakkının mevcut olması ve devir engeli bulunmaması koşullarının gerçekleşmiş olması gereklidir.

36. Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde bazı alacakların devrine izin verilmemiştir. Devir yasağı kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden doğmaktadır. Kanun bazı alacakların devrine izin vermeyebilir. TBK’nın 619/1. maddesinde belirtildiği gibi ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım alacaklısı, bakım hakkını başkasına devredemez. Taraflar, yapmış oldukları sözleşmede alacak hakkının başkasına devredilmesini kısmen veya tamamen kendileri de yasaklayabilirler. Böyle bir durumda akdî devir yasağı söz konusu olur. Nafaka alacaklarında olduğu gibi alacaklının kişiliği ve ihtiyacına göre takdir edilen alacakların ise işin niteliği gereği başkasına devredilmesi mümkün değildir. Devri caiz olmayan bir alacak hakkında yapılan temlik işlemi ilke olarak geçersiz olup; böyle bir devir sadece borçlu karşısında değil, temlik edenle temlik alan arasında da hüküm ve sonuç doğurmaz.

37. Bu kapsamda, HMK ile dava konusunun (müddeabihin) devrine olanak tanınması karşısında aynî neticeli talep ile tapuda davalılar adına kayıtlı bir taşınmazın davacı adına tescili için açılan davalar sırasında, dava konusu taşınmaza ilişkin talebin alacağın devri yoluyla başkasına temlikinin mümkün olup olmadığı hususuna gelince, görülmekte olan (derdest) bir dava sırasında mahkeme kararının kesinleşmesine kadar dava konusu taşınmazın tapuda bir başkasına devredilmesi mümkün olup, bu durumda HMK’nın 125. madde hükmünün uygulanacağında kuşku bulunmamakta ise de dava konusu taşınmazın veya taşınmaz üzerinde davacı tarafından talep edilen aynî hakkın TBK’nın 183/1. madde hükmüne göre devri hukuken mümkün değildir.

38. Çünkü, TMK’nın ilgili hükümleri uyarınca, taşınmazlar devletin denetim ve sorumluluğu altında tutulan tapu sicillerine kaydedilmekte ve taşınmazlara ait haklar tapu kütüğüne tescil edilmektedir. Kanun’da taşınmazlar üzerinde aynî hakların tesis edilmesi, devri, muhtevalarının değiştirilmesi ve ortadan kalkması kural olarak tapu siciline tescil şartına bağlanmış olup, tescil kurucu bir nitelik taşımaktadır. Nitekim TMK’nın 1021. maddesinde, kurulması kanunen tescile tâbi aynî hakların, tescil edilmedikçe varlık kazanamayacağı, 1022/1. maddesinde de aynî hakların kütüğe tescil ile doğacağı; sıraları ve tarihlerini tescile göre alacakları öngörülmüştür.

39. Aynı şekilde taşınmaz mülkiyetinin kazanılması da TMK’nın “Tescil” başlıklı 705/1. maddesine göre tescille olur. Buradaki tescil niteliği itibariyle açıklayıcı/bildirici bir tescil olmayıp, kurucu bir tescildir. Çünkü az yukarıda belirtildiği gibi kurulması kanun gereği tescile tâbi olan aynî haklar, tapu kütüğüne tescil edilmedikçe varlık kazanamazlar. Maddenin hemen ikinci fıkrasında tescilsiz kazanım durumları da düzenlenmiş ve miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde mülkiyetin tescilden önce kazanılacağı kabul edilmiştir. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemlerini yapabilmesi, yine mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlanmıştır. Bu hükümden anlaşılacağı üzere Türk Hukuku’nda tescil ilkesi mutlak olmayıp, bazı hukukî sebeplerin varlığı durumunda tescil yapılmadan önce de taşınmaz mülkiyetinin kazanılacağı kabul edilmiş ise de tescil prensibinin bir istisnasından söz edebilmek için bu istisnanın mutlaka Kanun tarafından öngörülmüş olması gerekmektedir.

40. Türk Medeni Kanunu’nun 706/1. maddesinde yer alan “Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmi şekilde düzenlenmiş olmasına bağlıdır” hükmü ile taşınmaz mülkiyetinin devrine ilişkin sözleşmelerin resmî şekilde yapılmadıkça geçerli olmayacağı düzenlenmiştir. Taşınmaz satış sözleşmesinin düzenlendiği 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. maddesinde de benzer şekilde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi şarttır” denilmiştir. Dolayısıyla TMK’nın 706/1 ve TBK’nın 237/1. maddeleri uyarınca taşınmaz satış sözleşmesinin yapılması resmî şekle tabidir ve buradaki resmî şekil, geçerlilik şartıdır. Tapu Sicili Tüzüğünün 21/1. maddesine göre de sözleşme düzenlenmesi gereken işlemlerde resmî senet düzenlenir. Resmî senetler ise Tapu Kanunu’nun 26. maddesine göre tapu sicil müdürü veya tapu sicil görevlileri tarafından tanzim edilir. Akitli işlemler sebebiyle hazırlanacak resmî senetlerin düzenlenmesine ilişkin usul ve esaslar ise ilgili yönetmelikte ayrıntılı bir şekilde hüküm altına alınmıştır.

41. Taşınmazların devrine ilişkin kurallar yukarıdaki kanun hükümleri ile belirlenerek, tapu müdürü veya tapu görevlileri tarafından tanzim edilecek şekil koşullarına bağlandığından, tapu iptali ve tescil istemiyle açılan davalar sırasında, davacının, hukuk yargılamasında uygulanacak hükümlerin düzenlendiği HMK’nın 125/2. maddesine dayanarak, dava konusu taşınmazdaki mülkiyet ya da aynî hakkını alacağın devri yoluyla üçüncü bir kişiye devretmesi olanağı bulunmamaktadır. TBK’nın 183. maddesine göre bir hakkın alacağın devri yoluyla üçüncü bir kişiye temliki için, işin niteliğinin buna engel olmaması gerekir. Bu tür davalarda, alacağın temliki yoluyla devri mümkün olan bir hak bulunmamaktadır. Herkese karşı ileri sürülebilen mutlak hak niteliğindeki aynî hakların bu şekilde devri mümkün olmadığından, temlik alanın mülkiyet hakkı sahibi davacının yerine geçerek taraf sıfatını kazandığından da söz edilemez. Aksi takdirde, davacı tapu kaydını henüz kendi adına geçirmeden, dava sırasında varlığını ileri sürdüğü mülkiyet hakkını alacağın temliki yoluyla temlik alana geçirmiş olacaktır. Ayrıca, maddi hukuka ilişkin kanun hükümleri kapsamında hakkın devri için resmî şekil koşulunun geçerlilik koşulu olarak öngörüldüğü bir konu hakkında, HMK’nın 125/2. maddesi ile bir istisna getirildiğini söylemek de isabetli olmayacaktır. Maddi hukuk kuralları kişilerin sahip oldukları hak, yetki, ödev ve borçları düzenlerken, usul kuralları; mahkemeler önündeki bir davanın çözüm yöntemi ve işleyişiyle ilgili şekli kuralları düzenlemekte, davaların belirlenen bu şekil, süre ve usullere uygun olarak çözümlenmesini hedeflemektedir. Bu nedenle maddi hukukun hüküm ve sonuç bağlamadığı olgulara, usul hukuku anlamında geçerlilik tanınarak aynî hakkın devredildiği kabul edilemez. Esasen dava konusunun devri, maddi hukuk düzeyinde ortaya çıkan değişikliklerin usul hukuku düzeyinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini belirleyen bir kurumdur.

42. Yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler çerçevesinde somut olaya gelindiğinde; dava konusu taşınmazlar tapu sicilinde davalılar adına kayıtlı olduğundan söz konusu taşınmazların davacı Adnan D. tarafından tapuda bir başkasına devredilmesi olanağı bulunmamaktadır. Ancak, adı geçen davacı bu davadan kaynaklanan tüm hak ve alacaklarının tamamını Sadık D.’e devrettiğine dair Alanya 4. Noterliği tarafından düzenlenen 04.01.2018 tarihli sözleşmeyi dosyaya sunmuş olup, dava tarihinden önce Hayri D. tarafından tapuda diğer davalılar Mustafa B. ile Galip G.’na satışı yapılan taşınmazlar bakımından, bu kişiler iyi niyetli üçüncü kişi kabul edilip kazandıkları mülkiyet hakkı TMK’nın 1023. maddesine göre korunup bu taşınmazlar hakkındaki istem alacağa dönüştüğünden, alacak hakkı nedeniyle temlik alan Sadık D. lehine hüküm kurulmasında bir isabetsizlik görülmemiş ise de diğer taşınmazlar bakımından tapu sicilinde tasarruf yetkisi bulunmayan davacının yaptığı bu sözleşme ile mülkiyet veya aynî hakkını temlik alana kazandırdığı kabul edilemeyeceğinden, HMK’nın 125/2. maddesinin uygulaması doğru değildir. Bu nedenle, mülkiyetin devri sonucunu doğuracak tapu iptali ve tescil istemi bakımından temlik alan Sadık D.’in davacı yerine geçtiği kabul edilerek hakkında hüküm kurulmuş olması yerinde ve isabetli değildir.

43. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; HMK’nın 125. maddesinde dava konusunun niteliğine göre bir sınırlamadan söz edilmeksizin davacının dava konusunu devredebileceğinin düzenlendiği, dolayısıyla sadece alacak ya da tazminata ilişkin dava hakkının devrinin mümkün olduğu sonucuna varılamayacağı, müddeabihin bir taşınmaz olması durumunda dâhi temlik alanın davacı yerine geçeceğinin kabul edilmesi gerektiği, davacı yerine geçen temlik alan kişinin maddi hukuk bakımından gerçekten hak sahibi durumuna gelip gelmediğini ise bundan sonra ortaya koyacağı delillerle ispat etmesi gerektiği, ancak somut olaydaki temlik sözleşmesi incelendiğinde davacı Adnan D.’a ait hakların davanın lehine sonuçlanması şartına bağlı olarak devrinin kararlaştırılmış olması nedeniyle, açılan dava temlik eden lehine sonuçlanmadığı sürece gerçekleşmiş bir devirden bahsedilemeyeceği, bu durumda Sadık D.’in davanın tarafı kabul edilerek hakkında hüküm kurulmasının doğru olmadığı belirtilerek, direnme kararının bu farklı değişik gerekçeyle bozulması yönünde görüş ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

44. Hâl böyle olunca, direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Davalı Hayri D. mirasçıları vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/2. maddesi gereği dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22.11.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI OY

Taşınmaz satışı ya da taşınmaz satış vaadine ilişkin sözleşmeler maddi hukukla ilgili bir tasarruf işlemidir. Geçerliliği ve sonuçlarının da düzenlendiği kanundaki hükümlere göre değerlendirilmesi gerekir. Maddi hukukta yer alan geçerlilik koşulları her aşamada geçerli ve değerlendirilmesi gerekli olup, bu sözleşmenin taşınmazla ilgili dava açıldıktan sonra olması taşınmaz temlikine ilişkin geçerlilik koşullarının aranmasından vazgeçilmesini gerektirmez.

Taşınmaz devrine ilişkin sözleşme maddi hukuka ilişkin ise de bu sözleşmenin dava açıldıktan sonra olması hâlinde; davacı veya davalı sıfatlarının kimde olacağı, usule ilişkin hakların kim tarafından nasıl kullanılacağı ise usul hukukuna ilişkindir. Bu nedenle usul kurallarında dava konusunun davacı veya davalı tarafından devri hâlinde yapılacak işlemlerin neler olduğuna dair düzenlemeler yer alır.

Bu konuda HMK'da yer alan hüküm 125. madde olup, davacının dava konusunu devri ikinci fıkrada düzenlenmiştir. Buna göre; davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder.

Maddede dava konusunun niteliğine ilişkin bir sınırlamadan söz edilmeksizin dava konusunun devredilmesi düzenlenmiş olduğundan bu hüküm ile sadece borçlar hukuku anlamında bir alacak veya tazminat hakkına ilişkin devrin düzenlemiş olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bir taşınmaza ilişkin olmak üzere dava konusunun devri hâlinde de bu hüküm uygulanmalıdır. Dava konusu taşınmaz olduğu takdirde mülkiyet nakli gerektiren bir akit olmadıkça bu devrin yapılamayacağı sonucuna varılması HMK 125. madde kapsamında mümkün değildir.

Taşınmaz temlikine dair sözleşmenin alacaklısı devralan olarak HMK 125. madde gereğince hemen davacı yerine geçer ve usulden doğan yetkileri kullanabilir ise de kendisi taraf kabul edilerek görülen dava sonucunda maddi hukuk anlamında bu hakkı elde edip etmediği, geçerli bir sözleşmeye dayanıp dayanmadığı da incelenmek suretiyle hakkında bir karar verilecektir.

HMK 125. madde nedeniyle hemen davacı yerine geçmek ile taşınmaz temlikine dair sözleşmeye dayalı olarak ileri sürebileceği bir hakkı olup olmadığı diğer bir ifadeyle maddi hukuk anlamında hak sahibi hâline gelip gelmediğin belirleneceği kurallar aynı sonucu veren kurallar değildir. HMK'daki hükümler taşınmazın adına tescilinin istenebilmesine ilişkin usul işlemlerini yapabilme yetkisi verir. Diğeri ise maddi hukuk anlamında taşınmazda hak sahibi olma yetkisi verir.

Davaya bakan hâkimin davayı görüp yargılama yapmadan dava konusunun asıl sahibinin kim olduğunu saptaması mümkün değildir. Bu ancak verilecek kararın kesin hüküm hâline gelmesi ile sağlanacaktır. Bu nedenledir ki dava konusunun devri hâlinde taşınmaz üzerinde iddia olunan hakkı devralan, davacı yerine geçer delillerini ortaya koyar, davalı savunmalarına karşı delil ve beyanlarını bildirir ve sonuçta bu hakkın devrinin geçerli olduğunu da kanıtlayarak devraldığı hak için lehine karar verilmesini isteyebilecektir. Bu işlemleri davacı olarak yapma yetkisi olmayan bir kimsenin üzerindeki hakkı temlik aldığını iddia ettiği taşınmaza kavuşabilmesi de mümkün olmadığından HMK 125. madde, maddi hukuk anlamında geçerli bir temlik olup olmadığına bakmaksızın davacı yerine geçme yetkisi vermektedir.

Hemen davacı yerine geçme yetkisi verilmez ise taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının ileri sürülüp ispatlanabilmesi de mümkün olmayacaktır. Dava konusunun devri usul hükmünün uygulanması için taşınmaz devrine ilişkin sözleşmenin geçerli olması şartı yoktur. Ancak yargılamada maddi hukuk anlamında taşınmaz mülkiyetinin kendisi yönünden de istenebilirliği ispatlanmak zorundadır. HMK 125. maddenin amacı maddi hukukta yer alan taşınmaz temliki kurallarına bir sınır getirmek olmayıp, maddi hukuktan kaynaklanan hakkı talep etme ve bu hakka ulaşabilmeyi kolaylaştırmaktır. Zaten usul hukukunda maddi hukuka ilişkin bir konunun bu kapsamda taşınmaz temlikinin düzenlenmiş olması da düşünülemez.

Tüm bu nedenlerle dava konusunun devri usul hukuku anlamında davacı yerine geçme hakkı verir ise de davacı yerine geçen devralan maddi hukuk kuralları kapsamında dava konusu taşınmazın kendi adına tescili koşullarının gerçekleştiğini ispatlamak durumundadır. HMK 125. maddenin kolaylaştırıcı hükmü maddi hukuk anlamında hakka sahip olma yetkisi veren bir kural olmayıp bu hakkın varlığının ileri sürülüp ispatlanabilmesine imkân veren bir kural olmakla sınırlı bir kapsama sahiptir. Hakka sahip olmamak davanın reddine neden olur ise de bu durum kişinin açtığı bir davanın incelenip karar verilmemesini gerektirmez.

Usul hukuku anlamında dava konusunun devri ile maddi hukuk anlamında bir hakkın devri farklı şeylerdir. Usul hukuku anlamında bir devirden söz edebilmek için maddi hukuk anlamında bir devrin varlığının aranması kişinin dava konusunu devraldığı hâlde davacı yerine geçerek hakkını ileri sürebilmesi ve ispatlayabilmesini imkânsız hâle getireceğinden böyle bir şart aranmamalıdır.

6100 sayılı HMK 125/2 maddede davanın açılmasından sonra dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişinin görülmekte olan davada davacı yerine geçeceği ve davanın kaldığı yerden devam edeceği düzenlenmiştir. Maddede dava konusunun niteliğine ilişkin bir sınırlamadan söz edilmeksizin dava konusunun devredilmesi düzenlenmiş olduğundan bu hüküm ile sadece borçlar hukuku anlamında bir alacak veya tazminat hakkına ilişkin devrin düzenlemiş olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bir taşınmaza ilişkin olmak üzere dava konusunun devri hâlinde de bu hüküm uygulanmalıdır. Dava konusu taşınmaz olduğu takdirde mülkiyet nakli gerektiren bir akit olmadıkça bu devrin yapılamayacağı sonucuna varılması HMK 125. madde kapsamında mümkün değildir.

Dava konusunun devredilmesi hâlinde devralanın davacı yerine geçeceği kabulü bakımından mahkemenin gerekçesi HMK 125. maddeye uygun ise de somut olayda bu maddeye göre davacı yerine geçebilmeyi mümkün kılacak şekilde dava konusunun devredilmiş olup olmadığı üzerinde öncelikle durulması gerekir.

Adnan D. ile Sadık D. arasında Alanya 4. Noterliğinde yapılan 04.01.2018 tarihli alacağın devri başlıklı imza onayı yapılan sözleşme;

“Ben devir eden Adnan D.’ın daha önce Esra D., Fatma Zehra D. ile birlikte Alanya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/519 esas sayılı dosyası ile Hayri D., Mustafa B. ve Galip G. aleyhine dava değeri 352.212 TL olan muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil alacak ecrimisil ihtiyati tedbir davası açmıştık. Bu dosyaya konu gayrimenkul davası lehimize sonuçlandığı zaman 1/3 hisseme tekabül eden hak ve alacaklarımın tamamının bugünden sonra doğacak bütün fer’ileriyle birlikte Sadık D. isimli kişiye 104.070,66TL bedel karşılığında devir ve temlik ettim. Devir bedelinin devir alan Sadık D. isimli kişiden nakden ve tamamen aldım. Devir alanını devre konu alacağın tamamını dava lehime sonuçlandığı zaman ilgili mahkemelerden, icra müdürlüklerinden veya borçlulardan talep ve tahsil etmeye yetkili olduğunu kabul ve beyan ederim.

Ben devir alan, Adnan D. isimli kişinin beyanlarının aynen kabul ederek Alanya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/519 E. sayılı dosyası onun lehine sonuçlandığı zaman 1/3 hissesine tekabül eden hak ve alacaklarının tamamını bugünden sonra doğacak tüm fer’ileriyle birlikte 104.070,66 TL bedel karşılığında devir ve temlik aldım. Devir bedelinin tamamının devir eden Adnan D. isimli kişiye nakden ve tamamen ödedim.

Bizler bu devir sözleşmesinin örneğinin Alanya 2. Asliye Hukuk Mahkemesine tebliğ edilmesi kabul ve beyan ederiz.”

şeklindedir.

Sözleşme düzenleme şeklinde yapılmış olmayıp tarafların hazırladığı sözleşmeye imza onayı yapılmıştır.

Sözleşme içeriğinde açıkça görüldüğü üzere dava konusunun devri, sözleşme tarihi itibarıyla gerçekleşmiş olmayıp gayrimenkul davası lehe sonuçlandığı zaman 1/3 hisseye tekabül eden hak ve alacakların tamamının bugünden sonra doğacak bütün fer’ileriyle birlikte temliki kararlaştırılmıştır. Bu hâliyle temlik, davanın lehe sonuçlanması zamanını esas alan diğer bir ifadeyle davanın lehe sonuçlanması şartına bağlı olarak yapılmış olduğundan temlik eden davanın sonuçlanması ve kesin hükmün ortaya çıkmasına kadar davacı sıfatını korumakta olup HMK 125. madde kapsamında dava konusunun devri gerek tapu iptali ve tescil talebi gerekse ecrimisil talepleri yönünden gerçekleşmiş değildir.

Bu temlikin resmî şekle uygun olup olmadığı ve maddi hukuk anlamında bir hak doğurup doğurmadığı da Adnan D. adına tescil gerçekleştikten sonra temlikin uyuşmazlığa konu olması hâlinde değerlendirilebilecek bir husus olup bu aşamada değerlendirilmesi de mümkün ve gerekli değildir.

Adnan D.’ın hükme karşı yasa yolu başvurusunda bulunmamış olması da Sadık D. hakkında hüküm kurulmasını geçerli hâle getirmez. Mahkeme hükmünü davanın tarafları hakkında kurmak zorunda olup, taraf olmayan kişi hakkında kurulan hükmün asıl davacı tarafından yasa yoluna getirilmemiş olması da davacı sıfatının ortadan kalkması sonucunu doğurmayacağından terditli alacak ve ecrimisil talepleri bakımından da Sadık D. davacı sıfatını kazanmış değildir.

Açıklanan nedenlerle hükmün Sadık D. hakkında değil davacı sıfatını koruyan Adnan D. hakkında kurulması gerekirken HMK 125. madde kapsamında bir devir gerçekleşmiş gibi yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığından direnme hükmünün bozulması gerekir.

Yukarıda açıklanan nedenlere dayalı olarak farklı değişik gerekçeyle hükmün bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan değişik bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Zeki GÖZÜTOK
Üye

BİLGİ : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda bulunan 19 üyenin 13’ü DEĞİŞİK GEREKÇELİ BOZMA, 6’sı ise FARKLI GEREKÇE İLE DEĞİŞİK BOZMA yönünde oy kullanmışlardır.

 

AYNI YÖNDE KARAR:

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas No        : 2024/1-361
Karar No       : 2025/337

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                :
 İstanbul 5. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ                          : 17.11.2022
SAYISI                          : 2021/173 E., 2022/353 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 22.12.2020 tarihli ve 2018/2078 Esas,
                                        2020/6888 Karar sayılı BOZMA kararı

1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen alacak davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 5. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen asıl ve birleştirilen 2015/253 Esas sayılı davalarda alacak istemlerinin kısmen kabulüne, birleştirilen 2008/194 Esas sayılı davada karar verilmesine yer olmadığına ilişkin karar davalı Vakıflar İdaresi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnme kararı verilmiştir.

2. Direnme kararı davalı Vakıflar İdaresi vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la değiştirilmeden önceki 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı Vakıflar İdaresi vekilinin duruşma isteminin reddine oy birliğiyle karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Asıl Davada Davacı İstemi

4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; İstanbul ili Beşiktaş ilçesi Ortaköy Mahallesinde kain 1.66 ada 24 parsel sayılı taşınmazın 1/2 payı Sotiri oğlu Yorgi adına kayıtlı iken İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğünün Sotiri oğlu Yorgi’nin mirasçı bırakmadan öldüğü ve taşınmaz aslının vakıf olduğunu ileri sürerek açtığı dava neticesinde İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 10.07.1987 tarihli ve 1986/169 Esas ve 1987/325 Karar sayılı kararı ile 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 2888 sayılı Kanun'la değişen 29/2. fıkrası gereği Hazine adına kayıtlı bulunmayan vakıf taşınmazlarının mutasarrıflarının gaip olmaları hâlinde bunlara ait tasarruf hakkı mahlül sayılarak rakabesi sahibi olan vakfına rücu edeceği ve mutasarrıfının gaip olduğu gerekçesiyle çekişmeli payın mahlülen Sultan Beyazıt Vakfı adına tesciline karar verildiğini, ne var ki müvekkillerinin Sotiri oğlu Yorgi’nin mirasçıları olduğunu, bu hususun İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.11.1963 tarihli ve 1963/853 Esas 1963/740 Karar sayılı veraset ilâmı ile sabit olduğunu, gerek eski Türk Kanuni Medenisinin 530. maddesi gerekse yeni Türk Medeni Kanunu'nun 588. maddesi gereğince gaibin sonradan ortaya çıkması veya asıl hak sahiplerinin belli olması durumunda Devletin iade yükümlülüğünün bulunduğunu, anılan açık düzenlemeler gereğince çekişmeli payın geri verilmesi gerektiğini ileri sürerek çekişmeli payın tapu kaydının iptali ile Evdoksia P. mirasçıları olan Georgios P., Sofia K. ve Anastasia A. adına tesciline karar verilmesini istemiş, 30.06.2009 havale tarihli dilekçesi ile; yargılamanın devamı sırasında çekişmeli payın ortaklığın giderilmesi davası neticesinde cebri ihale ile satıldığını ileri sürerek HUMK’nın 186. maddesi gereğince fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla müvekkillerinin miras payına isabet eden şimdilik 11.267.817,19 TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 02.07.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile de; taleplerini 14.532.195,98 TL’ye artırmıştır.

5. Dava dışı İbrahim Şevki Ç. vekili 24.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile; davacılar Sofia ve Georgios’a vekâleten Hüsnü B.’ın 10.04.2013 tarihli temlik sözleşmesi ile görülmekte olan dava sonucunda elde edilecek tüm hak ve alacaklarının %50’sini 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesi uyarınca müvekkiline devrettiklerini, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125. maddesi gereğince müvekkilinin anılan oranda davacıların yerine geçtiğini ileri sürerek müvekkilinin temlik alınan %50 oranında davacı olarak kabulüne karar verilmesini istemiş, 02.07.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile de; taleplerini 14.532.195,98 TL’ye artırmıştır.

6. Mirasçılar Konstantinos A. ve Eirini D. (A.) vekili 07.07.2015 havale tarihli dilekçesi ile; müvekkillerinin dava konusu 1.66 ada 24 parsel sayılı taşınmazda paydaş olan Sotiri oğlu Yorgi’nin mirasçıları olduğunu ve mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğunu ileri sürerek asli müdahale taleplerinin kabulüne karar verilmesini istemiştir.

Asıl Davada Davalı Cevabı

7. Davalı Vakıflar İdaresi vekili cevap dilekçesinde; 1912 tarihli Kanun ile sınırlandırılmış bulunan İstanbul Belediyesi hudutları içinde 30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleşmiş olan Rum ahalisinin 1927 yılından itibaren teşekkül eden Muhtelit Mübadele Komisyonu kararları ile yeniden nüfus kütüklerine kayıtlarını yaptırmak zorunda olduklarını, yapılan bu yeni kayıtlara ‘’etabli kaydı’’ adı verildiğini, tapuda paydaş gözüken Yorgi oğlu Ligor ve çocuklarının etabli kaydını yaptırmadıklarından vatandaşlık haklarını kaybettiklerini, bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Yunanistan arasında 10 Haziran 1930 tarihinde imzalanan ve 17.06.1930 tarihli ve 1725 sayılı Kanun'la tasdik olunan Ankara Mukavelenamesi hükümlerine göre etabli olarak kayıtlarını yaptırmayan veya mübadeleden istisna edilmiş olmalarına rağmen avdet hakkından mahrum kalmış Rum Ortadokslarına ait taşınmaz malların tam mülkiyetinin Türk Devletine geçtiğini, davacılar tarafından İstanbul 2. Sulh Hukuk Hakimliğinin 2000/1337 Esas sayılı dosyasında açılan hasımlı veraset davasında murisleri olan Ligor ve çocukları Andon ve Evdoksia’nın etabli suretiyle kayıt edildiklerine dair herhangi bir belge ibraz edemediklerinden 25.04.2002 tarihli kararla davacıların taşınmaz mallar üzerinde hak iddiasında bulunamayacaklarına dair karar verildiğini ve bu kararın kesinleştiğini, dava konusu taşınmazın ortaklığın giderilmesi davası neticesinde İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2007/30 Esas sayılı satış dosyasında 27.05.2008 tarihli açık artırma sonucunda 30.010.000,00 YTL bedelle satıldığını, taşınmazın satışı ile vakıf hakkının bedele dönüştüğünü, davacıların dayandığı İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1963/853 Esas 1963/740 Karar sayılı veraset ilâmının İstanbul 10. Sulh Hukuk Hakimliğinin 1974/422 Esas 1974/756 Karar sayılı ilâmı ile iptal edildiğini, davacıların dava konusu taşınmazla mülkiyet ilişkisinin bulunmadığını, davacıların aynı taleple İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1996/172 Esas sayılı dosyası üzerinden açmış oldukları davanın takipsizlik sebebiyle müracaata kaldığını, Yunan uyruklu olan davacıların Türkiye’de miras yoluyla taşınmaz mal edinmelerinin mümkün olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Birleştirilen 2008/194 Esas Sayılı Davada Davacı İstemi  

8. Davacı Sofia Kousoula (Panayctou) vekili; asıl davadaki iddiaları tekrar ederek Sultan Beyazıt Vakfının gayrısahih olduğunun tespitine ve vakıf şerhinin terkinine, dava konusu taşınmazdaki çekişmeli payın tapu kaydının iptali ile miras payı oranında müvekkili adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Birleştirilen 2008/194 Esas Sayılı Davada Davalı Cevabı 

9. Davalı Vakıflar İdaresi vekili; asıl davadaki cevaplarını tekrar ederek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemenin Birinci Kararı

10. İstanbul 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.09.2015 tarihli ve 2008/133 Esas, 2015/398 Karar sayılı kararı ile; İstanbul 7. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.11.2014 tarihli ve 2014/326 Esas 2014/769 Karar sayılı hasımlı veraset ilâmı ile davacıların dava konusu taşınmazın tapu kayıt maliki Sotiri oğlu Yorgi’nin mirasçıları olduklarının tespit edildiği, dava konusu taşınmazın cebri ihale suretiyle satılması nedeniyle davacı tarafın taleplerini bedele dönüştürdükleri, satış bedeli üzerinden davanın ıslah edildiği, tapu iptali ve tescil istemli açılan eldeki davanın alacak davasına dönüştüğü, yargılamanın devamı sırasında davacılar Georgios ve Sofia’nın alacaklarının %50’sine tekabül eden kısmını İbrahim Şevki Ç.’e temlik ettikleri, temlik eden avukata bu konuda özel yetki verildiği, alacağın temlikinin usulüne uygun olduğu, davacılar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğundan herkesin payı oranında talepte bulunabileceği, dava dışı mirasçıların davaya dahil edilmesinin gerekmediği, dava dışı mirasçılar Konstantinos ve Eirini’nin davaya müdahil taleplerinin usulüne uygun olmadığı, asli müdahil olarak değerlendirilemeyecekleri, ayrı bir dava ile talepte bulunabilecekleri gerekçesiyle asıl davada, yargılama sırasında ibraz edilen temlik sözleşmeleri de nazara alınarak bedel isteği yönünden davacılar Georgios, Sofia ve temlik alan İbrahim Şevki Ç. yönünden davanın kabulüne, müdahale talep eden Konstantinos ve Eirini’nin müdahale koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle isteklerinin reddine karar verilmiştir.

Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı

11. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ve temlik alan İbrahim Şevki Ç. vekili (hükmün fer’ileri yönünden) ile davalı Vakıflar İdaresi vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

12. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.03.2016 tarihli ve 2015/16956 Esas, 2016/2526 Karar sayılı kararı ile; “… Somut olayda, elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet söz konusu olup, dava dışı ortaklar bulunmaktadır. Hal böyle olunca, davaya katılmayan ortakların olurlarının alınması yada miras şirketine TMK'nin 640. m. uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerekirken, davanın görülebilirlik koşulu gözardı edilerek yazılı olduğu üzere davanın esası hakkında hüküm kurulması doğru değildir.

Öte yandan kabule göre de; eldeki dava ile birleştirilmesine karar verilen İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/194 Esas, 2008/252 Karar sayılı dosyası hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmediği gibi 6100 sayılı HMK’nun 304 ve devamı maddeleri hükümlerine aykırı olarak ve hükmün değiştirilmesi sonucunu doğuracak şekilde tashih yapılması da doğru olmadığı gibi, eldeki davanın niteliği ve ibraz edilmiş olan Temlik Sözleşmesi başlıklı belgelerin içeriği gözetildiğinde lehdarına eldeki davayı takip yetkisi vermeyeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması da isabetli değildir’’ gerekçesiyle hükmün bozulmasına ve bozma nedenine göre sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar verilmiştir.

Birleştirilen 2015/253 Esas Sayılı Davada Davacı İstemi (Bozma Sonrası)

13. Davacılar vekili dava dilekçesinde; asıl davadaki iddiaları tekrar ederek dava konusu taşınmazdaki çekişmeli payın tapu kaydının iptali ile Sotiri oğlu Yorgi’ye ait hasımlı veraset ilâmındaki miras payları oranında mirasçılar adına tesciline, dava konusu taşınmazın cebri ihale suretiyle satışı nedeniyle tescilin mümkün olmaması hâlinde fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla müvekkillerinin miras paylarına isabet eden bedelin temerrüt faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, 10.11.2015 tarihli dilekçesi ile; çekişmeli payın ortaklığın giderilmesi davası neticesinde cebri ihale ile satıldığını ileri sürerek müvekkillerine ait 2/16 paya isabet eden 1.882.039,80 TL asıl alacak ve 195.416,76 TL nemanın ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

14. Dava dışı Ali Ç., Yüksel G. ve Ioannis G. vekili 17.12.2015 tarihli dilekçesi ile; davacılar Konstantinos ve Eirini’ye vekâleten Haydar Turgut U.’ın 01.12.2015 tarihli temlik sözleşmeleri ile görülmekte olan dava sonucunda elde edilecek tüm hak ve alacaklarının %20’sini Ali Ç.’e, %15’ini Yüksel G.’e ve %5’ini Ioannis’e 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesi uyarınca devrettiklerini, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125. maddesi gereğince müvekkillerinin anılan oranlarda davacıların yerine geçtiğini ileri sürerek müvekkilleri lehine temlik alınan oranlarda davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir.

15. Bu aşamada, asıl dava davacıları Georgios ve Sofia vekili 16.01.2017 tarihli dilekçesi ile; birleştirilen 2015/253 esas sayılı dava davacıları Konstantinos ve Eirini vekili 23.01.2017 tarihli dilekçesi ile; açılan davalara muvafakat ettiklerini bildirmişlerdir.

Birleştirilen 2015/253 Esas Sayılı Davada Davalı Cevabı (Bozma Sonrası)

16. Davalı Vakıflar İdaresi vekili cevap dilekçesinde; asıl davadaki cevaplarını tekrar ederek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemenin İkinci Kararı

17. İstanbul 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.12.2017 tarihli ve 2016/431 Esas, 2017/425 Karar sayılı kararı ile; (bozma ilâmına uyulmasına karar verildikten sonra) Sotiri oğlu Yorgi’nin dava dışı mirasçıları Konstantinos ve Eirini tarafından birleştirilen 2015/253 esas sayılı davanın açıldığı, ayrıca tüm mirasçılar tarafından açılan davalara muvafakat verildiğinin bildirildiği, davanın görülebilirlik koşulunun yerine getirildiği, İstanbul 7. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.11.2014 tarihli ve 2014/326 Esas 2014/769 Karar sayılı hasımlı veraset ilâmı ile davacıların dava konusu taşınmazın tapu kayıt maliki Sotiri oğlu Yorgi’nin mirasçıları olduklarının tespit edildiği, dava konusu taşınmazın cebri ihale suretiyle satılması nedeniyle davacı tarafın taleplerini bedele dönüştürdükleri, satış bedeli üzerinden davanın ıslah edildiği, tapu iptali ve tescil istemli açılan eldeki davanın alacak davasına dönüştüğü, yargılamanın devamı sırasında asıl ve birleştirilen 2015/253 esas sayılı dava davacıları tarafından temliknameler ile hükmedilecek alacağın bir kısmının temlik edildiği, temlik sözleşmelerinin geçerli olduğu gerekçesiyle asıl davada; davacılar ile temlik alan İbrahim Şevki Ç. yönünden bedel isteklerinin kısmen kabulüne, Konstantinos ve Eirini’nin müdahillik talebinin reddine, birleştirilen 2008/194 esas sayılı davada; davacı Sofia yönünden asıl davada karar verildiğinden karar verilmesine yer olmadığına, birleştirilen 2015/253 esas sayılı davada; tapu iptali ve tescil isteminin reddine, davacılar ile temlik alanlar Ali Ç., Yüksel G. ve Ioannis G. yönünden bedel isteklerinin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı

18. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Vakıflar İdaresi vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

19. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 22.12.2020 tarihli ve 2018/2078 Esas, 2020/6888 Karar sayılı kararı ile; “… Hemen belirtilmelidir ki, dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, asıl ve birleştirilen davada davacıların mirasçılığı hasımlı veraset ilamı ile saptanmak suretiyle ve dava konusu taşınmazda mirasbırakandan davalıya geçen 2/4 pay nazara alınarak bedele hükmedilmesi doğrudur. Asıl ve birleştirilen davada davalının esasa ilişkin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine.

Asıl ve birleştirilen davada davalının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Somut olayda; asıl ve birleştirilen davada sunulan temliknameler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 183. ( 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 162 vd. ) ve devam eden maddelerinde öngörülen “ alacağın devri” niteliğinde kabul edilemez. Anılan yasal düzenlemelerde öngörülen ve devri mümkün olan hak, bir alacağa ilişkindir. Oysa, eldeki davada temlik konusu alacak mülkiyet hakkından kaynaklanmakta olup, yukarıda anılan maddeler çerçevesinde değerlendirilebilecek bir alacağın devri söz konusu değildir.

Öte yandan gerek 1086 sayılı HUMK gerekse 6100 sayılı HMK'nun da dava hakkının devrine ilişkin bir düzenleme yer almayıp, dava konusunun devrine ilişkin HUMK'da 186. HMK'nda da 125. maddeler düzenlenmiştir. Asıl ve birleştirilen davada sunulan alacağın temliki sözleşmeleri ile asıl davada sunulan ek temlik sözleşmesi, dava konusunun devri niteliğinde olmayıp, dava hakkının devri niteliğindedir. Nitekim, bozma ilamında da “ eldeki davanın niteliği ve ibraz edilmiş olan Temlik Sözleşmesi başlıklı belgelerin içeriği gözetildiğinde lehdarına eldeki davayı takip yetkisi vermeyeceği” denilmek suretiyle bu hususa işaret edilmiştir. Bozma kararına uyulmakla taraflar yararına usuli kazanılmış hak oluşacağı açıktır.

Bunun yanı sıra, davacıların elbirliği mülkiyet şeklinde malik oldukları hakla ilgili olarak her birinin payı oranında 3. kişilerle yaptıkları temlik sözleşmelerine değer verilemeyeceği de kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, yalnızca davacılar yönünden bedele hükmedilmesi gerekirken, temlik sözleşmeleri uyarınca temlik alanlar yönünden de bedele hükmedilmesi doğru değildir…’’ gerekçesiyle hükmün bozulmasına ve bozma nedenine göre sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Direnme Kararı

20. İstanbul 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17.11.2022 tarihli ve 2021/173 Esas, 2022/353 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, alacağın temliki hükümlerinin 6098 sayılı Kanun’un 183 ve devamı maddelerinde düzenlendiği, davacılar ile temlik alanlar arasındaki sözleşmenin aynı Kanun’un 184. maddesine uygun olarak yazılı şekilde yapıldığı, alacağın temlikinin şartlarını taşıyan davaya konu temliknamelerin geçerli olduğu, eldeki davada tapu iptali ve tescilin bedele dönüştüğü ve bedel talep edildiği, davanın niteliği itibarıyla temlik sözleşmelerinin geçerli olduğu, 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesi gereğince de alacağı temlik alanların davacı sıfatını kazandıkları belirtilerek direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi

21. Direnme kararı süresi içinde davalı Vakıflar İdaresi vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

22. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;

1- Özel Dairenin 03.03.2016 tarihli kararında bozma gerekçesi yanında; ‘’…Öte yandan kabule göre de; …eldeki davanın niteliği ve ibraz edilmiş olan Temlik Sözleşmesi başlıklı belgelerin içeriği gözetildiğinde lehdarına eldeki davayı takip yetkisi vermeyeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması da isabetli değildir’’ şeklindeki bozma ilâmına uyulması ile birlikte taraflar yararına usulî kazanılmış hak oluşup oluşmadığı,

2- Tapu iptali ve tescil istemli olarak açılan ve yargılama sırasında bedele dönüşen eldeki davada, dava açıldıktan sonra davacıların eldeki davalardan kaynaklanan haklarının bir kısmını temlik sözleşmeleri ile dava dışı kişilere devrettiği ve aynî hakkın bedele dönüştüğü hususları birlikte değerlendirildiğinde; dava konusunun alacağın temliki yoluyla devrinin hukuken mümkün olup olmadığı, temliknamelerin hukuki sonuç doğurup doğurmayacakları, temlik alanların 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında davacı sıfatı kazanıp kazanmayacakları, varılacak sonuca göre de temlik alanlar lehine hüküm kurulmasının doğru olup olmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

(1) Numaralı Uyuşmazlık Yönünden

23. Bilindiği üzere, bir yerel mahkeme kararını veya Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozan Yargıtay Dairesinin, davanın gereksiz yere uzamasının önüne geçmek amacıyla; bozma nedenine ilave olarak, temyize konu karardaki diğer yanlışlıklara da işaret etmesi mümkündür ve Yargıtay Dairelerinin bu nitelikte kararları mevcuttur. Ne var ki, bu tür kararlarda, hükmün hangi nedenle bozulduğu açıkça belirtildikten sonra, kararın taşıdığı diğer hatalar, genellikle “kabule göre de” veya “kaldı ki” gibi söz dizinleriyle başlayan; dolayısıyla, gerçek bozma ile çelişmeyen, bozmanın içerik ve kapsamı konusunda yanılgılara neden olmayacak nitelikteki ifadelerle ortaya konulmaktadır.

24. Bozma sebebine göre inceleme sırası gelmemekle birlikte sadece mahkemenin kararındaki hatanın varlığına işaret eden, kararı o yönden eleştiren, mahkemenin aynı hataya düşmemesi için ona bir tavsiye ve yol gösterme amacına yönelik bulunan ifade ve açıklamalar ile bozma kararlarında “kabule göre de” veya “kaldı ki” gibi söz dizinleriyle başlayan ifadeler usul hukuku anlamında bozma niteliği taşımamaktadır.

25. Bozmada işaret edilen bu tür ifade ve açıklamalar ile eleştirilere karşı direnilmesi veya usulü anlamda bozma niteliği taşımayan bu hususlara uyulmasının mümkün olmadığı Yargıtayın kararlılık kazanmış uygulamasında kabul edilmektedir.

26. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2012 tarihli ve 2012/10-20 Esas, 2012/235 Karar; 25.12.2013 tarihli ve 2013/10-485 Esas, 2013/1749 Karar ve 17.06.2015 tarihli ve 2015/21-1096 Esas, 2015/1654 Karar sayılı kararları da aynı yöndedir.

27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olayın incelenmesine gelince; eldeki davada, Özel Dairece hükmün taraf teşkili eksikliği nedeniyle bozulmasına karar verildikten sonra ‘’…Öte yandan kabule göre de; …eldeki davanın niteliği ve ibraz edilmiş olan Temlik Sözleşmesi başlıklı belgelerin içeriği gözetildiğinde lehdarına eldeki davayı takip yetkisi vermeyeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması da isabetli değildir’’ denilmek suretiyle işin esasına yönelik bir açıklama yapılmış ise de, bozma kararında yer verilen bu paragrafın yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde bozma niteliği taşımayacağı, bir başka ifadeyle bozma nedeni sayılamayacağı açıktır.

28. Böyle bir durumda ise, Mahkemece bozma ilâmına uyulmasına karar verilmekle birlikte anılan yönden taraflar yararına usulî kazanılmış hak oluşmayacağı ortadadır.

(2) Numaralı Uyuşmazlık Yönünden

29. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için Özel Dairenin ikinci bozma kararındaki bozma nedenleri üzerinde ayrı ayrı durularak neticeye gidilmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

30. Öncelikle, dava konusu hak yönünden davacıların elbirliği mülkiyet üzere malik olup olmadıkları ve bu hakla ilgili olarak üçüncü kişilerle yaptıkları temlik sözleşmelerine değer verilip verilmeyeceği ortaya konulmalıdır.

31. Bilindiği üzere bir taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı, bir kişiye ait olabileceği gibi birden fazla kişiye de ait olabilir. Birinci durumda “ferdi mülkiyet” söz konusu iken, ikinci durumda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 688. ve devamı maddelerinde düzenlenen “birlikte mülkiyet” söz konusu olur. Kanun’daki düzenlemeye göre birlikte mülkiyet ancak “paylı mülkiyet” ve “elbirliği mülkiyeti” şeklinde olabilir.

32. Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddi olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir. Başka türlü belirlenmedikçe, paylar eşit sayılır. Paydaşlardan her biri kendi payı bakımından malik hak ve yükümlülüklerine sahip olup, bu pay üzerinde tek başına dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Her paydaş kendi payını başkasına devredilebileceği gibi payı üzerinde rehin hakkı da kurabilir. Yine paydaşlardan birinin payı, kendi alacaklıları tarafından haczettirilebilir. Bir paydaşın vefatı üzerine de payı miras yoluyla kendi mirasçılarına intikal eder.

33. Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti ise elbirliği mülkiyetidir.

34. Elbirliği mülkiyetinin hükümleri 4721 sayılı Kanun’un 702. maddesinde düzenleme altına alınmıştır. Bu hükme göre; “Ortakların hakları ve yükümlülükleri, topluluğu doğuran kanun veya sözleşme hükümleri ile belirlenir.

Kanunda veya sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça, gerek yönetim, gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliğiyle karar vermeleri gerekir.

Sözleşmeden doğan topluluk devam ettiği sürece, paylaşma yapılamaz ve bir pay üzerinde tasarrufta bulunulamaz.

Ortaklardan her biri, topluluğa giren hakların korunmasını sağlayabilir. Bu korumadan bütün ortaklar yararlanır”.

35. Yukarıdaki hüküm uyarınca elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyet türünde malikler, mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır. Tüzel kişiliğe sahip olmayan bu ortaklıkta, mülkiyet hakkı bir bütün hâlinde ortaklara aittir. Ortakların tasarruf edebilecekleri bağımsız payları bulunmadığından, topluluğu doğuran sebebe göre kanun veya sözleşmede aksine hüküm bulunmadıkça, ortaklar gerek yönetim gerekse tasarruf işlemlerinde birlikte hareket etmek ve 4721 sayılı Kanun’un 702. maddesinin ikinci fıkrasına göre oy birliğiyle karar vermek zorundadırlar. Bu mülkiyet türünde kendine özgü işlevi olan bir pay kavramı bulunmakta olup, pay kazancın veya ortaklığın sona ermesi durumunda elde edilecek değerin paylaşımında önem taşımaktadır.

36. Türk Medeni Kanunu’nun “Miras ortaklığı” başlıklı 640. maddesinde de, birden çok mirasçı bulunması hâlinde, mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar, mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklığın meydana geleceği, mirasçıların terekeye elbirliğiyle sahip olacakları, sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf edecekleri düzenleme altına alınmıştır.

37. Bu hükümden anlaşılacağı üzere tereke (miras ortaklığı) 4721 sayılı Kanun’un 701. ve devam eden maddeleri uyarınca elbirliği mülkiyetine tabidir. Aynı Kanun’un 702/2. maddesine göre elbirliği mülkiyetinde, kanunda veya sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça, gerek yönetim, gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliğiyle karar vermeleri gerektiğinden aralarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır.

38. Somut olaya gelince; İstanbul ili Beşiktaş ilçesi Ortaköy mahallesinde kain 1.66 ada 24 parsel sayılı taşınmazın 2/4 payının 02.02.1949 tarihinde kadastro neticesinde Sotiri oğlu Yorgi adına tescil edildiği celp edilen tapu kütüğünden kayda dayalı tespit edilmiştir. İstanbul 7. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.11.2014 tarihli ve 2014/326 Esas 2014/769 Karar sayılı hasımlı veraset ilâmında 1.66 ada 24 parsel (eski 3. ada 24 parsel) sayılı taşınmazın 2/4 payının maliki iken ölen Sotiri oğlu Yorgi’nin ölümü ile geriye mirasçı olarak Georgios P. Panagakis, Sofia Kousoulas (Kousoula), Konstantinos A. (A.) ve Eirini (İrini) A. (A.-evlenmekle D.)’yu bıraktığı belirlenmiş, anılan karar Yargıtay incelemesinden geçerek 14.12.2015 tarihinde kesinleşmiştir. Sotiri oğlu Yorgi mirasçılarından Georgios ve Sofia asıl davayı; Konstantinos ve Eirini ise birleştirilen 2015/253 Esas sayılı davayı açmıştır.

39. Yukarıda yer verilen yasal düzenlemeler ve olgular beraber değerlendirildiğinde; asıl dava tarihi itibarıyla dava konusu 1.66 ada 24 parsel sayılı taşınmazdaki 2/4 pay yönünden Sotiri oğlu Yorgi mirasçılarının elbirliği mülkiyet üzere malik oldukları ortadadır. Kaldı ki, Özel Dairenin birinci bozma kararında çekişmeli payın ortaklığın giderilmesi davası neticesinde satıldığı ve istemin bedele dönüştürüldüğü belirtildikten sonra eldeki davada elbirliği hâlinde mülkiyetin söz konusu olduğu ve dava dışı ortakların bulunduğundan bahisle taraf teşkili yönünden hükmün bozulduğu, bozma sonrası dava dışı mirasçılar Konstantinos ve Eirini tarafından birleştirilen 2015/253 Esas sayılı davanın açıldığı, ayrıca tüm mirasçılar tarafından açılan davalara karşılıklı muvafakat verildiği, Mahkemece bozma ilâmına uyularak yargılama devam olunduğu, Özel Dairenin ikinci bozma kararında da davacıların elbirliği mülkiyet şeklinde malik oldukları tespitine yer verildiği, Mahkemece direnme kararı verilirken bu tespitin aksine bir gerekçeye yer verilmediği, gelinen aşamada Mahkeme ile Özel Daire arasında daha sonra bedele dönüşen çekişmeli pay yönünden davacılar arasında elbirliği hâlinde mülkiyet olduğu konusunda uyuşmazlık bulunmadığı anlaşılmıştır.

40. Bu saptamadan sonra, davacıların elbirliği mülkiyet şeklinde malik oldukları hakla ilgili olarak üçüncü kişilerle yaptıkları temlik sözleşmelerinin hukuken geçerli olup olmadığına gelince; mirasçılar Georgios ve Sofia’ya vekâleten Hüsnü B.’ın 10.04.2012 tarihli sözleşme ile; diğer mirasçılar Konstantinos ve Eirini’ye vekâleten Haydar Turgut U.’ın 01.12.2015 tarihli sözleşmeler ile dava neticesinde elde edilecek hakların belirli paylarını üçüncü kişilere devir ettiği görülmektedir.

41. Türk Medeni Kanunu’nun 640. ve 702/2. maddeleri gereğince Sotiri oğlu Yorgi mirasçılarının dava konusu hak ile ilgili tasarruf işleminde oy birliğiyle karar vermeleri gerektiği ortadadır. Ancak, ortakların bu iradelerini ne zaman açıklayacağı üzerinde durularak uyuşmazlığın çözülmesinde fayda vardır.

42. ‘’Bir tasarruf işleminde oybirliğinin sağlanması için, ortakların, rıza ve muvafakatlarını bir anda, aynı toplantıda açıklamalarına lüzum yoktur. Oybirliğini sağlayan rızalar, kural olarak, bir sıhhat şekline tâbi değildir; fakat şekle bağlı bir işlem yapılırken rızaların bu şekle uygun olarak açıklanması gerekir…’’ (Selâhattin Sulhi Tekinay vd., Eşya Hukuku, C.I., İstanbul, Beşinci Baskı, 1989, s.639.)

43. ‘’Tasarruf işleminde oybirliğinin sağlanması için ortakların rıza ve muvafakatlarını aynı anda, aynı sözleşmede açıklamalarına gerek yoktur. Sonradan verilen icazetlerin açıklanması suretiyle de oybirliği sağlanabilir. İcazetler kural olarak bir şekil koşuluna bağlı değildir. Ancak, şekle bağlı bir işlem yapılırken icazetinde şekle uygun yapılması gerekir…’’ (Eraslan Özkaya, Eşya Hukuku Mülkiyet Genel Hükümler, C.I-A., Ankara, 2022, s.639-640.)

44. Eldeki davada; temlik alan İbrahim Şevki Ç. vekili tarafından 24.04.2013 havale tarihli dilekçe ekinde 10.04.2012 tarihli temlik sözleşmesinin, temlik alanlar Ali Ç., Yüksel G. ve Ioannis G. vekili tarafından da 17.12.2015 tarihli dilekçe ekinde 01.12.2015 tarihli temlik sözleşmelerinin sunulduğu, anılan temliknameler dava dosyasına sunulduktan sonra yargılamanın devamı sırasında mirasçılar Georgios ve Sofia vekilinin 16.01.2017 tarihli dilekçesi ile; diğer mirasçılar Konstantinos ve Eirini vekilinin 23.01.2017 tarihli dilekçesi ile; açılan davalara karşılıklı muvafakat ettiklerini bildirdikleri anlaşılmıştır.

45. Öte yandan, Mahkemece temlik sözleşmelerine hukuki değer verilerek davacılar yanında temlik alanlar lehine kurulan hükmün davalı Vakıflar İdaresi vekili tarafından temyizi üzerine, asıl dava davacıları Georgios ve Sofia vekilinin 17.05.2023 tarihli; birleştirilen 2015/253 Esas sayılı dava davacıları Konstantinos ve Eirini vekilinin 22.05.2023 tarihli temyize cevap dilekçeleri ile Mahkeme kararının onanmasını talep ettikleri tespit edilmiştir.

46. Netice itibarıyla, Sotiri oğlu Yorgi mirasçıları olan asıl ve birleştirilen 2015/253 Esas sayılı dava davacılarının (ortakların) 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 184. maddesine uygun biçimde yaptıkları alacağın temliki sözleşmelerine yukarıda (§44-45)’de yer verildiği üzere muvafakat (icazet) verdikleri, uyuşmazlığa konu 10.04.2012 ve 01.12.2015 tarihli sözleşmelerin bu yönüyle hukuken geçerli oldukları anlaşılmıştır.

47. Özel Dairenin ikinci bozma kararındaki diğer bozma nedenine gelince; dava konusunun alacağın temliki yoluyla devrinin hukuken mümkün olup olmadığı, temlik alanların 6100 sayılı Kanun’un 125. maddesi kapsamında davacı sıfatı kazanıp kazanmayacakları açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu kapsamda, uyuşmazlığın çözümü için öncelikle dava konusunun devri ile ilgili kavram ve yasal düzenlemeler irdelenmelidir.

48. Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonra da sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu mal veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur.

49. Dava konusu yapılmış olan mal veya hakkın başkasına devredilmesi ile o mal veya hakka bağlı olan dava hakkı da birlikte devredilmiş sayılır. Dava sırasında dava konusunu başkasına devreden tarafın, artık dava konusu üzerinde bir tasarruf yetkisi (hakkı) kalmaz. Başka bir anlatımla, dava konusu devreden tarafın, artık o davada taraf sıfatı kalmaz.

50. Davada sıfat, tarafın, dava konusu maddi hukuk ilişkisinin süjesi olup olmamasıyla ilgilidir. Taraf sıfatı (husumet), maddi hukuka göre belirlenen, bir subjektif hakkı dava etme yetkisini ya da bir subjektif hakkın davalı olarak talep edilebilme yetkisini gösteren bir kavramdır. Dava şartı olan taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu hâlde, taraf sıfatı dava konusu subjektif hakka ilişkindir.

51. Davacı tarafta yer alan taraf için aktif dava sıfatı, davalı tarafta yer alan taraf için pasif taraf sıfatından söz edilebilir. Uygulamada, “sıfat” yerine “husumet” terimi de kullanılmaktadır. Sıfat dava şartı olmayıp, itirazdır. Çünkü bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Bu durumda ise dava esastan ret veya kabul edilir. Oysa, dava şartları davanın esasına girilmesini engelleyen niteliktedir. Ancak sıfat bir itiraz olduğundan, hâkim diğer itirazlar gibi taraf sıfatını da dava dosyasından anlayabildiği sürece kendiliğinden nazara alır (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt.I., s.1157 vd.).

52. Yukarıda da değinildiği üzere, dava konusunu başkasına devretmiş olan tarafın, davaya taraf sıfatıyla devam etmesine veya kendisine karşı davaya (eski hâli ile) devam edilmesine olanak yoktur. Bununla birlikte, dava sırasında dava konusu malın veya hakkın bir üçüncü kişiye devredilmesi, bir taraf usul işlemi olarak, mevcut dava üzerinde ne şekilde etkileri olacağı usul hukukundaki “dava konusunun devri” ile çözüme kavuşturulması amaçlanmıştır. Medenî usul kanunlarında düzenlenmiş olan dava konusunun devri kurumu sayesinde, salt taraflardan birinin dava sırasında dava konusu malı veya hakkı bir üçüncü kişiye devretmesi hâlinde, davanın sıfat yokluğundan esastan reddedilmesinin önüne geçilmiştir (Levent Börü, Dava Konusunun Devri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Özel Hukuk (Medeni Usul Ve İcra-İflâs Hukuku) Anabilim Dalı , Doktora Tezi, Ankara, 2012, s. 32- 37). Bu durum, devre kadar elde edilmiş hukuki sonuçlar da korunarak yargılamanın ucuz, basit ve çabuk olması ilkelerini kapsayan 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 141/4 ve 6100 sayılı Kanun’un 30. maddesinde yer verilen “usul ekonomisine” ilkesine de hizmet etmektedir.

53. Öte yandan dava konusunun devri kurumu, hukuki dinlenilme hakkı ile sıkı bir ilişki içindedir. Taraflara hukuki dinlenilme hakkı verilmesi anayasal bir haktır. Anayasanın 36. maddesine göre teminat altına alınan iddia ve savunma hakkı ile adil yargılanma hakkı, hukuki dinlenilme hakkını da içermektedir. Yine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6. maddesinde de hukuki dinlenilme hakkı, adil yargılanma hakkı içinde teminat altına alınmıştır. Bu hakka, tarafın hâkime meramını anlatma hakkı ya da iddia ve savunma hakkı da denilmektedir. Ancak, hukuki dinlenilme hakkı, bu ifadeleri de kapsayan daha geniş bir anlama sahiptir (Hukuk Genel Kurulunun 20.10.2020 tarihli ve 2017/4-1498 E., 2020/791 K. sayılı kararı).

54. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. maddesinde hukuki dinlenilme hakkı ayrıca düzenlenmiş olup; davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Bu hak; yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerir (HMK md. 27/2). Görüldüğü üzere, hukuki dinlenilme hakkı bilgilenme hakkı, açıklama hakkı, dikkate alınma hakkı unsurlarına sahip olup, dava konusunun devri kurumu, her üç unsurla da yakından ilişkilidir. Çünkü dava konusunun devri ile maddi ve usulî düzeyde değişiklikler gerçekleşeceğinden devralan (hukuki halefin), devredenin (selefin) ve karşı tarafın hukuki dinlenilme hakları ihlâl edilmeden karar verilmelidir.

55. Usul hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş ve 6100 sayılı Kanun’un 125. maddesinde (HUMK md.186) dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki hâlinde yapılacak usulü işlemler düzenlenmiştir.

56. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 125. maddesinde; “(1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir:

a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.

b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür.

(2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur” hükmüne yer verilmiştir.

57. Anılan madde hükmü, dava konusunun dava sırasında el değiştirdiği bütün hâllerde uygulanır. Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere, dava açıldıktan sonra iki taraftan biri dava konusunu bir başkasına devrettiği takdirde, bu devrin usul hukuku bakımından doğuracağı sonuçlar devreden tarafın hangi taraf olduğu esas alınarak ayrı ayrı düzenlenmiştir.

58. Dava görülmekte iken davalının dava konusunu üçüncü bir kişiye devrettiğini öğrenen mahkemenin, bunu kendiliğinden (resen) gözeterek, davacıya maddede belirtilen seçimlik haklarını hatırlatarak hangisini seçtiğini sorması ve davacının vereceği cevaba göre işlem yapması gereklidir. Dava sırasında davalının dava konusunu üçüncü bir kişiye devretmiş olmasına rağmen mahkemece 6100 sayılı Kanun’un 125. maddesinde belirtilen haklardan hangisini seçtiği davacıya sorulmadan ve ona seçimi yaptırılmadan, sanki devir yapılmamış gibi eski taraflar arasında davaya devam edilerek karar verilemez.

59. Bu seçimlik hakkının hatırlatılması kuralı, kamu düzenine ilişkindir ve kanun yolu dâhil yargılamanın her aşamasında yapılır (Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara, 2012, s.819).

60. Maddenin 2. fıkrası gereğince davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilirse, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve davaya kaldığı yerden itibaren devam eder. Başka bir anlatımla 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesinde, davacı tarafından dava konusunun üçüncü kişiye devredilmesi hâlinde, devralan üçüncü kişinin, hukuk gereği (ipso iure) davacı sıfatı ve buna bağlı olarak davayı takip yetkisi kazanacağı ve davanın yeni davacı ile süreceği kabul edilmiştir.

61. Davacının dava konusunu devretmesi durumunda, davalının tercihi aranmadan, devralan, davacının yerine kendiliğinden geçerek yargılama aşamasında her zaman davada taraf sıfatını kazanacaktır. Eş deyişle 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesinde, davalıya 1. fıkradakine benzer seçimlik haklar tanınmamış; devir alan kişinin davacının yerine geçmek suretiyle davaya kaldığı yerden devam edeceği ilkesi getirilmiştir. Dava konusu hangi aşamada devredildiyse, o andan itibaren devralan kişi davanın tarafı hâline gelecektir.

62. Bu arada 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 183 ile 194. maddeleri arasında düzenlenen “alacağın devri (temliki)” konusuna da kısaca değinmekte fayda bulunmaktadır.

63. Alacağın devri, alacaklı ile onu devir alan üçüncü şahıs arasında; kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça, borçlunun rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen yazılı şekle bağlı sözleşme, kanun ya da kazaî kararla gerçekleşen tasarrufî bir muameledir. Alacağın devri kural olarak borçlunun rızasına ihtiyaç olmaksızın yapılabilen tasarrufî bir hukuki işlemdir, külli değil, cüz’i ve sınırlı bir halefiyet meydana gelmektedir. Burada alacaklının değişmesi söz konusudur (Turgut Uygur, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, C.I, Üçüncü Baskı, Ankara, 2013, s.1096).

64. Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde; “Kanun, sözleşme veya işin niteliği engel olmadıkça alacaklı, borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir.

Borçlu, devir yasağı içermeyen yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı devralmış olan üçüncü kişiye karşı, alacağın devredilemeyeceğinin kararlaştırılmış bulunduğu savunmasını ileri süremez” şeklindeki düzenleme ile alacağın iradî devrinin mümkün olduğu durumlar hüküm altına alınmıştır.

65. Metinde yapılan sadeleştirme dışında, maddede, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 162. maddesine göre herhangi bir hüküm değişikliği yoktur. 6098 sayılı Kanun’da “alacağın temliki” kavramı yerine “alacağın devri” ifadesi kullanılmıştır. 6098 sayılı Kanun’un 183. maddesinin 1. fıkrasına göre maddede sayılan hâller dışında kural olarak alacağın devrinde borçlunun rızasına gerek yoktur, sadece alacağı talep hakkı devredilmektedir. Diğer bir anlatımla alacağın devrinde borcun özü muhafaza edilmekte, sadece şahıslarda değişiklik olmaktadır.

66. Kural olarak, bütün alacaklar temlik edilebilir. Böylece hâlen iktisap edilmiş (kazanılmış) bir alacak kadar ileride iktisap olunacak bir alacak da; keza muaccel bir alacak kadar bir vadeye veya şarta bağlanmış olan alacaklar da temlik olunabilir. Alacağın hukuki muameleden, haksız fiilden, sebepsiz zenginleşmeden veya doğrudan doğruya kanundan doğmuş olmasının da bir önemi yoktur (Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2019 tarihli ve 2017/11-2630 E., 2019/328 K. sayılı kararı).

67. Alacağın iradî devrinde (sözleşmeye dayanan devir); bu devrin geçerli olabilmesi için sözleşme taraflarının fiil ve tasarruf ehliyetinin bulunması, geçerli bir sözleşmenin olması, alacaklı ile üçüncü kişi arasında TBK’nın 184. maddesi gereğince yazılı devir sözleşmesinin yapılması, devredilen alacak hakkının mevcut olması ve devir engeli bulunmaması koşullarının gerçekleşmiş olması gereklidir.

68. Türk Borçlar Kanunu’nun 183. maddesinde bazı alacakların devrine izin verilmemiştir. Devir yasağı kanundan, sözleşmeden veya işin niteliğinden doğmaktadır. Kanun bazı alacakların devrine izin vermeyebilir. 6098 sayılı Kanun’un 619/1. maddesinde belirtildiği gibi ölünceye kadar bakma sözleşmesinde bakım alacaklısı, bakım hakkını başkasına devredemez. Taraflar, yapmış oldukları sözleşmede alacak hakkının başkasına devredilmesini kısmen veya tamamen kendileri de yasaklayabilirler. Böyle bir durumda akdî devir yasağı söz konusu olur. Nafaka alacaklarında olduğu gibi alacaklının kişiliği ve ihtiyacına göre takdir edilen alacakların ise işin niteliği gereği başkasına devredilmesi mümkün değildir. Devri caiz olmayan bir alacak hakkında yapılan temlik işlemi ilke olarak geçersiz olup; böyle bir devir sadece borçlu karşısında değil, temlik edenle temlik alan arasında da hüküm ve sonuç doğurmaz.

69. Bu kapsamda, HMK ile dava konusunun (müddeabihin) devrine olanak tanınması karşısında aynî neticeli talep ile tapuda davalılar adına kayıtlı bir taşınmazın davacı adına tescili için açılan davalar sırasında, dava konusu taşınmaza ilişkin talebin alacağın devri yoluyla başkasına temlikinin mümkün olup olmadığı hususuna gelince, görülmekte olan (derdest) bir dava sırasında mahkeme kararının kesinleşmesine kadar dava konusu taşınmazın tapuda bir başkasına devredilmesi mümkün olup, bu durumda 6100 sayılı Kanun’un 125. madde hükmünün uygulanacağında kuşku bulunmamakta ise de dava konusu taşınmazın veya taşınmaz üzerinde davacı tarafından talep edilen aynî hakkın 6098 sayılı Kanun’un 183/1. madde hükmüne göre devri hukuken mümkün değildir.

70. Çünkü, 4721 sayılı Kanun’un ilgili hükümleri uyarınca, taşınmazlar devletin denetim ve sorumluluğu altında tutulan tapu sicillerine kaydedilmekte ve taşınmazlara ait haklar tapu kütüğüne tescil edilmektedir. Kanun’da taşınmazlar üzerinde aynî hakların tesis edilmesi, devri, muhtevalarının değiştirilmesi ve ortadan kalkması kural olarak tapu siciline tescil şartına bağlanmış olup, tescil kurucu bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 4721 sayılı Kanun’un 1021. maddesinde, kurulması kanunen tescile tâbi aynî hakların, tescil edilmedikçe varlık kazanamayacağı, 1022/1. maddesinde de aynî hakların kütüğe tescil ile doğacağı; sıraları ve tarihlerini tescile göre alacakları öngörülmüştür.

71. Aynı şekilde taşınmaz mülkiyetinin kazanılması da 4721 sayılı Kanun’un “Tescil” başlıklı 705/1. maddesine göre tescille olur. Buradaki tescil niteliği itibariyle açıklayıcı/bildirici bir tescil olmayıp, kurucu bir tescildir. Çünkü az yukarıda belirtildiği gibi kurulması kanun gereği tescile tâbi olan aynî haklar, tapu kütüğüne tescil edilmedikçe varlık kazanamazlar. Maddenin hemen ikinci fıkrasında tescilsiz kazanım durumları da düzenlenmiş ve miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde mülkiyetin tescilden önce kazanılacağı kabul edilmiştir. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemlerini yapabilmesi, yine mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlanmıştır. Bu hükümden anlaşılacağı üzere Türk Hukuku’nda tescil ilkesi mutlak olmayıp, bazı hukuki sebeplerin varlığı durumunda tescil yapılmadan önce de taşınmaz mülkiyetinin kazanılacağı kabul edilmiş ise de tescil prensibinin bir istisnasından söz edebilmek için bu istisnanın mutlaka Kanun tarafından öngörülmüş olması gerekmektedir.

72. Türk Medeni Kanunu’nun 706/1. maddesinde yer alan “Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmi şekilde düzenlenmiş olmasına bağlıdır” hükmü ile taşınmaz mülkiyetinin devrine ilişkin sözleşmelerin resmî şekilde yapılmadıkça geçerli olmayacağı düzenlenmiştir. Taşınmaz satış sözleşmesinin düzenlendiği 6098 sayılı Kanun’un 237. maddesinde de benzer şekilde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi şarttır” denilmiştir. Dolayısıyla 4721 sayılı Kanun’un 706/1. ve 6098 sayılı Kanun’un 237/1. maddeleri uyarınca taşınmaz satış sözleşmesinin yapılması resmî şekle tabidir ve buradaki resmî şekil, geçerlilik şartıdır. Tapu Sicili Tüzüğünün 21/1. maddesine göre de sözleşme düzenlenmesi gereken işlemlerde resmî senet düzenlenir. Resmî senetler ise Tapu Kanunu’nun 26. maddesine göre tapu sicil müdürü veya tapu sicil görevlileri tarafından tanzim edilir. Akitli işlemler sebebiyle hazırlanacak resmî senetlerin düzenlenmesine ilişkin usul ve esaslar ise ilgili yönetmelikte ayrıntılı bir şekilde hüküm altına alınmıştır.

73. Taşınmazların devrine ilişkin kurallar yukarıdaki kanun hükümleri ile belirlenerek, tapu müdürü veya tapu görevlileri tarafından tanzim edilecek şekil koşullarına bağlandığından, tapu iptali ve tescil istemiyle açılan davalar sırasında, davacının, hukuk yargılamasında uygulanacak hükümlerin düzenlendiği 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesine dayanarak, dava konusu taşınmazdaki mülkiyet ya da aynî hakkını alacağın devri yoluyla üçüncü bir kişiye devretmesi olanağı bulunmamaktadır. 6098 sayılı Kanun’un 183. maddesine göre bir hakkın alacağın devri yoluyla üçüncü bir kişiye temliki için, işin niteliğinin buna engel olmaması gerekir. Bu tür davalarda, alacağın temliki yoluyla devri mümkün olan bir hak bulunmamaktadır. Herkese karşı ileri sürülebilen mutlak hak niteliğindeki aynî hakların bu şekilde devri mümkün olmadığından, temlik alanın mülkiyet hakkı sahibi davacının yerine geçerek taraf sıfatını kazandığından da söz edilemez. Aksi takdirde, davacı tapu kaydını henüz kendi adına geçirmeden, dava sırasında varlığını ileri sürdüğü mülkiyet hakkını alacağın temliki yoluyla temlik alana geçirmiş olacaktır. Ayrıca, maddi hukuka ilişkin kanun hükümleri kapsamında hakkın devri için resmî şekil koşulunun geçerlilik koşulu olarak öngörüldüğü bir konu hakkında, 6100 sayılı Kanun’un 125/2. maddesi ile bir istisna getirildiğini söylemek de isabetli olmayacaktır. Maddi hukuk kuralları kişilerin sahip oldukları hak, yetki, ödev ve borçları düzenlerken, usul kuralları; mahkemeler önündeki bir davanın çözüm yöntemi ve işleyişiyle ilgili şekli kuralları düzenlemekte, davaların belirlenen bu şekil, süre ve usullere uygun olarak çözümlenmesini hedeflemektedir. Bu nedenle maddi hukukun hüküm ve sonuç bağlamadığı olgulara, usul hukuku anlamında geçerlilik tanınarak aynî hakkın devredildiği kabul edilemez. Esasen dava konusunun devri, maddi hukuk düzeyinde ortaya çıkan değişikliklerin usul hukuku düzeyinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini belirleyen bir kurumdur.

74. Yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler çerçevesinde somut olaya gelindiğinde; dava konusu 1.66 ada 24 parsel sayılı taşınmazdaki 2/4 pay Sotiri oğlu Yorgi adına kayıtlı iken hükmen Sultan Beyazıt Vakfı adına tescil edildikten sonra, İstanbul 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 09.11.2005 tarihli ve 2006/9 Esas 2006/471 Karar sayılı kararı ile ortaklığının giderilmesine karar verildiği, kararın kesinleşmesi neticesinde eldeki davanın yargılaması devam ederken 27.05.2008 tarihinde cebri satış suretiyle dava dışı kişilere ihale edildiği, ihalenin kesinleşmesi ile birlikte 20.08.2008 tarihinde tapu kütüğünde ihale alıcıları adına tescil edildiği, asıl ve birleştirilen 2015/253 Esas sayılı dava davacıları tarafından 30.06.2009 ve 10.11.2015 tarihli dilekçeler ile tapu iptali ve tescil isteminin bedele dönüştürüldüğü, ayrıca asıl dava davacıları Georgios ve Sofia’ya vekâleten Hüsnü B.’ın 10.04.2012 tarihli sözleşme ile; birleştirilen 2015/253 Esas sayılı dava davacıları Konstantinos ve Eirini’ye vekâleten Haydar Turgut U.’ın 01.12.2015 tarihli sözleşmeler ile dava neticesinde elde edilecek hakların belirli paylarını İbrahim Şevki Ç., Ali Ç., Yüksel G. ve Ioannis G.’a temlik ettikleri gözetildiğinde, aynî bir hakkın bu şekilde devri mümkün değil ise de somut uyuşmazlıkta olduğu gibi alacak hakkının devri mümkün olduğundan temlik alanlar lehine hüküm kurulmasında bir isabetsizlik görülmemiştir. Bu nedenle, alacak istemi bakımından temlik alanların temlik edilen oranlarda davacılar yerine geçtiği (taraf sıfatı kazandıkları) kabul edilerek haklarında hüküm kurulmuş olması yerindedir.

75. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; çekişmeli payın ortaklığın giderilmesi davası neticesinde satıldığı, davacılar tarafından istemin bedele dönüştürüldüğü, cebri satış nedeniyle davacılar arasındaki elbirliği hâlinde mülkiyetin son bulduğu, bedel üzerinde elbirliği mülkiyetinden bahsedilemeyeceği, davacıların satış bedeli üzerindeki haklarının miras payları oranında alacak hakkına dönüştüğü, direnme kararının bu gerekçeyle yerinde olduğu ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

76. Hâl böyle olunca, direnme kararı açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle usul ve yasaya uygun olup yerindedir.

77. Ne var ki, davalı Vakıflar İdaresi vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

IV. SONUÇ

Açıklanan sebeplerle;

Direnme kararı yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı uygun olup, davalı Vakıflar İdaresi vekilinin diğer temyiz itirazları yönünden inceleme yapılmak üzere dosyanın YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,

Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemesince Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Geçici Madde 3” hükmü uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

21.05.2025 tarihinde, (1) numaralı uyuşmazlık yönünden oy birliğiyle; (2) numaralı uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla karar verildi.

"K A R Ş I  O Y "

Mahkemece temlik sözleşmelerinin geçerli olduğu kabul edilerek verilen hüküm özel dairece dayanılan sözleşmelerin dava hakkının devri niteliğinde olup alacağın temliki niteliğinde olmadığı için temlik sözleşmelerine göre temlik alanlar lehine karar verilemeyeceği, kaldı ki bu hususun önceki bozma kararında belirtildiği ve bozmaya uyulduğu halde usulî kazanılmış hak oluştuğunun gözetilmemiş olduğu ayrıca elbirliği mülkiyetine tabi hakla ilgili olarak mirasçıların her birinin payı oranında yaptığı temlik sözleşmelerine değer verilemeyeceği belirtilmek suretiyle verilen bozma kararı üzerine mahkemece önceki hükümde direnilmiştir.

Dosyadaki temlik sözleşmelerinin alacağın devri niteliğinde olduğu yazılı şekle uyularak yapıldığı için geçerli olduğu, borçlar hukuku alanında sonuç doğurur şekilde yapılan temlike bağlı olarak bunun usul hukukuna yansıması olan dava konusunun devrinin (müddeabihin temliki) kendiliğinden gerçekleşeceği ve temlik alanların davacı yerine geçerek davacı sıfatını kazanacağı TBK 183 ve HMK 125. madde hükümlerinin sonucu olduğundan aksine gerekçe içeren bozma kararına uyulmayarak önceki hükümde direnilmiş olması kanun hükümlerine uygundur.

Bozma kararında ayrıca elbirliği mülkiyetine tabi hakla ilgili olarak mirasçıların her birinin payı oranında yaptığı temlik sözleşmelerine değer verilemeyeceği belirtilmiş ise de dava konusu taşınmazın ortaklığın giderilmesi davası sonucu satılmış ve davacılar bu bedel üzerinde hak iddia ederek talepte bulunmuşlardır. Dava bu haliyle bedele dönüşmüştür. Diğer yandan taşınmazın ortaklığın giderilmesi davasında verilen karar sonucu satılarak bedele dönüşmesiyle davacı mirasçıların bu bedel üzerindeki haklarının elbbirliği mülkiyetine tabi olduğu düşünülemez. Zira ortaklığın giderilmesi ile elbirliği mülkiyeti ortadan kalkmış olduğundan satış bedeli üzerindeki hakları da miras payları oranında alacak hakkına dönüşmüştür. Bu yönüyle de bozma kararına uyulmayarak önceki hükümde direnilmiş olması kanun hükümlerine uygundur.

Özel dairenin ilk bozma kararında taraf teşkiliyle ilgili asıl bozma yanında başka bozma nedenlerine yer verilmiş ise de bunlar kabule göre bozma olup bu şekilde yapılan bozmalar gerçek bir bozma sayılamayacağı ve bozma nedenleri yönünden direnme kararı verilemeyeceği için bozma kararina uyulması ile oluşan usulî kazanılmış hak asıl bozma yönünden geçerli olup kabule göre bozmalar yönünden usulî kazanılmış hak oluşmaz. Bu yönüyle de taraf teşkili bozmasına uyulmuş olmasının usulî kazanılmış hak doğurmayacağı sonucuna uygun biçimde direnme kararı verilmiş olmasında da bir isabetsizlik yoktur.

Mahkemece verilen direnme kararı kanun hükümlerinin sonucu olarak uygun olduğu için direnme uygun bulunmak suretiyle miktar incelemesi yapılmak üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi gerekir.

Kabule göre bozmaların usulî kazanılmış hak oluşturmayacağı ve direnmenin uygun olduğu konusunda çoğunluk görüşü ile karşı oy görüşü arasında farklılık yok ise de bunun gerekçeleri konusunda farklılık oluşmuştur. Karşı oy görüşümüz direnme kararı kanun hükümlerinin sonucu olarak uygun olduğu için dosyanın özel daireye gönderilmesi yönünde iken çoğunluk görüşü mirasçıların elbirliği mülkiyeti nedeniyle bu şekilde yapılan temliklerin geçerli olmadığı ve temlik alanların bu temlike göre talepte bulunamayacağı için buna değinen bozma kararının yerinde olduğu ancak mirasçı davacıların bu yöne değinen bir temyizi bulunmadığı için direnmenin uygun bulunduğunun kabulü gerektiği yönündedir.

Yukarıda açıkladığım gerekçelerle direnmenin uygun olduğu görüşünde olduğumdan farklı bir gerekçeyle direnmenin uygun olduğu yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Üye
Zeki Gözütok