KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları ve Türk Patent Enstitüsü kapsamında koruma altındadır. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın kullanımından doğabilecek zararlar için KARAMERCAN HUKUK Bürosu hiçbir sorumluluk kabul etmez. www.karamercanhukuk.com/yargitay-kararlari/ internet adresinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın link verilmeden bir başka anlatımla www.karamercanhukuk.com internet adresinden alındığı belirtilmeksizin kopyalanması, paylaşılması ve kullanılması YASAKTIR. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesini ziyaret etmekle, yukarıda belirtilen kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız.
Yazdır

SOMUT OLAYDA DAVALI İŞ SAHİBİNİN, DAVACI YÜKLENİCİNİN ZOR DURUMDA KALMASINDAN, DÜŞÜNCESİZLİĞİNDEN VE TECRÜBESİZLİĞİNDEN BİLEREK YARARLANMIŞ OLMASINDAN SÖZ EDİLEMEZ.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas No        : 2023/6-906
Karar No       : 2025/361

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                :
 Bayburt 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ                          : 10.03.2023
SAYISI                          : 2022/319 E., 2023/124 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 23.12.2021 tarihli ve 2021/3929 Esas,
                                        2021/2519 Karar sayılı BOZMA kararı

1. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bayburt Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği düşünüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; taraflar arasında imzalanan 05.11.1999 tarihli sözleşme uyarınca müvekkilinin zamanında işe başlayarak bütün taahhütlerini yerine getirdiğini, ayrıca davalı idare tarafından müvekkiline sözleşme dışı işler de yaptırıldığını, ancak davalının sözleşme süresi içinde yaptığı ödemeleri bir sonraki hak edişlerde hiçbir sebep göstermeden iptal ettiğini, sözleşme dışı yapılan çoğu imalatın parasını ise ödemediğini, müvekkiline süre uzatım haklarının yanlış ve eksik verildiğini, müvekkilinin 2003 yılında iş yapmasına rağmen davalının 2002 yılı birim fiyatları ile eksik ve yanlış ödeme yaptığını, müvekkilinin hak ediş raporlarını ve bazı kesin hesap raporlarını ihtirazı kayıtla imzaladığını, müvekkilinin o tarihte mali müzayaka hâlinde olduğu için kesin hesap ve hak ediş raporlarını imzalamak zorunda kaldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 175.000,00 TL bedelin imalatın yapıldığı yıldaki fiyatlar nazara alınarak değişik oranlardaki reeskont faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; 18.03.2019 tarihli ıslah dilekçesinde; davadaki diğer talepleri aynı kalmak ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla dava konusu 175.000,00 TL’nin temerrüt tarihi 05.01.2004 tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun’un 2. maddesi gereğince Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının (TCMB) kısa vadeli avanslar için uyguladığı değişen oranlı faiziyle birlikte bu talep kabul edilmezse temerrüt tarihinden itibaren dava dilekçesindeki gibi değişen oranlı reeskont faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Cevabı

5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın ve ihale edilen işin Bayburt Valiliği ile doğrudan ya da dolaylı hiçbir maddi ya da hukuki ilgisinin bulunmadığını, davacıya söz konusu inşaat işini yaptıran kurumun Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (Bayburt Bayındırlık ve İskan İl Müdürlüğü) olduğunu, bu itibarla eldeki davanın Bayındırlık ve İskan Bakanlığına yöneltilerek müvekkili bakımından husumet yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesi gerektiğini, öte yandan davanın yasal süresi içinde açılmadığını ve zamanaşımına uğradığını, esas yönünden ise dava dilekçesinde davaya konu imalatların nelerden ibaret olduğunun açıkça belirtilmediğini, davacının hak ettiği tüm alacakların ödendiğini, yapılan yazışmalardan sonra tasfiye oluru alındığını, davacının imzaladığı 31.12.2003 tarihli ek sözleşmenin (sulhnamenin) 3. maddesinde Müteahhit firma, yukarıda dökümü belirtilen meblağı almakla idareden başkaca hiçbir hak ve talep iddiasında bulunmayacaktır hükmünün bulunduğunu, sulhnamenin imzalanmasından sonra on dört No.lu kesin hak edişin tahakkuka bağlanarak muhasebe müdürlüğüne gönderildiğini, müvekkilinin tüm işlemleri Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Maliye Bakanlığının görüşleri doğrultusunda usulüne uygun olarak yaptığını, davacının süre ve imalatlar konusunda herhangi bir alacağının ya da hakkının bulunmadığını, hak edişlerde de sebepsiz bir kesinti yapılmadığını, ayrıca davacının 2002 yılı içerisinde sözleşmeye uygun şekilde yeterli düzeyde çalışmadığını ve işe hız vermesi hususunda birçok kez idarece uyarıldığını, dolayısıyla davacının sözleşmeye aykırı hareket ettiğini ve üstlendiği işleri gereği gibi ifa etmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı

6. Bayburt Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.09.2014 tarihli ve 2009/6 Esas, 2014/382 Karar sayılı kararı ile; taraflar arasında imzalanan sözleşme konusu işin süresinin 02.08.2002 tarihine kadar uzatıldığı, işin bu tarihte bitirilememesi üzerine davalı idare tarafından davacıya 06.08.2002 tarihli ihtarnamenin gönderildiği, ardından davacının, davalı idareye sunduğu 01.11.2002 tarihli dilekçesinde %30 keşif artışı dâhilinde işlerin tamamlandığını bildirdiği, dolayısıyla bu tarih itibariyle alacağın muaccel hâle geldiği, muacceliyet tarihi ile dava tarihi arasında eser sözleşmesinde uygulanması gereken beş yıllık zamanaşımı süresinin geçtiği, davacının işin bundan sonra da devam ettiğine dair iddiası kabul edilse dahi davacı tarafından Bayındırlık ve İskan İl Müdürlüğüne gönderilen 21.12.2003 tarihli dilekçede tasfiye kesin hesaplarının sunulduğu belirtilerek işin tamamen bitirilip teslim edildiğinin beyan edildiği, bu tarihin muacceliyet tarihi olarak kabul edilmesi durumunda da dava konusu alacağın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı

7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay (Kapatılan) 15. Hukuk Dairesinin 10.06.2015 tarihli ve 2015/657 Esas, 2015/3252 Karar sayılı kararı ile;

“… Sözleşme tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 126/4. maddesinde; müteahhidin kastı veya ağır kusuru ile akdi hiç veya gereği gibi yerine getirmemiş, bilhassa ayıplı malzeme kullanmış veya ayıplı bir iş meydana getirmiş olması sebebiyle açılacak davalar hariç, eser sözleşmesinden kaynaklanan davaların 5 yıllık zamanaşımı süresine tâbi olduğu, yine aynı Kanun'un 128. maddesinde zamanaşımının, alacağın muaccel olduğu tarihte başlayacağı belirtilmiştir. Dosya içerisine getirtilen belgelerden, 26.12.2003 tarihli tasfiye kesin hesabının 29.12.2003 tarihinde onaylandığı, eldeki davanın ise 26.12.2008 tarihinde açıldığı anlaşılmıştır. Şu halde, tasfiye kesin hesabının onay tarihi ile dava tarihi arasında 5 yıllık zamanaşımı süresi dolmamıştır. Bu sebeple, davalı tarafın zamanaşımı def'inin reddedilerek işin esası hakkında karar verilmesi gerekirken zamanaşımının dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış, açıklanan nedenle kararın bozulması gerekmiştir...” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı

9. Bayburt Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.02.2021 tarihli ve 2015/481 Esas, 2021/47 Karar sayılı kararı ile; Özel Dairenin bozma kararına uyularak taraflar arasındaki uyuşmazlığın iş artışından kaynaklanan bedelin ödenip ödenmemesi ve düzenlenen sulhnamede ihtirazı kaydın bulunup bulunmadığı noktasında olduğu, uyuşmazlık konusu sulhnameyi davalının 21.01.2009 tarihli cevap dilekçesinin ekinde davacının ihtirazı kaydını içeren şekilde dosyaya sunduğu, daha sonra davalı tarafından ihtirazı kayıt olmayan suretin de dosyaya ibraz edildiği, ancak davalının bizzat kendisinin ihtirazı kayıt içeren sulhnameyi dosyaya sunduğu, davacının ekonomik baskı altında sulhnameyi imzaladığı ve ihtarname ile durumu davalıya bildirdiği, bu nedenle dava konusu alacaklar yönünden davacı tarafından davalının ibra edildiğine ve alacağın ibra ile sona erdiğine dair savunmanın uygun görülmediği, konuya ilişkin bakanlıktan istenen yazılarda ihtirazı kaydın sonradan davacı tarafından eklendiğinin iddia edildiği, ancak belgenin aslı bakanlık tarafından muhafaza edildiğinden bu beyana itibar edilmediği, dava konusu iş artışları ve sözleşme dışı yapılan işlerden dolayı 21.02.2019 tarihli ek raporun hükme elverişli olduğu, birim fiyatların tasfiyenin yapıldığı 2003 yılı esas alınarak hesaplandığı, buna göre kesin hak edişin %30 dâhili işler için sözleşme birim fiyatları ve sözleşme uygulama yılı birim fiyatları ile, %30'u aşan kısmı için de Bayburt Ticaret Odası yerel piyasa rayiç fiyatlarıyla belirlendiği, bu hâli ile kesin hak ediş tutarının KDV hariç 385.520,25 TL olduğu, davalı idare tarafından ödenen 135.912,00 TL’nin mahsubu ile 259.060,89 TL eksik ödeme yapıldığının anlaşıldığı, davacının 18.03.2019 tarihli dilekçesi ile davasını kısmen ıslah ederek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 175.000,00 TL alacağın 05.01.2004 tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun’un 2. maddesi gereğince TCMB’nın kısa vadeli avanslar için uyguladığı değişen faiz oranı ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ettiği, tasfiye kesip hesap talebinin davalıdan 26.12.2003 tarihinde istendiği, on günlük ödeme süresi sonundan itibaren davalının temerrüde düştüğü, bu nedenle faiz başlangıcının bu tarih olarak esas alındığı gerekçesiyle davanın kabulüne, 175.000,00 TL alacağın temerrüt tarihi 05.01.2004 tarihinden itibaren TCMB’nın kısa vadeli avanslar için uyguladığı değişen oranlı reeskont faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, davacının fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasına karar verilmiştir.

Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı

10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.

11. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 23.12.2021 tarihli ve 2021/3929 Esas, 2021/2519 Karar sayılı kararı ile;

“… 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Davalı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan fazla iş bedelinin tahsili istemine ilişkin olup, taraflar arasında fazla iş yapıldığına dair uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme dışında %30 harici yapılan işler ile ilgili olarak 31.12.2003 tarihli 3 ayrı ek sözleşme (sulhname) düzenlenmiştir. Söz konusu üç ayrı ek sözleşme (sulhname) incelendiğinde, birisinde davacı yüklenicinin çekince şerhi düşmeden imzaladığı, birisinde davacı yüklenicinin “ekli dilekçemizdeki itiraz kaydıyla” şerhini düşerek imzaladığı, diğerinde de “ihtirazi kayıtla” şerhini düşerek imzaladığı anlaşılmıştır. Söz konusu ek sözleşmelerin(sulhnamelerin) farklı tarihlerde düzenlenmesi söz konusu olmadığından itirazı kayıt taşımayan ek sözleşmeye (sulhnameye) itibar edilmesi gerekmektedir. Bu ek sözleşmenin (sulhnamenin) davacı yüklenicinin iradesinin fesada uğratılarak veya başka bir geçersizlik hali ile imzalandığı ileri sürülüp ispat edilmediğinden mahkemece söz konusu ek sözleşmenin (sulhnamenin) davacı için bağlayıcı olduğunun kabulü gerekmektedir. Her ne kadar davacı tarafından yargılama aşamasında mali müzayaka halinde bulunduğu gerekçesiyle ek sözleşmeyi(sulhnameyi) imzalamak zorunda kalındığı iddia edilmiş ise de, davacı tacir olup, basiretli tacir olarak hareket etmesi gerektiğinden bu durumun iradesini fesada uğrattığının kabulü mümkün değildir. Mahkemece bu hususlar dikkate alınarak davanın tümden reddine karar verilmesi gerekirken, taleple bağlı kalınarak kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Direnme Kararı

12. Bayburt Asliye Hukuk Mahkemesinin 10.03.2023 tarihli ve 2022/319 Esas, 2023/124 Karar sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında, bilirkişi heyetinin 21.02.2019 tarihli ek raporunda kesin hak edişin %30 dâhili işler için sözleşme birim fiyatları ile, %30’u aşan kısmı için de Bayburt Ticaret Odası yerel piyasa rayiç fiyatlarıyla hesap yapılması hâlinde davacı yükleniciye kesin hak edişten dolayı KDV hariç 259.060,89 TL eksik ödeme yapıldığının belirtildiği, sulhnamede ise davacıya 138.216.849.340 ETL ödenmesinin kararlaştırılması karşısında bilirkişi raporundaki tespitlere göre edimler arasında açık bir oransızlık bulunduğu ve somut olayda gabinin objektif unsurunun gerçekleştiği, gabinin subjektif unsuru yönünden ise tacirler bakımından da müzayaka hâlinin bulunması durumunda gabinin söz konusu olabileceği, somut olayda davacı şirketin sulhnamenin imzalandığı tarihte mali müzayaka içinde olup olmadığının tespiti için alınan 23.08.2017 tarihli bilirkişi raporunda 2003 yılında finansal açıdan borçlarını ödeyemediği ve mali müzayaka (ekonomik bunalım) hâlinde olduğunun belirtildiği, dolayısıyla davacı şirketin sulhnameyi imzaladığı dönemde mali müzayaka hâlinde olduğu, davacının sulhnameye kadar tüm belgeleri ihtirazı kayıtla imzaladığı, davacının 26.12.2003 tarihli yazısında zor durumda olduğu için mecbur kaldığından kesin hesabı itirazlı şekilde imzaladığını davalıya bildirdiği, buna rağmen davalı tarafından sulhname sunulduğu ve itirazlı imzalanması hâlinde bedelin ödenmeyeceğinin belirtildiği, bu nedenle davacının zor durumda kalarak sulhnamenin bir suretini itirazsız şekilde imzaladığı, davalı idarenin davacı şirketin ekonomik olarak zor durumda olduğunu bildiği ve bu durumdan yararlandığı, sonuç olarak davacının mali müzayaka içinde olması nedeniyle davalı idareden ödeme alabilmek amacıyla hak ettiği tutardan daha düşük bir bedeli öngören sulhname suretlerinden birini ihtirazı kayıt olmaksızın imzaladığı, buna karşılık aynı tarihte davalıya ihtarname göndererek sulhname ile bağlı olmadığını bildirdiği, hâl böyle olunca somut olayda gabinin koşullarının oluştuğu ve davacının sulhname ile bağlı olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi

13. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

14. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında düzenlenen ve davacının ihtirazı kayıt koymaksızın imzaladığı 31.12.2003 tarihli ek sözleşmenin (sulhnamenin) davacı yüklenici tarafından mali müzayaka hâlinde ve iradesi fesada uğratılarak imzalanıp imzalanmadığı, başka bir anlatımla somut olayda gabinin koşullarının oluşup oluşmadığı, buradan varılacak sonuca göre itirazsız imzalanan 31.12.2003 tarihli ek sözleşmenin (sulhnamenin) geçerli olup olmadığı ve bu ek sözleşmeye (sulhnameye) itibar edilerek davanın tümden reddine karar verilip verilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

A) Davacı vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan değerlendirmede

15. Öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelere kısaca değinilmelidir.

16. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için gerekli olan unsurlardır. Diğer bir anlatımla, dava şartları dava açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esasına girebilmesi için aranan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır.

17. Mahkeme, hem davanın açıldığı tarihte hem de yargılamanın her aşamasında dava şartlarının bulunup bulunmadığını kendiliğinden (resen) araştırıp inceler, bu konuda tarafların istem ve beyanları ile de bağlı değildir. Dava şartlarının davanın açıldığı tarih itibariyle bulunmaması ya da bu şartlardan birinin yargılama aşamasında ortadan kalktığının öğrenilmesi durumunda mahkemece davanın mesmu (dinlenebilir) olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerekir.

18. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114. maddesinde dava şartları düzenlenmiş olup bu maddenin 1. fıkrasının (h) bendinde Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması dava şartları arasında sayılmıştır.

19. Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için, davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal korunma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine işaret eder. Davacının davayı açtığı tarih itibariyle dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalıdır.

20. Yine bu yararın hukuki ve meşru, doğrudan ve kişisel, doğmuş ve güncel olması da gerekir (Emel Hanağası, Davada Menfaat, Ankara 2009, s.135).

21. Öte yandan dava açılmasında olduğu gibi mahkemeye yapılan her talep için, talepte bulunanın hukuki yararının varlığı şarttır. Aksi hâlde mahkeme, böyle bir talebi inceleyip yerine getiremez (Baki, Kuru : Medenî Usul Hukuku El Kitabı, Cilt 1, Ankara 2020, s. 390).

22. Bu noktada belirtilmelidir ki; kanun yolu davanın taraflarına tanınan bir hukuki yol olarak bununla yanlış olan kararların daha doğrusu yanlış olduğu iddia edilen kararların tekrar incelenmesi ve değiştirilmesine imkân sağlamaktadır.

23. Hüküm mahkemelerinin karar verirken yanlış yapmaları ihtimali bulunduğundan, verilen kararların daha yüksek bir mahkeme tarafından kontrol edilmesi için, her hukuk sisteminde kanun yolları kabul edilmiştir (Baki Kuru: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, Cilt 3, s. 4483).

24. Kanun yollarından biri de temyiz yolu olup nihai bir karar, kanunda öngörülen süre içinde, harca tâbi ise harcı yatırılarak temyiz edilebilir. Bunlara ilaveten nasıl ki, davacının dava açmakta hukuki menfaatinin bulunması gerekiyorsa, temyize başvuranın da kararı temyiz etmekte hukuki menfaatinin bulunması gerekir.

25. Buna göre temyiz yoluna başvuran tarafın temyiz ettiği kararın kaldırılması ya da değiştirilmesinde korunmaya değer bir menfaati olmalıdır. Davada haklı çıkmış olan tarafın da hukuki menfaati bulunmak kaydıyla hükmü temyiz etmesi mümkündür.

26. Sonuç itibarıyla hukuki yarar dava şartı olduğu gibi temyiz istemi için de gerekli bir şarttır.

27. Somut olayda, Mahkemece Özel Dairenin birinci bozma kararına uyularak davanın kabulüne ilişkin verilen kararın taraf vekillerince temyizi üzerine Özel Dairece verilen ikinci bozma kararının birinci bendinde davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.

28. Bu kapsamda davacı vekilinin direnme kararını temyiz etmekte hukuki yararı bulunmadığından temyiz istemi reddedilmiştir.

29. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2025 tarihli ve 2023/6-494 Esas, 2025/124 Karar; 04.10.2023 tarihli ve 2022/11-81 Esas, 2023/880 Karar; 15.11.2023 tarihli ve 2022/2-769 Esas, 2023/1081 Karar; 31.01.2024 tarihli ve 2023/9-1042 Esas, 2024/44 Karar; 29.05.2024 tarihli ve 2023/9-1132 Esas, 2024/288 Karar sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.

30. O hâlde davacı vekilinin direnme kararına yönelik temyiz başvurusunun hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.

B) Davalı vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan değerlendirmede

31. Bilindiği üzere 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 12/1. maddesinde herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu düzenlendiği gibi, 48/1. maddesinde de herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetinin bulunduğu kabul edilerek kişilerin irade özgürlüğüne sahip olduğu temel ilke olarak benimsenmiştir. Borçlar hukukumuza hâkim olan sözleşme serbestliği ilkesinin kaynağı da irade özgürlüğüne dayanmaktadır.

32. Sözleşme serbestliği ve özgürlüğünün; sözleşme yapıp yapmama, sözleşmenin karşı tarafını seçme, sözleşmenin içeriğini, tipini ve şeklini belirleme, sözleşmenin içeriğini değiştirme ve sözleşmeyi ortadan kaldırma gibi biçimleri bulunmaktadır.

33. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 19/1. maddesindeki Bir akdin mevzuu, kanunun gösterdiği hudut dairesinde, serbestçe tâyin olunabilir, düzenlemesi ile bu maddenin karşılığı olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) Sözleşme özgürlüğü başlığı altındaki 26. maddesinde tarafların Kanunda öngörülen sınırlar içinde, sözleşmenin içeriğini özgürce belirleyebilecekleri kabul edilmiştir. Sözleşmenin içeriği kavramından anlaşılması gerekenin ne olduğu Kanun’da açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte doktrinde tarafların yapmış oldukları sözleşme kapsamında, üzerinde anlaşmaya vardıkları her şeyin sözleşmenin içeriğine dâhil olduğu ifade edilmektedir. Tarafların belirlediği edim veya edimler, bu edimlerin nerede ve ne zaman yerine getirileceği, yan edim ve yükümlülükler, sözleşmenin şekli, tarafların yapmaması gereken fiil ve davranışlar ile pek çok şey sözleşmenin içeriğine dâhildir.

34. Tarafların özgür iradeleri ile oluşturup, içeriğini serbestçe belirledikleri sözleşmenin kurulmasından sonra sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kararlaştırılan şekilde ve zamanda yerine getirmek zorunda olmaları temel kural olup, bu kurala Ahde vefa (söze bağlılık) ilkesi denilmektedir. Latince pacta sunt servanda olarak ifade edilen ahde vefa ilkesi, insanların verdikleri sözleri tutması gerektiğini dile getiren ahlâkî bir prensiptir. Bu ilke uyarınca kişilerin serbest iradeleri ile verdikleri sözler ve sözleşme ile birbirlerine bulundukları taahhütler, bu kişiler arasında kanunmuş gibi bağlayıcıdır.

35. Bu noktada doktrinde ilke olarak sözleşme özgürlüğünün bir sınırlandırması olarak kabul edilen gabin (aşırı yararlanma) ile ilgili açıklama yapılmasında fayda vardır.

36. Gabin (aşırı yararlanma) uyuşmazlığın ortaya çıktığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olayda uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 21. maddesinde;

Bir akitte ivazlar arasında açık bir nispetsizlik bulunduğu takdirde, eğer mutazarrırın müzayaka halinde bulunmasından veya hiffetinden yahut tecrübesizliğinden istifade suretiyle vukua getirilmiş ise, mutazarrır bir sene zarfında akdi feshettiğini beyan ederek verdiği şeyi geri alabilir.

Bu müddet, akdin inikadından itibaren cereyan eder şeklinde düzenlenmiştir.

37. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) aşırı yararlanma başlıklı 28. maddesinde ise;

Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.

Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir şeklinde ifade edilmiştir.

38. Mülga BK'nın 21. maddesinin kenar başlığında kullanılan gabin şeklindeki ibare, TBK'nın 28. maddesinde aşırı yararlanma şeklinde değiştirilmiştir. Mülga BK'dan farklı olarak TBK'nın 28. maddesinin 1. fıkrasında, aşırı yararlanma durumunda zarar görene sözleşmeyle bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini isteme yanında, sözleşmeyle bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme hakkı da tanınmıştır. Mülga BK'nın 21. maddesinde öngörülen bir yıllık süre, TBK'nın 28. maddesinin 2. fıkrasında yeniden düzenlenmiştir. Buna göre aşırı yararlanmanın söz konusu olduğu bir sözleşmede zarar gören, sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulmak ya da oransızlığın giderilmesini sağlamak istiyorsa, bu hakkını düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her iki durumda da sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıllık hak düşürücü süreler içinde kullanabilecektir. Maddenin 2. fıkrasında, bir yıllık sürenin sözleşmenin kurulduğu tarihten değil, öğrenme veya zor durumun ortadan kalktığı tarihten başlaması kabul edilmiştir. Ayrıca, zarar görenin sözleşmeyle bağlı olmama iradesini diğer tarafa açıklayabileceği beş yıllık azami (mutlak) bir süre öngörülmüş ve bu sürenin başlangıcı bütün durumlarda sözleşmenin kurulduğu tarih olarak benimsenmiştir (Turgut Uygur ; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Ankara 2013, C. 1, s. 325-326).

39. Edim ile karşı edim arasında bir oransızlık (nispetsizlik) bulunduğu, çok düşük olan karşı edim için, çok yüksek bir edim veya bunun aksine çok yüksek bir karşı edim için, düşük bir edim taahhüt olunduğu takdirde aşırı yararlanmadan (gabinden) söz edilir (Kenan Tunçomağ, Türk Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. 1, İstanbul, 1976, s. 380).

40. Ancak, edimler arasında mevcut olan her açık oransızlık aşırı yararlanmayı meydana getirmez. Zira sözleşme hukukunda geçerli olan irade özerkliği ve sözleşme özgürlüğü ilkeleri gereğince, taraflar sözleşmenin şartlarını dolayısıyla edim ve karşı edim arasındaki denge ve oranı diledikleri gibi kararlaştırabilirler. Kanun, bu konuda edimler arasında bulunması gereken denge ve oran hususunda objektif bir ölçü koymuş değildir. Yalnız, taraflardan biri karşı tarafın içinde bulunduğu zayıf durumdan yararlanarak onu sömürmek isteyebilir. İşte aşırı yararlanmadan bahsedebilmek için edim ve karşı edim arasındaki açık oransızlık, taraflardan birinin diğerinin içinde bulunduğu durumdan yararlanmak suretiyle gerçekleştirilmelidir. Kanun koyucu TBK md. 28'i (mülga BK md. 21) düzenlemekle sözleşmede zayıf olan tarafa, edimler arasındaki değer ilişkisini gözden geçirme ve şartları gerçekleşmişse aşırı yararlanmaya dayanarak sözleşmeyi iptal etme ya da edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme imkânı vermiştir (Fikret Eren; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2024, s.478).

41. Türk Hukuk Lûgatında da gabin (aşırı yararlanma);

Karşılıklı edimler içeren bir sözleşmede, edimler arasında açık bir orantısızlık varsa, bu oransızlık zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden yararlanılarak gerçekleştiği takdirde zarar gören durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını öbür tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören bu hakkını düşüncesizlik veya deneyimsizliği öğrendiği; zor durumda kalmada ise durumun ortadan kalkmasından başlayarak bir yıl içinde, her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.

Şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Türk Hukuk Kurumu, Cilt I, Ankara 2021, s. 90).

42. Bu durumda aşırı yararlanma (gabin) durumunun varlığını kabul için gerekli koşullar iki tanedir. Bunlar edimler arasında aşırı oransızlık ve karşı yanın özel durumundan yararlanmadır. Şu hâlde, sadece aşırı oransızlık yetmez. Aşırı yararlanmada edimler arasındaki oransızlığın karşı yanın şahsında var olan durumların istismarından doğmuş olması gerekir.

43. Objektif unsur olarak edimler arasındaki aşırı oransızlık (nispetsizlik) aşikâr olmalı, işten anlayan herkesin gözüne çarpacak yükseklikte bulunmalıdır. Bu hususu saptarken hâkim, edimin sözleşmenin yapıldığı andaki objektif değerini esas almak zorundadır. Sübjektif unsur olarak aşırı oransızlığın (nispetsizliğin), karşı yanın özel durumundan bilerek yararlanma sonucu doğması gerekir. Karşı yanın özel durumu, onun darda kalması (müzayakası), hafifliği (hiffeti) veya tecrübesizliği hâlinde ortaya çıkar. Bu hâller yasada sınırlı olarak sayılmıştır. Öte yandan aşırı yararlanmanın varlığından söz edebilmek için darda kalma, hafiflik ve tecrübesizliğin birlikte bulunmasına gerek yoktur, bu hâllerden bir tanesinin gerçekleşmesi bile öbür koşullar da varsa yetişir (Tunçomağ, s. 381-383).    

44. Zarar görenin darda kalması hâli (müzayakası), zor durumda kalması, sıkıntılı olma parasızlık anlamındadır. Bu durum ekonomik (maddi) veya şahsi nedenlerden kaynaklanabilir. Gerçek kişiler gibi tüzel kişiler de zor durumda kalma hâlinde olabilirler. Kanun maddesinde amaçlanan düşüncesizlik (hiffet) bir kişinin genel karakter olarak hafif düşünce ve yapıda olmasını değil, somut olayda yapılan sözleşme yönünden özen göstermeme ve düşüncesizlik hâlini ifade eder. Bu itibarla zarar gören tarafın, belirli bir konuda eksik yetenekli olması veya uzağı görememesi, yaptığı sözleşmenin sonuçlarını gereği gibi düşünememesi mülga BK'nın 21. maddesi anlamında düşüncesizliktir. Tecrübesizlik (deneyimsizlik) zarar gören kişinin genel hayat ve iş tecrübelerindeki noksanlığını ifade eder. Burada sömürülen tarafın genel bir tecrübesizliği değil, sadece yapılan sözleşmeye ilişkin yeterli bilgi ve deney noksanlığı söz konusudur.

45. Diğer taraftan gabinden söz edebilmek için karşı tarafın, zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden ve tecrübesizliğinden bilerek yararlanmış olması, açık nispetsizliğin bu yararlanma başka bir ifadeyle sömürme kastı sonucu bulunması gerekir. Eğer taraf, bu zaaftan yararlanma fikriyle hareket etmemişse diğer unsurlar gerçekleşmiş olsa bile gabinden (aşırı yararlanmadan) söz edilemez.

46. Gelinen aşamada tacir olmanın hükümlerine ve eser sözleşmesine değinmek gereklidir.

47. Mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) Tacir olmanın hükümleri başlıklı 20/2. maddesindeki Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi lazımdır, düzenlemesine 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 18/2. maddesinde de yer verilmiştir. Bu hüküm tacire belli durumlarda daha önce taahhüt etmemiş olduğu bazı edimler yüklenmesi veya tacirin daha geniş bir sorumluluk altına sokulması şeklinde, külfet niteliği taşımaktadır. Basiretli iş adamı gibi davranma yükümlülüğü, objektif bir özen ölçüsü getirmekte olup, tacirin aynı ticaret alanında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni gösterme yükümlülüğüdür. Tacirin özellikle ticari işletmesiyle ilgili sözleşmeleri yaparken ve bu sözleşmelerden doğan borçlarını yerine getirirken basiretli bir iş adamı gibi davranması, üstleneceği yükümlülüklerin kapsam ve sonuçlarını tartarak işlem yapması zorunludur.

48. Mülga BK’nın 355. maddesinde (TBK 470. madde) İstisna akdi olarak adlandırılan ve İstisna, bir akittir ki onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder şeklinde ifade edilen eser sözleşmesi iki tarafa karşılıklı borç yükleyen bir tür iş görme sözleşmesi olup; yüklenici, iş sahibine karşı yüklendiği özen borcu nedeniyle eseri yasa ve sözleşme hükümlerine, fen, teknik ve sanat kurallarına uygun olarak yaparak ve zamanında tamamlayarak iş sahibine teslim etmekle yükümlüdür.

49. Mülga BK’nın Müteahhidin borçları başlıklı 356. maddesi ile bu maddenin TBK’daki karşılığı olan 471. maddesinde düzenlenen hüküm uyarınca yüklenici, üstlendiği edimleri iş sahibinin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle ifa etmek zorundadır. Yüklenicinin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alandaki işleri üstlenen basiretli bir yüklenicinin göstermesi gereken mesleki ve teknik kurallara uygun davranışı esas alınır. Mülga TTK’nın 20/2. maddesi gereğince yüklenici, basiretli bir tacir, iş adamı ve işinin ehli bir teknik adam gibi davranıp, eser sözleşmesi ilişkisine girerek bir işi üstlenirken ekonomik gücünü, ekipmanını ve uzmanlığını en iyi biçimde değerlendirip, yeterli görmemesi durumunda o işi üstlenmekten kaçınmak zorundadır. Aksi hâlde, bunun sonuçlarına katlanır ve meydana gelen zarardan sorumlu tutulur. Yargıtayın yerleşik uygulama ve içtihatları ile doktrinde de yüklenicinin uzmanlık ve parasal yönden yetersiz olduğunun iş sahibince bilinmesinin dahi onu sorumluluktan kurtarmayacağı kabul edilmiştir.

50. Tüm bu maddi ve hukuki olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı yüklenici ile davalı iş sahibi arasında 05.11.1999 tarihinde Bayburt Merkez 54 Daireli Devlet Lojmanı Sitesi İkmal İnşaatı işine dair sözleşme imzalandığı, 26.12.2003 tarihinde yapılan tasfiye kesin hesabının 29.12.2003 tarihinde onaylandığı, eldeki davada davacı yüklenicinin sözleşme harici %30 iş artışını aşan kısım için ödenmeyen bakiye alacağını istediği, taraflar arasında %30 iş artışını aşan imalat için 31.12.2003 tarihinde ek sözleşme (sulhname) düzenlendiği, dosyada sureti bulunan sulhnamelerden birisini davacı yüklenicinin hiçbir ihtirazı kayıt ileri sürmeksizin itirazsız olarak imzaladığı, bir diğerinin ekli dilekçemizdeki itiraz kaydıyla şerhi düşülerek imzalandığı, diğerinin ise yüklenici tarafından ihtirazı kayıtla şerhi düşülerek imzalandığı anlaşılmaktadır.

51. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının ihtirazı kayıt koymaksızın imzaladığı 31.12.2003 tarihli ek sözleşmenin (sulhnamenin) davacı yüklenici tarafından mali müzayaka hâlinde ve iradesi fesada uğratılarak imzalanıp imzalanmadığı, başka bir anlatımla somut olayda gabinin koşullarının oluşup oluşmadığı hususlarından kaynaklanmaktadır.

52. Davacı yüklenici şirket vekilinin dosyaya sunduğu 14.04.2022 tarihli açıklama dilekçesinde, direnme kararı verilmesini talep ettiği 12.09.2022 tarihli beyan dilekçesinde ve 30.05.2023 tarihli temyize cevap dilekçesinde, 31.12.2003 tarihli ek sözleşmenin bir suretini gergin ve tartışmalı ortamın etkisiyle stresle ve bir anlık dalgınlık sonucu dikkatsizlik eseri ihtirazı kayıt koymaksızın itirazsız imzaladığını ifade etmiştir.

53. Oysa davacı taraf sözleşme konusu işi üstlenen yüklenici olarak basiretli tacir gibi hareket etmekle yükümlü olduğu gibi davacının müzayaka hâlinden ve davalı iş sahibinin davacının zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden ve tecrübesizliğinden bilerek yararlanmış olmasından bir başka ifadeyle davacının iradesinin fesada uğratıldığından da söz edilemez. Edimler arasında açık bir nispetsizlik bulunmadığı da gözetildiğinde somut olayda aşırı yararlanmanın (gabinin) koşulları gerçekleşmemiştir.

54. Bu durumda mahkemece aynı tarihli olan ve davacı yüklenici tarafından itirazsız imzalanan 31.12.2003 tarihli ek sözleşmenin (sulhnamenin) geçerli olduğu kabul edilerek bu ek sözleşmeye (sulhnameye) itibar edilmek suretiyle davanın tümden reddine karar verilmesi gerekmektedir.

55. Diğer taraftan direnme konusu davanın tarihi 26.12.2008 olmasına rağmen, direnmeye ilişkin gerekçeli karar başlığında 06.01.2009 olarak hatalı gösterilmiş ise de, bu husus mahallinde düzeltilebilir maddî hata niteliğinde olup esasa etkili olmadığından ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

56. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki belge ve delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi doğru olmamıştır.

57. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

1-A) bendinde (&15-30) belirtilen nedenlerle davacı vekilinin direnme kararına ilişkin temyiz itirazlarının hukuki yarar yokluğundan oy birliği ile REDDİNE,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

2-B) bendinde (&31-57) belirtilen nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince oy birliği ile BOZULMASINA,

Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

28.05.2025 tarihinde karar verildi.